Bunlar İhvan’ın iyi günleri: Neo Osmanlıcılığın da kazananı İsrail...

Halifelik rüyaları görmek emperyal bilinçaltının dışa vurumudur. Bu durum yaklaşık 150 yıldır böyledir. İnsanlık farklı bir anlayış ve medeniyete uyanalı hayli zaman oldu.

Suyun debisini, yönünü ve arkını değiştirmesinin üzerinden uzun zaman geçti. Bu büyük inkılabı görmeden adım atanlar, zamanın şamarını çok şiddetli yemişlerdir.

Mezkur şamarı en şiddetli yiyenlerden biri de İkinci Abdülhamit’tir. Aslında kader yollarına su serpmiş ve zamanın ruhuna uygun bir düzenin mimarı olma fırsatı vermişti.

Osmanlı Devleti bu sayede ilk defa bir meclis ve anayasa ile tanışacaktı. Ama o bu durumu şahsı ve hanedanının ikbali için bir tehdit olarak görmüş ve emperyal rüyalar eşliğinde, iyi niyetlerle kurulan bir düzeni yerle bir etmiş ve bir diktatörlük kurmuştu.

Abdülhamit diktatörlüğünün tanımı hala tartışmalıdır. Bugünden bakıp onun samimi bir İslamcı olduğunu söyleyenler, o dönem İslamcılarının onu kendilerinden kabul etmemelerini görmek istemezler.

Binaenaleyh Abdülhamit iç politikada bir yönden özellikle seküler eğitim kurumları açmak sureti ile Osmanlı Devleti’nin sekülerleşmesinin temelini atarken, diğer taraftan da ilk Türkçü politikaları uygulamıştı. 

Askeri Tıbbiyenin eğitim dilini Türkçeye çevirmişti mesela. Anayasa’da Türkçenin resmi dil olduğu ilk defa ifade edilmiş ve devlet hizmetinde çalışanların bu dili kullanmaları şart koşulmuştu. Öyle ki Arnavutlardan gelen ve dil merkezleri reform taleplerini reddedilmişti.

 Ama merkezden perifere doğru emperyal politikaları ağırlığı bariz bir şekilde hissedilir. Devletin yıkılmasını engellemek amacıyla, yaklaşık 40 yıldır uygulanan Osmanlıcılık siyaseti başarısız olunca, Panislamist politikalara ağırlık vermeye başlanmıştı.

Panislamizm’in hedefi, İslamı düştüğü zilletten kurtarmak gibi gösterilse de aslında İslam’ın değerleri ile Müslüman nüfusu kullanarak Osmanlı Devleti’ni kurtarmaktı. İngiliz, Fransız ve Rus sömürgelerinde bulunan Müslümanları, mezkûr sömürgeci devletlere karşı isyan ettirmek ve böylece bu devletler ile olan siyasi mücadeleyi kazanmaktı. Bu emperyal siyasetin ilk ve yakın hedefi de Araplar idi.

Abdülhamit bütün Arapların Halifelik sancağı altında birleşmesini ve özellikle İngilizlere karşı ayaklanmasını ve savaşmasını bekliyordu. Böyle bir zafer kazanıldığı takdirde Osmanlı hanedanının ömrüne ömür katılacaktı. Bunun sonunda Araplara ise manevi tatmin ve cennet vaat ediliyordu.

Bu samimiyetten uzak politikaların zıddına inkılap etmesi kadar doğal bir şey de yoktu. Evvela Arap milliyetçiliğinin temelini atan Hıristiyan Araplar bu Panislamist politikalardan rahatsız olmuş ve çalışmalarına hız vermişlerdi. Bunun da etkisi ile Arap milliyetçiliği Müslüman Araplar arasında da yayılıyordu.

İngilizler de Panislamist politikaların hedefini hemen çözmüş ve karşı çalışmalara başlamışlardı. Araplarla daha sıkı temasa geçmiş ve onları Osmanlı Devleti’ne karşı örgütlemeye başlamışlardı.

Abdülhamit Halifeliği bir silah olarak kullanınca, “Halifenin Kureyş kabilesinden olmasının gerektiği” tezi Araplar arasında işlenmeye başlamıştı. Bu konuda yazılmış hayli risale vardır. 

Hem Osmanlılar hem de milliyetçi Araplar kendi çalışmalarını yürütürken, Abdülhamit İttihatçıların darbesiyle devrildi ve İttihatçılar yönetimi ele geçirdi. İttihatçıların Araplara karşı izledikleri siyaset, Abdülhamit’in belirlediği siyasetin kötü bir uygulaması idi.

Özellikle Cemal Paşa Araplar arasında tedhiş politikaları uygulayarak onların devlete bağlılıklarını sağlamaya çalıştı. Emperyal siyaset işi kan dökerek çözmeye çalışıyordu. Ama Araplar çoktan İngilizlerle ittifak kurmuş ve savaş başlayınca, 400 yıldır hegemonyasında yaşadıkları Türklere başkaldırıp savaşmaya başlamışlardı. Panislamizmin İngilizlere karşı isyan ettirmek istedikleri Araplar, şimdi dönüp Türklere saldırıyorlardı.  

Böylece bir emperyal siyaset zıddına inkılap ediyordu. İş bununla da bitmeyecekti. Türklere duyulan Arap tepkisi, onları ırkdaşları olan Yahudilerle işbirliğine yönlendirecekti. 1904 yılından itibaren Arapların da onayı ile Yahudiler Filistin’e doğru göç etmeye başlayacaklardı. Araplar da onları törenlerle karşılayacaklardı. Şu halde Abdülhamit’in inşa ettiği Panislamizm politikalarının kazananının Yahudiler olduğunu söyleyebiliriz.

 Normalde böyle bir travmanın insanın aklını başına getirmesi beklenir. Fakat özellikle yönetici konumunda olanlar geçmişle ilgilenmiyorsa, tarih bilmiyorsa ve siyaset okumuyorsa benzer bir akılsızlığın tekrarlanması kadar doğal bir durum yoktur. Öyle de oldu.

Türk halkının kendisine verdikleri ile yetinmeyen ve Arapların doğal zenginliklerine bakıp gözleri kamaşan Erdoğan, benzer emperyal rüyalar görmeye başlamıştı. Arapların zenginliklerine ortak olmanın ve onlardan hak iddia etmenin araçlarından biri de Halifeliği tekrar ele geçirmekti. Çünkü Abdülhamit petrol yataklarını İngiliz ve Almanların çalışmalarından öğrenmiş ve bunları şahsi zimmetine geçirmişti. Eğer halife olabilirse Erdoğan, sabık Halifelerin mülkünden hak talebinde bulunabileceğini düşünüyordu. 

Erdoğan, Halifeliğini ilan edebilmek için Fethullah Gülen cemaatinin yurtdışı kadrolarından istifade etmeye çalıştı. Fethullah Gülen ise bunu reddetti. Bunun üzerinde Erdoğan, Müslüman Kardeşler örgütü (İhvan) üzerinden hayallerini gerçekleştirmenin peşine düştü. Mavi Marmara provokasyonu ve buna bina edilen propaganda ile bir taraftan Arap kamuoyunu kendi yanına çekmeye çalışırken, diğer taraftan İhvan üzerinden bir liderlik devşirmeye kalkıştı. Arap Baharı eylemlerinin Mısır’a sıçraması ona tarihi bir fırsat vermişti. Muhammet Mursi’ye verdiği yanlış bilgiler ve yaptığı yanlış yönlendirmeler ile İhvan’ın peş peşe hatalar yapmasını ve teröre varan eylemlere bulaşmasını sağladı. Böylece Arap dünyasında iyice yalnızlaşan İhvan’ı kendine mecbur bıraktı. İhvan da bir hata eseri olarak onun liderliğini zımnen kabul etti. Şimdi ise bu durumdan kendini kurtaramıyor. 

Erdoğan’ın Halifelik rüyalarına en büyük destek ise İran’dan gelmiştir. Çünkü İran böyle bir hamlenin Sünni İslam dünyasında bir parçalanmaya sebep olacağını bilmekteydi. İran Mursi’yi de yanına çekmeyi başarmıştı. Böylece İran, Erdoğan ve İhvan’ın Filistin kolu olan Hamas işbirliği Arap dünyasında karşı tepkileri beraberinde getirdi.

Üstelik TSK’nin dönüştürülmesinin sonucu olarak Erdoğan’ın Halifelik rüyalarına destek vermeye başlaması ve Irak, Suriye ve Libya gibi Arap ülkelerinde yapılan emperyal nitelikteki askeri hareketler Arapların endişelerini bütün bütün köpürttü. 

Araplar için söz konusu olan tehlike İsrail için de söz konusu olmuştu. Müşterek Türkiye-İran-İhvan tehlikesine karşı Araplar ile İsrail arasında iş birliği için çalışmalar başladı.

ABD Başkanı Trump’ın ağırlığını koyması ile Arap ülkeleri ile İsrail arasında barış görüşmeleri ve iş birliğinin temelleri atıldı. İsrail kurulduğu günden bu yana Ortadoğu’daki en etkili konumuna Erdoğan sayesinde yükselmiştir.

Muhakkak ki İsrail’in elde ettiği yeni statü Neo Osmanlıcı politikaların en önemli ve en büyük sonucudur. Neo Osmanlıcılığın da kazananı İsrail olmuştur. 

Bu yazıdan Araplar ile İsrail arasındaki bir barış için olumsuz bir bakışa sahip olduğumuz anlaşılmamalı. Barış ne şekilde olursa olsun desteklediğimiz bir olgudur. 

 Neo Osmanlıcılığın en çok kaybedeni ise İhvan olmuştur. Erdoğan İhvan’ı artık içinden çıkamayacakları, terör gibi, uluslararası suçlara bulaştırmıştır. Dünyanın gidişatında büyük değişimler olmazsa bu günlerin, İhvan’ın iyi günleri olduğunu söyleyerek bir ikazda bulunmuş olayım.

Türkiye’de de iyi günleri, dünyada da. Görünüşe göre halihazırda Erdoğan, İhvan’ı satışa koymuş ve ücret pazarlığı yapmaktadır. Neo Osmanlıcılığın ikinci büyük kaybedeni Türkiye olmuştur. 100 yıldır itina ile kurulan Türk Arap dostluğu derin bir yara almıştır. Türkiye ile Arapların ilişkilerinin bozulması ile İran’ın ayrıca kazanan bir diğer ülke olduğunu ifade etmeliyim.

Bir kez daha geçmiş olsun Türkiye.


@Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar