Ceberrut devlete direnen, ama Azrail'e yenik düşen kendi halinde bir kahraman

''Mükemmel bir fikir. Tam da bizim insanların en çok ihtiyacı olan şey. Toplumun ruh sağlığı, siz buralarda değilsiniz, iptal durumunda Yavuz Bey. Ama aklım takıldı, acaba adı ne olsa?''

Galiba Nisan sonuydu, geçen seneydi, yani 2019. Birbirini tanımayan iki kişi, biri Paris'te, diğeri Türkiye'de (galiba İstanbul'da), gaddar ve hunhar bir kadronun ülkeyi bile bile sürüklediği hukuksuzluk cehennemini, bu tür baskı ortamlarının mağdurlar arasında kendiliğinden ürettiği karşılıklı güven ilişkisi içinde konuşuyorlardı. 

Haluk Bey meslek tutkusunun da verdiği tok ve mütevazı ses tonu ile başına gelenleri hafife almayı tercih ediyor, ülkenin başıboş gidişatından duyduğu endişeyi anlatıyordu habire. Paris'te, Republique Meydanı yakınlarında beni geri aramıştı, bir kapı köşesine iliştim, hatırlıyorum, bir saat kadar konuştuk. Tepeden tırnağa, çok belliydi, onur ve vicdanla donanmış bir insandı bana seslenen. Aklıyla, sağduyusuyla, sükuneti ve direnciyle... 

Türkiye'nin kutup uçları sivri, her yerde düşman aramaya ve bulmaya meyilli, sormayan, bilgisizliğini hazır cevaplıkla örtmeye çalışan toplum fertlerini hazırlıksız yakalayan, sınıfta bırakan, ve gederek çok kötü sonuçlar doğuran bir acı deneyim olmuştu 15 Temmuz 2016. 

Ne yazık ki, 7 Haziran 2015'i, ardından kabus gibi gelen 1 Kasım 2015 seçimlerini yerli yerine koyamayanlar, özellikle de şabloncu Türk eliti 15 Temmuz'u genel nefrete hedef olmuş bir sosyal kesimin budanması için adeta bir fırsat olarak görmüş, esasen planlanmış olan OHAL (asla gerekmediği halde) heyula gibi çok beklemeden üzerlerine çökünce neye uğradığını şaşırmıştı.

Fazla deşmeyeyim, ilerde dürüst tarihçiler çıkarsa o günleri  ve sonrasını daha net anlayabileceğiz.

15 Temmuz sonrasında OHAL zulmünün önüne çıkan her muteriz ve muhalifi silip süpürdüğü; medya, akademya ve yargının tarumar edildiği, hukukun ayaklar altına alındığı o günlerin en acı yanı, vicdanların körlüğünün, vurdumduymazlığın ve hatta acımasızlığın suyüzüne vurması olmuştu. 
Yüzbinlerce insan, muazzam bir tasfiye hareketiyle KHK mengenesinden geçirildi, işsiz güçsüz bırakıldı, rejim yandaşlarının salya akıtarak kullandığı ifadelerle ''yürüyen ölü''lere, 'medeni zombi'lere dönüştürüldü. 

Akademia, medya ve bürokrasi içinden kendisini dışarı, özgürlüğe atanlar atabildi, ''siyasi mahpus'' sayısı 50 bini buldu, hatta geçti, ülke en değerli insan kaynağını birtakım kimlik ve siyasi eğilimleri imha etmek adına kemirdi, bitirdi, kalitesi yüksek insanları bilhassa insanlıktan çıkardı.

Bu kabusta - hala da öyle - her farklı kesim kendi kümelendiği mahalleden öteki mahallelerden mağdur olanlara yapılanlara ses çıkarmadı, hatta alkışladı, veya bıçak ne zaman kendisine saplansa o zaman feryat etmeyi tercih etti.

Böyle zamanlarda - tarih de tanığıdır - bir avuç insan ister istemez öne çıkar, tek başlarına zalime karşı dik durur. Bu insanları siyasal duruşlarından, ideolojik formasyonlarından ziyade insana ait içselleştirdikleri temel değerler, kuvvetli vicdanları, ve her türlü haksızlığa karşı çıkma güdüleri kahraman kılar. Sırf da bu sebepten hemen tümü de mütevazıdır, adeta ''mecburi kahraman''dırlar.  Şartlar bellidir, sadece yapmaları gerekeni yaparlar.

Bu sessizliğin ve uğursuz kamplaşmaların orta yerinde işte böyle hak ve hukuk adına bir çığlık olarak yükseldi Haluk Savaş. KHK denilen despotik mekanizmanın binlerce mağdurundan biriydi. Ülkenin en saygın psikiyatrlarından biri olarak mesleğinde hak ettiği mertebeye ulaşması beklenirken, iktidarı ele geçirmiş bir cahil ve ahmak kadro tarafından şeytanlaştırılmış, bunu elbette hiçbirimiz gibi kabullenmemiş ve ömrünün sonuna kadar kişisel mücadelesi ile herkesin sesi olmaya, bir ruh rehberi olarak görülmeye kendisini adamıştı. Ağır hastalığı sırf bu adanmışlığı yüzünden ona mücadelesinde garip bir şekilde enerji vermişti, son güne kadar. Kendisini hep o muazzam mağdur kitlesiyle özdeşleştirdi, kimseye ayrımcı gözle, önyargı ile bakmadı. 

Enerjisi ve zarafeti zihnimi kurcalamıştı. Ahval'de yayın alanımızı her kesime doğru sesli ve görüntülü içerikle de beslemeye karar verdiğimiz o 2019 başlarında, Haluk Bey'e bir mesaj attım. Kendisini daha derinden tanımak istiyordum, bir de önerim vardı. Toplum aklını kaybediyordu, zaten fertlerinin çoğu muhakeme gücünü yeterince kullanamıyordu, benliğinin farkında değildi, neden Haluk Bey tecrübe ve bilgisini psikiyatri ve psikoloji alanda dinleyicilerle paylaşmasındı?

Telefonuma hemen cevap verdi. Ama dediğim gibi adı ne olacaktı?

''Bir Tatlı Huzur olmalı, Haluk Bey'' dedim. Ülkenin insanlarının ortak özlemi aslında buydu: Huzur. Devleti ele geçiren her güç, çok kısa bir süre bunu yaşatır gibi olsa da, ciddileşiyor, katılaşıyor, paranoyaya giriyor ve çözümü çoğunluğun huzurunu kaçırmakta buluyordu. Muhalif kesimin huzuru kaçınca, iktidarı destekleyenler de bu huzursuzluktan kendileri huzursuz oluyorlardı, ve bu kısır döngü Türkiye'yi asık suratlı, kasıntı ve öfke şiddet saçan insanların itiş-kakış alanına çeviriyordu.

Haluk Bey isim önerisini beğendi, ona Münir Nurettin'in kaydını da göndermiştim, bekletmeden başladı podcast yayınlarına, tatlı sohbetlerine. Halkı huzursuz eden, ruh kimyasını bozan konuları, sorunları bir bir ele aldı. Bugün arşivimize girip baktık, tam 40 tane ''Bir Tatlı Huzur'' bırakmış ardında. Gökkubbede yankılanacak bilgelik dolu sedalar olarak.

Sonra sıkça konuştuk Haluk Bey ile. Tedaviye gittiği Avrupa'dan aradığında hem kendisi adına, hem de ülkesi adına mutlu ve umutluydu. Belki de öyle kalmak, öyle veda etmek istiyordu. Durmadı, KHK mağdurları için bir de TV projesine ön ayak oldu, gene konuştuk, benden de fikirlerimi aldı.

Son gününe kadar amansız bir mücadelenin içinde oldu Haluk Bey. Bizleri hapislere, sürgünlere, ağır hastalıklara ve ruhsal rahatsızlıklara, içe kapanmalara sürükleyen o iktidar kadrosu ve insanlıktan çıkmış destekçilerinden derin hicap duyuyordu.

Bir seferinde ''Türkiye’de ceberrut devletle uğraşmak mı daha, zor yoksa Azrail'le mi, bilemedim?" diye sormuştu.

Ama gözlerini huzur içinde kapatdığından eminim. Sayıları çok olmasa da özellikle bugün yaşananlara öfke duyan gençlere, verdiği haysiyet ve insanlık mücadelesiyle rol modeli olduğunu sanıyorum. 

Huzur içinde yatın sevgili Haluk Bey.

''Hak yerini bulacak, dememiş miydim?'' diye yukarıdan tebessüm edeceğiniz günler de elbette gelecek.

© Ahval Türkçe

Pror. Haluk Savaş'ın Ahval'de yayınlanan 'Bir Tatlı Huzur' programının tüm kayıtlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.