Descartes ve Kristina

René Descartes 1649 yılının ekim ayında İsveç kraliçesi Kristina’nın daveti üzerine Stockholm’e geldi. Dört ay sonra, 11 şubat 1650’de bu soğuk şehirde akciğer enfeksiyonundan öldü. 

Fransızlara göre onun bu ansızın ölümü sembolik bir anlam taşıyordu: Aydınlık düşüncenin savaşçısı kuzeyin sisleri arasında kaybolmuştu. İsveçliler ise bu mutsuz olayı kraliçelerinin hırsına bağlıyorlardı. 

Babası Gustav II. Adolf, Protestanlığı korumak ve ülkesinin sınırlarını genişletmek üzere Orta Avrupa’da sürmekte olan 30 yıl savaşlarına katıldığında Kristina üç yaşındaydı. Daha sonra babasını hiç görmedi. Kral babası 1632 yılında öldü ve Kristina altı yaşında tahtın varisi oldu. 

Annesinin ruhsal sağlığının kötüleşmesi üzerine Kristina’nın yetiştirilmesini sırayla birkaç soylu kadın üstlendi. Ancak gerçek sevgiden uzak büyüyen kız derin bir içsel yalnızlıkla boğuşuyordu.  

Eğitimini babasının talimatı üzerine baş piskopos Johannes Matthiæ Gothus üstlendi. Ondan dil, teoloji ve felsefe öğrendi.  

12 yaşına geldiğinde başbakan konumunda olan ülkenin gerçek yöneticisi Axel Oxenstierna’dan devlet yönetimiyle ilgili dersler aldı. 14 yaşına geldiğinde kendisine iç ve dış politikayla ilgili düzenli raporlar verildi. 16 yaşından itibaren hükümet toplantılarına katıldı. 

Kristina’nın hareketli, zeki, bilgili ve güzel sanatlara tutkulu ince bir kişiliği olduğu biliniyor. Greta Garbo’nun onun yaşamını canlandırdığı filmdeki (1934) gibi santimantal bir ıssızlığa bürünmüş gizemli bir varlık değildi. 

René Descartes de (1596-1650) soylu bir aileden geliyordu. Fransa’nın Touraine bölgesindeki La Haye kasabasında dünyaya geldi. 

Daha sonra Latinceleştirilmiş Renatus Cartesius adıyla anılacak (kendisi bundan hiç hoşlanmazdı) ve Avrupa’da bireyin Ortaçağ karanlığından kurtulup aydın insan olarak yükselişini simgeleyen en büyük filozof olacaktı. 

Ruh-beden düalizmi, özgürlük-zorunluk gerilimi ve tanrı inancı-nihilizm ikilemi gibi modern zamanın paradokslarını irdeleyen ve bunlara argümanlar üreten düşünceleri hâlâ yaşamaktadır.

Sekiz yaşındayken jesüitlerin papaz okuluna gönderilir. Okulda anadiliyle konuşmak yasaktır. Herkes gün boyunca düşüncelerini Latince anlatacaktır. René bundan hoşlanmaz.

14 yaşına geldiğinde ağırlık noktası Aquino’lu Thomas’ın öğretisi olan bir felsefe kursuna gider. Özellikle matemetik derslerini ilginç bulur. Matematik Aristo’nun ezici otoritesi altında esirleşmemiş, bağımsızlığını sürdürebilen tek bilim olarak yaşamaktadır o devirde. 

1613’te artık Paris’tedir. Kısa bir süre sonra eğlence dünyasının dalgaları arasında coşan “jeunesse dorée” ler arasında görülür. Asık suratlı papaz okulundan sonra gerçek yaşamı özlediği bellidir.

Güncesinde “Kendi içimde ya da doğanın o büyük kitabında bulabileceğimden başka hiçbir yerde bilimi aramamaya karar verdim” diye yazar. Büyük şehir yaşamındaki o dayanılmaz çekici güç onu en çok müzik konusunda etkiler. Bir süre sonra müzik teorisiyle ilgili hatırı sayılır bir kitap yazar. 

Descartes’ın başka dünyalardan insanlarla da ahbaplık etmektedir. Bunlardan biri Paris’e göçen papaz okulundan arkadaşı Mersenne’dir. Bu genç optik ve akustikle ilgili sorunların çözümüyle uğraşıyordu. Diğeri ise daha o zamanlar ünlenmiş olan matemetikçi ve fizikçi Mydorge idi. Descartes bu iki kişinin etkisiyle o zamanlar tenha bir mahalle olan Saint-Germain’e çekilir ve bilimsel çalışmalarına başlar. Paris hayatı onun içsel gelişimini önlemektedir.

Daha sonra “dünya kitabının okuyabilmek” ve yaşam deneyimlerini artırabilmek için askere yazılır. 1617’den itibaren beş yıl savaş alanlarındadır. Bu süre içinde yeryüzündeki fonksiyonunun ne olduğu konusunda kesin bir açıklığa kavuşur: kendisi ve dünya hakkında net ve bağımsız bir “öz bilgiye” sahip olmak.

O dönemde matematiğin hedefi değişik büyüklükleri birbirleriyle ilişkilendirmek, yani “sentez” yaratmak iken, Descartes ağırlık noktasına “analizi” oturtur. Bunu kolayca yapabilmek için değişik büyüklükleri karşılıklı ilişkisini belirten basit bir “cebir” ifadesine geometrik nitelikler çokluğunu oturtarak geçici bir sentez oluşturulmasını öngörür. Daha sonra akıl, metodik bir biçimde bu büyüklükler kompleksini parçalara ayırabilir ve her şeyi, bilinenler aracılığıyla, bilinmeyen büyüklükleri açık ve anlaşılır bir biçimde ifade eden denklemlere ulaştırılabilir.

Böylece analitik geometrinin temelini kuran Descartes bu yöntemi diğer bilimsel çalışmalara da uygulamaya başlar. Hatta bunu günlük hayatın pratik alanlarına da taşır ve hangi istek ve arzularımızın ne ölçüde gerçekleştirilebileceğini aklımızı kullanarak anlayabileceğimizi ifade eder. Bu nedenle ona “matematiksel düşünen filozof” denmiştir.

1622’de savaştan döner ve eylül 1623’te İtalya’ya gider. Burada doğa bilimleriyle ilgili birçok deneyler yapar. Mayıs 1625’e kadar Roma’da kalır. Sonra Paris’e geçip üç yıl orada yaşar. Yeniden ilişki kurduğu Mydorge’la optik konusunda yoğunlaşır ve ışığın kırılmasıyla ilgili yasaları bulur. 

Daha sonra yeniden orduya katılır. Savaş dönüşü bilginin en derin kaynaklarına inme arzusu bütün benliğini sarar. Paris böylesi yoğun çalışmalara elverişli ortam sağlamadığı için Hollanda’ya taşınır. 

Felsefi düşünceleri burada olgunlaşmaya başlar. Yöntemi kuşkuculuktur. Kuşku duyulabilecek her şey karşısında kuşkulanmak gerektiğini düşünür. Yalnızca bu yolla kesin bilgiye ulaşılabilirdi. 

Descartes temel tezini “Tam bir açıklık ve seçiklikle kabul ettiğim her şey doğrudur” biçiminde özetler. İnsan gördüğü, işittiği ve duyumsadığı şeylerin gerçekten var olduğunu bilemez. Bunlar düş olabilir. Peki, gerçek olan bir şey var mıdır? Kendim! Ama ya kendi varlığımı da düşlüyorsam? Diyelim ki öyle, düş görüyorum ve bunun gerçekliğinden kuşku duyuyorum. Düşüncem kendi kuşkumdan kuşkulandığımı gösterse bile düşünüyorum. Kuşku, kuşku duyan bir “düşünen ben”i öngörüyor. 

Bu şekilde Descartes’ın ileri sürdüğü kesin bilgi ortaya çıkıyor: “Düşünüyorum, o halde varım-Cogito, ergo sum”.

Yani Descartes’ın bilgi teorisinin çıkış noktası, bilinç ve onun içinde olan doğrudan bilgidir. Bu bağlamda Descartes’ın modern felsefenin kurucusu olduğu söylenir.

Descartes Hollanda’da sürdürdüğü kozmolojik çalışmalarını “Le Monde” adlı bir kitapta toplamaya başlar. Ona göre dünya tümüyle mekanik faktörlerin işbirliğiyle oluşan büyük bir kaostan meydana gelmiştir. 

Yazılarını ilk kez Fransızca olarak 1637’de “Discours de la méthode” adıyla yayınlar. Daha sonra 1641’de Latince yazılmış olan “Meditationes de prima philosophia” yayımlanır. Bu kitabında Descartes’in düşünceye yolculuğu derinlemesine görülür. 

Ne ki, bu eser 22 yıl sonra Roma Index’indeki yasak yayınlar listesine alınmaktan kurtulamaz.

1644’te büyük bir eser daha verir: “Principia philosophia”. Bu kitabında önemli olarak doğa felsefesini geliştirmiştir. 

1646’da son eseri olan “Ruhun Tutkuları” yayımlanır. 

Descartes için “Düşünüyorum, o halde varım” teziyle aynı açıklıkta ve anlaşılırlıkta olmayan hiçbir şey gerçek olarak kabul edilemez. Düşüncelerimiz arasından birkaç tanesinin doğuştan olduğunu söyler ama bunların ne olduğuna tam değinmez.

Buna karşılık Tanrı düşüncesinin bunlardan biri olduğunu vurgular. Ona göre doğuştan gelen düşünceler ölü bilgiler değil, insan bilincinin canlı içeriğidir, gelişimidir ve kendi kendisini aydınlatmasıdır. Tanrı düşüncesi bu bilinçteki canlı ve doğuştan içeriğe bağlı ise o halde Tanrı’nın benim düşünce dünyamın dışında da var olduğu kanıtlanmış mı demektir?

Kesin değil. O halde Descartes’ın Tanrı’nın varlığı konusunda bir kanıt geliştirmesi gerekir: “Bilincimde düşüncenin mükemmelliğini buluyorum. Kendim mükemmel değilim. Bende bu düşünceyi doğuran mükemmel bir varlık (Tanrı) olmasaydı düşüncenin mükemmelliğini nasıl kavrayacaktım?”

Descartes’e göre ruh düşünendir ve Aquinolu Thomas gibi Aristo öğretisini izleyenlerin iddialarının tersine, ruh bedenin “hayat prensibi” değildir. Hayır, ruh, boşluğu doldurma özelliğiyle kendisini belli eden bedenin karşıtıdır. Peki, birbirlerinin bu denli karşıtı bu iki şey nasıl olur da birbirlerine bağlı olarak ve birlikte yaşayabilirler? Descartes bu sorunun yanıtını hiçbir zaman vermemiştir.

Descartes böylesine yoğun bir biçimde bilimsel ve felsefi çalışmalarıyla uğraşırken Kristina Fransa’nın İsveç elçisi Chanut aracılığıyla onun varlığından haberdar olur. Bir süre elçinin aracılığıyla yazıştıktan sonra kendisi filozofla doğrudan mektuplaşmaya başlar. 

Descartes Chanut’dan Kristina’ya ilgili övgü dolu bilgiler almıştır. İsveç’te Fransa ve Hollanda’daki entelektüellerden daha zeki ve sağduyulu bir kraliçenin olması Descartes’ı çok heyecanlandırmıştır. 

Öte yandan Kristina babasından kraliyet tacını almıştır ama bir veliaht doğurmak için evlenmeye zorlanmaktadır. 10 mart 1649’da evlenmeyeceğini ilan eder ve kendinden sonra kuzeninin tahta geçeceğini bildirir. 

Aynı yıl Descartes’ı İsveç’e davet eder. Descartes bu daveti kabul ederek ekim 1649’da Stockholm’e gelir.  

Ancak ilk günden itibaren keyfi kaçar. Kraliçe bir hayli kaprislidir. Kristina’nın kuşkularla çırpınan ruhuna çeki düzen vermek için sabahın beşinde sarayın buz gibi soğuk kütüphanesinde hazır bulunmak ona çok ağır gelir. Üstelik bir de Pascal’ın verdiği siparişi yerine getirmek zorundadır: Stockholm’deki hava basıncını ölçmek!

Ocak 1850’de güncesinde “Burada ben, doğrudan ben olamıyorum” diye yazar. Şubat başında ağır bir akciğer enfeksiyonuyla yatağa düşer. 11 şubat günü bu buzlar ülkesinde ölüverir. Cenazesi bugün Olof Palme’nin mezarının da bulunduğu Adolf Fredrik kilisesinin bahçesine defnedilir. 15 yıl sonra da Paris’e S:t Génevieve’e taşınır. Kilisenin içinde bulunan büyük bir duvar kabartması onun Stockholm’deki anısını hâlâ yaşatmaktadır.

Kristina 30 ekim 1650’de kraliçelik tacını giyer. Ancak haziran 1654’te tahtı ve ülkeyi terk eder. 1655 kasımında babasının uğruna öldüğü Protestanlığı bırakıp Katolikliğe geçtiğini ilan eder. Descartes’ın bunda önemli bir rolü olmuştur.

Roma’ya taşınan Kristina burada Papa VII. Alexander tarafından törenle karşılanır. Hayatının sonuna kadar (1689) burada saray gibi bir konakta 180 hizmetkârı, prensler, sanatçılar, entelektüeller ve dinadamları arasında gerçek bir kraliçe gibi yaşar. Öldüğünde mermer lahiti Vatikan’daki S:t Peter kilisesine yerleştirilir. 

Kristina kafası açılmış ve ruhu kurtulmuş olarak muradına ermiştir. Yazık oldu Descartes efendiye!


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.