Çocuklar ve savaş

Bir iktidarın iflasını en berrak şekilde gösteren emarelerden biri, üniformalarının içinde cepheden ölü dönen çocuklardır sanıyorum.

Uyduruk üniformalarının içinde kendilerini birer kahraman zanneden çocuklar, savaşın bir askerlik oyunu olduğu sanısında, bombalar, tanklar, mitralyözler arasında.

Nazi ordusu, Batı’da Dunkirk’e girerken “blitzkrieg” denen “yıldırım taktiği” ile büyük bir askeri başarı yakalamıştı.

Kimse önlerinde duramıyor, ordunun gece-gündüz ilerleyişi karşısında Avrupa şok içinde, her gün bir yer düşüyor, kuzeyde Danimarka’dan sonra Norveç de işgal ediliyordu.

Nazilerin yayılması 42 kışındaki Stalingrad muharebesinde kadar da devam etti ama o kış, Hitler’in manasız inadı şehrin adında kendini bulunca çekilme başladı.

Her şeye rağmen, bu korkunç hikâyenin sona ermesine henüz üç sene var.

20 Nisan 1945 günü, bütün Nazi kabinesi Führer’in doğumgününü kutlamak için Berlin’de toplanmıştı.

Önlerinde sayılı gün kaldığını biliyordu hepsi, Hitler’in bir süredir sol eli titriyor, bir kürsüden milyonlara hükmeden Führer şimdi eline bile hükmedemiyordu.

Kızıl Ordu, Berlin’in kapısındaydı artık, tıpkı Stalingrad’da olduğu gibi sokak çatışmaları yaşanıyordu.
Şehir tarumar edilmişti.

Şampanyalar içiliyordu ama gene de, Hitler’i selamlıyorlardı eskisi gibi, içlerinde Berlin’i terk etmesi için ona yalvaranlar vardı, bir de Goebbels gibi inanmışlar, ölüme de birlikte yürüyeceklerdi.

56 yaşına basıyordu Hitler.

Altı sene önce, Hitler’in ellinci yaş günü için Almanya’nın durduğu bir tören düzenlenmişti.

Hitler, savaşı başlattığında ellisindeydi.

Altı senede hayat bambaşka bir istikamete savrulmuştu, kadınlar yoktu ordusunda ilk başta, ihtiyaç da yoktu, beş haftada Polonya’yı almış, Paris’i silah kullanmadan dize getirmişlerdi.

Sonra, “topyekün savaş” günleri geldi Üçüncü Reich için, kadınlar da fabrikalara girdiler, uçak lazım, silah lazım, üretim lazım.

Oslo’dan Kuzey Afrika’ya uzanmış Wehrmacht askerinin gereksinimlerini karşılamak lazım.

Nazilerin ikinci hatibi Goebbels’in çağrısına destek veren kadınlar da silah altına alındı ama Stalingrad’da kuyruğundan yakalanan Wehrmacht’ta bir daha dikiş tutmadı.

Artık makineler kadar insana da ihtiyaç vardı, erkekler zaten cephelerde biner-biner ölüyorlardı, kadınlar ellerinden geleni yapıyorlardı arkada ama Kızıl Ordu ezerek yaklaşıyordu, Amerikalıların ve Kanadalıların desteğini alan İngiliz ordusu Normandiya’ya çıkmış, kuzeye tırmanıyordu.

Şampanyalar içiyordu Nazilerin beyin takımı, herkes oradaydı: Feldmareşal Hermann Göring, Joseph Goebbels, SS’in patronu Heinrich Himmler, Eva Braun’un kız kardeşinin kocası olan diplomat Walther Hewel, Martin Bormann…

Kadehler kalkıyordu.

Kadehler kalkarken bombalar patlıyordu.

Ölüm git gide kuşatıyordu Nazileri.

Hitler’in son on gününü, onunla birlikte sığınakta geçirmiş olan sekreter Traudl Junge’nin gözünden anlatan 
Çöküş filmi, bu bitişi olanca çarpıcılığıyla gösteriyor.

Berlin yıkık, umutlar tükenmiştir, herkes o sonun geldiğinin bilincindedir.

Berlin’i savunmak çocuklara kalmıştır.

On yaşında, oniki yaşında çocuklar, ölümle baş başa, kahraman olduklarının inancında.

Onbeşinde komutan olmuş emirler yağdırıyor, onikisinde almış eline tanksavarı ölüm saçıyor.

Bu başdöndürücü vahşetin içinde, ölümlerin, cinayetlerin, kaybolan insanların hikâyeleriyle büyümüş Hitler Gençliği’nin çocukları.

Hitler, kendisine akıl almaz bir hayranlık beslemiş küçücük çocukları madalyayla taltif edecektir.

Çocuklar yan yana sıralanmışlardır, Hitler tek tek ellerini sıkıp yanaklarını okşar, gözleri gülmektedir, hepsi küçük birer Führer o an, milliyetçilik zehri kendi ulusları için bir şey yaptıklarını düşündürüyor.

Oysa, Hitler de biliyordu çocuklarla bir savaşın kazanılamayacağını, onları cepheye sürmenin, ölüme göndermenin hiçbir ulusa bir şeref bahşetmeyeceğini.

Peki, o çocuğu suçlayabilir miyiz Nazi ordusuna girmeyi tercih ettiği için?

İçinde büyüdükleri illüzyonu hakikat sandığı için oniki yaşında tanksavar kullanmayı öğrenen bir çocuğu nereye koyacağız?

Öte yandan, Hitler Gençliği’ne katılmak için elinden geleni yapan gençler için ne düşünmeliyiz?

Traudl Junge, filmin sonunda kendi hikâyesini şöyle anlatıyor:

“Bu yaşananlarda kişisel bir hatam olmadığını düşünerek kendimi teselli ediyordum. Ve, meselenin boyutunu tam kavrayamamıştım. Ama bir gün, Franz Joseph Bulvarında Sophie Scholl anıtının önünden geçiyordum. Benim yaşımda olduğunu ve benim Hitler’e katıldığım yıl idam edildiğini gördüm. Ancak o zaman genç olmanın mazeret teşkil etmeyeceğini ve o yaşta da doğruları bulabilmenin mümkün olduğunun farkında vardım.”

Sophie Scholl, Traudl Junge’den bir yaş küçük.

1943’te idam edildiğinde yirmiiki yaşındaydı, yirmiüçünde Hitler’in yanına giriyordu Traudl.

Son analizde, “çocukluk” dediğimiz dönemi “olgunluğun öncesi” diye düşünebiliriz.

Yetişkin dediğimiz bireyin, kendi kararlarını verebilecek bir düşünsel ehliyete kavuştuğunu ve verdiği kararın, müspet ya da menfi, sorumluluğunu üstleneceğini kabul ediyoruz.

Evrende olmayan “zaman” mefhumu ile bir çizgi çekip, onbeş-onsekiz-yirmibir neyse, insanların olgunlaştığını varsayıyoruz.

Ama milyarlarca insan nasıl her duyguyu farklı yaşıyorsa, hepsinin aynı anda olgun kabul edilmesini beklemek de bir başka illüzyon.

Traudl ile Sophie belki aynı yaştaydılar ama aynı “olgunlukta” ve “bilinçte” değillerdi, Traudl kendisini akıntıya bıraktı, Sophie akıntının tersine yüzmeye çalıştı.

İkisi de doğruyu yaptıklarını düşünüyorlardı, ikisi de samimiydi, ama ikisini ayıran büyük bir fark vardı.

Genç olmak mazeret değil, diyor Traudl, ben de onun gibi düşünüyorum ama gençliği sadece yaşa bağlamanın da mümkün olmadığını sanıyorum.

Çocukluk, gençlik, olgunluk nerede başlar, nerede biter kestiremiyorum.

Sophie Scholl’un ne zaman çekildiğini bilmediğim bir fotoğrafına bakıyorum, alnı kırış kırış.

Yirmiiki yaşında idam edilmiş.

Daha büyük olamaz.

Alnı kırış kırış, alnında çizgiler, yirmiiki yaşında idam edilmiş, daha büyük olamaz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.