Dreyfus'ten bugüne...

1894’te asılsız suçlamalarla vatan haini ilan edilen Yahudi kökenli yüzbaşı Alfred Dreyfus müebbet hapis cezasına çarptırılır ve Fransız Guyana’sı açıklarındaki Şeytan Adası’nda bulunan çalışma kamplarına gönderilir. Gerçekte Alman elçiliğine gizli askeri bilgileri veren casus Esterhazy isimli bir başka subaydır. 

Üzerlerindeki kamuoyu baskısı giderek ağırlaşan hükümet ve askerler yapılan yanlışlığı itiraf etmeyi reddeder. Bu iki kurumun kışkırtıcı politikaları sonucunda Fransız aydınlanmacılığı birden milliyetçiliğe, militarizme ve koyu bir antisemitizme dönüşür. 

Dört yıl sonra Paris’te ocak 1898’de bir akşam üzeri L’Aurore gazetesini başında beresi ve ince çerçeveli gözlükleri olan sivri sakallı bir adam  ziyaret eder. Doğru genel yayın yönetmenin odasına gider. Yönetmen “Ooo, bu şerefi neye borçluyuz?” diyerek onu karşılar.  

“Gazeten için bir yazı yazdım” der adam, “olayla ilgili”.

Adam Ḗmile Zola’dır, genel yayın yönetmeni Georges Clemenceau’dur ve “olay” da Dreyfus Olayı’dır. Bu kavramı ilk kez dört yıl önce Dreyfus’la ilgili yazılarında Clemenceau kullanmıştır.

Yıllardır sol politikacıların lideri durumunda olan Clemenceau parlamentodaki yerini kaybedince gazeteciliğe başlamıştır. Yayına yeni  başlayan L’Aurore (Şafak Vakti) gazetesinde her gün Dreyfus Olayı’yla ilgili başyazılar yazar. Dreyfus’ün suçlu olup olmadığından çok askeri mahkemenin ona iddianameyi vermemesini, düzmece kanıtlar ve yalancı şahitler kullanmasını bir hukuk skandalı olarak görmektedir.

Baskılar sonucu 1897’de Esterhazy hakkında dava açmak zorunda kalan ordu yönetimi 1898 ocağında onun serbest bırakılmasını sağlar. Esterhazy’i masumdur, suçlu Dreyfus’tur! 

İki gün sonra Clemenceau’nun eski okul arkadaşı Zola, gazetenin redaksiyonuna elinde bir tomar yazıyla çıkagelir. 

Zola, yalnızca Fransa’da değil Avrupa’da da (Tolstoy’la birlikte) en çok okunan yazardır. Ününün bilincinde olan Zola, Dreyfus’e destek vermek üzere iki gün oturup bu yazıyı yazmıştır.

Clemenceau ondan yazdıklarını okumasını ister. Zola, yazının bir hayli uzun olduğunu söyler ama gırtlağını temizleyip okumaya başlar:

“Ḗmile Zola’dan Cumhurbaşkanı'na mektup. Sayın Cumhurbaşkanı! Bana bir zamanlar göstermiş olduğunuz iyi niyetli tutuma duyduğum teşekkür borcuyla sizin gerçek namınızla ilgili endişemi belirtmeme izin verin. Size söylemeliyim ki, bugüne kadar ışıltıyla parlayan güneşiniz, şimdi en utanç verici, en silinmez leke... tehdit edilmektedir”. 

Zola okumaya devam eder. İlk 10 dakika verilen cezanın dayandırıldığı sahte kanıtlarla dolu iddianamenin Dreyfus’e verilmesinin engellendiği mahkeme sürecini anlatır. İkinci 10akika askeri yönetimin bu hukuk skandalını örtbas etmek için gösterdiği olağanüstü çabayı anlatır. Yarım saat sonra yazı en çarpıcı noktaya ulaşır: suçsuz birinin hapsedilmesini ve gerçek suçlunun serbest bırakılmasını sağlayan kişilere yönelik bir dizi ithamlar:

“- Bu hukuk skandalının...  şeytani mucidi olan yarbay Paty de Clam’ı itham ediyorum.

- Çağımızın en büyük adaletsizliklerinden birinin...  suç ortağı olan general Mercier’yi (savaş bakanıdır) itham ediyorum.

- Sonuç olarak gizli tutulan kanıtlarla... bir zanlıyı mahkûm ederek yasayı çiğnediği için Birinci Savaş Mahkemesi’ni itham ediyorum”.

Zola, yazının sonunda kişi ve kurumlara hakaretten ötürü hakkında dava açılmasına hazır olduğunu belirtir. Böylece Dreyfus Olayı’nın yeniden mahkemeye getirilmesini sağlamayı düşünmektedir.

Clemenceau “Mükemmel” der, “birinci sayfanın tamamı senin! Yarın 300 bin adet basıyoruz”. Bu sayı L’Aurore’un normal tirajının dört katıdır.

Ancak Clemenceau, yazının başlığını beğenmemiştir. Çarpıcı değildir. Zola “Peki, ne olmasını istiyorsun?” diye sorar.

Clemenceau çok düşünmeden söyler: “J’Accuse” -itham ediyorum-  Zola’nın yaptığı budur: itham! 

Başlık kalın harflerle yazılacak, üç nokta ve bir ünlemle bitecektir: J’Accus...!

Arkasından matbaaya giderler. Böylece bütün zamanların en ünlü gazete yazısı yaratılmış olacaktır.

Yazı 13 ocak 1898’de yayımlanır. Zola bir ay sonra bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Dostlarının teşvikiyle Londra’ya kaçar.

 

https://images.svd.se/v2/images/fdb6e816-d312-4394-8b11-60958e1c2485?fit=crop&h=375&q=80&upscale=true&w=666&s=6957e279d1f5318bb8a941b3cf3d23ee912f6d2c

 

J’Accuse’un yayımlanmasından bir gün sonra bin 500 yazar, düşünür, ressam, müzisyen ve bilimadamı ortak bir bildiriyle Dreyfus ve Zola’yı destekler. Bunların arasında Anatole France, Proust, Durkheim, Gide, Manat, Monet, Mallarme, Pissaro, Apollinaire de vardır.

Bundan sonra Fransız toplumu artık kesinkes ikiye bölünür. Yahudi aleyhtarlığı iyiden şahlanır. Burjuvazi, askerler ve kilisenin oluşturduğu sağ güçler ve gerçeğin ortaya çıkmasını talep eden aydın ve sol kesimler dernekler kurup örgütlenirler. Aile fertleri karşı karşıya gelir, komşular çatışır, dostluklar yıkılır.

Askeri istihbarat örgütü başkanı Picquart’ın cesur çabalarıyla Dreyfus’u suçlu gösteren bazı belgelerin sahte olduğu gizlenemeyince dava Rennes’de özel olarak kurulan bir üst mahkemede temmuz-eylül 1899’da yeniden görüşülür. Dreyfus yeniden suçlu bulunur ve bu kez 10 yıl hapse çarptırılır. Gerçi Cumhurbaşkanı, Dreyfus için af çıkarır ama bu yalnızca bir aftır, aklama değildir. 

Derken, Rennes’deki mahkeme kararının dayandırıldığı belgelerin de sahte olduğu ortaya çıkar ve 1903’te “Olay” yeniden mahkemeye getirilir. 

Nihayet 12 temmuz 1906’da Dreyfus tümüyle aklanıp serbest bırakılır. Zola dört yıl önce ölmüştür (Anatole France onun cenaze töreninde “Bir an için insanlığın vicdanı olmuştu” diyecektir).  

Kendisine yüzbaşı rütbesi yeniden iade edilen ve Legion d’Honneur nişanıyla onurlandırılan Dreyfus görevini bir yıl sonra terk eder. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda orduda rezerv subay olarak yarbay rütbesiyle yeniden görev yapar.   

Clemenceau. Dreyfus Olayı’yla ilgili toplam 655 başyazı yazdı. Ama politikaya yeniden dönüşü “J’Accuse” un yarattığı muazzam ilgi sayesinde oldu. 1906 sonunda Clemenceau başbakan olacaktır. 

Dreyfus’un suçsuzluğunu kanıtlayan ve bu yüzden susturulmak için Güney Fransa’ya ve Afrika’ya sürülüp hapse atılan albay Picquart da Svaş bakanlığına getirilir. 

Picquart aslında Yahudileri pek sevmez, ancak o her şeyden üstün tuttuğu değerleri: gerçeği, ahlakı ve adaleti savunduğu için ordunun kokuşmuş üst yönetimine karşı savaş açmıştır. 

Dreyfus yaptığı bir şey yüzünden değil, yapmadığı bir şeyden ötürü tarihe geçti. 

Dreyfus Olayı’nın kendisi ise, hukuk skandalları ve toplumdaki adaletsizliği anlatan bir metafor olarak tarihe geçti. 

Dreyfus Olayı belki de tarihte medya tarafından yaratılan ilk “olay”dır. Bir çırpıda başlatıldı. Dreyfus tutuklandıktan bir iki hafta sonra antisemist bir skandal gazetesi olan La Libre Parole bir şahsın casusluk suçlamasıyla yakalandığını yazıp kükremişti: “Açıklama bekliyoruz. Askerler neden susuyor?” 

Böylece bir çığa dönüşecek olan kartopu yuvarlanmaya başlamıştı. Skandal basını (o günün havuz medyası) bu bilinmeyen “casus” hakkında akıl almaz yalan ve iftiralar uyduruyordu: casus Yahudiydi, Fransa’dan ve Hıristiyanlıktan nefret ediyordu, kumar bağımlılığı ve randevuevi kadınlarına tutkusu yüzünden paraya ihtiyacı vardı. 

Basın bu çirkin kampanyayla askerlere sahte belgeler üretebilmek için zaman kazandırıyordu. Dreyfus’un kumarhanelere ve randevu evlerine gittiği “olmayan” yollarda pusuya yatıp düzmece rapor veren satılık dedektifler bile kiralanmıştı. 

Marcel Proust, Dreyfus Olayı’nın ölümsüz olduğunu söylemiştir. Gerçekten de hukukun çiğnenmesi ve topçu subayı Dreyfus’e yapılan akıl almaz kötülükler hiçbir zaman unutulmadı. Bu konuda sayısız kitaplar yazıldı, film ve tiyatro eserleri yapıldı (Geçtiğimiz günlerde Polanski’nin Dreyfus Olayı’nı anlatan “Bir Subay ve Bir Casus” adlı filmi Fransa’nın Oscar’ı sayılan César ödülünü aldı). 

Dreyfus’un oğlu Pierre de babası gibi Fransız ordusunda görev yaptı ve Almanlara karşı direnişte üstün bir varlık gösterdi. Kızı Jeanne’dan olan torunu Madeleine de direniş hareketine katıldı ve Auschwitz’te öldürüldü. 

Dreyfus Olayı’yla birlikte “entelektüel” kavramı tarihte ilk kez günlük dile yerleşti. Başlıca düşünce üretimi, kamuoyu oluşturma ve sorgulamayı içeren bu kavram siyaset kültüründe önemli bir yer edindi. 

Entelektüel kavramı 1800’lerin bitip 1900’leri başladığı yeni bir tarihi dönemde somut bir tanımlamayla açılımlanıyor, yeni bir toplumsal ve siyasi bağlama yerleştiriliyordu. Entelektüeller gerçeği, evrensel değerleri savunuyor, yalana ve her türlü yolsuzluğa karşı savaşıyordu.

Entelektüllerin politik tavır almasıyla birlikte yerleşik politik ve kültürel kojonktürler sarsılmış, toplumdaki hiyerarşik yapı kırılmış ve yeni bir toplumsal katman sahneye çıkmıştı. Bilgili, sağduyulu, düşünme ve yazma yetisi olan bu insanlar seslerini yükseltmeye ve dikkatleri üzerlerine çekmeye başlamıştı. 

Dreyfus Olayı’yla birlikte entelektüellerin çok uzun süren kilise, hanedanlar ve devlet iktidarından bağımsızlaşma sürecinin doruk noktasına geldiği söylenebilir. 

Başlangıçta Dreyfus’ü suçlayan Fransız komünistlerinin lideri pasifist Jean Jaurès, hükümetin ve genelkurmayın yaptığı sahtekârlıkları gördükten sonra yazılarıyla onun ateşli savunucusu oldu. 1900’de “Les Preuves-Kanıt” kitabını yayımladı, 1904’te kurduğu ve bugün de Fransız solunun gazetesi olan L’Humanité’de yazılarına devam etti.  

Jaurès, 1914 temmuzunda Paris’te Montmartre’daki Café du Croissant’da akşam yemeği yerken genç bir milliyetçi tarafından öldürüldü. Böylece adaletsizliğe karşı bir hayat boyu süren mücadele de sona erecekti.

Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği bağımsızlık savaşında Fransız ordusunun uyguladığı vahşet tarihteki en utanç verici olaylardan biri olmuştur. Jean Jaurès, Fransız emperyalizminin tarihini “Bir tür yerleşik Dreyfüs Olayı” olarak tanımlamıştı. Bunu bilen ve Cezayir’de uygulanan cinsel tecavüzler ve cinayetlerle dolu gerçeklerin ortaya çıkması için savaşan Sartre ve çevresindeki entelektüller Fransız halkını özellikle orduya karşı sivil itaatsizliğe teşvik ettiler. 

Sartre “İşlenen suçları kamuoyunda mahkûm etmemizi yalnızca gerçekler mümkün kılar” diye yazacaktır. “Yalnızca gerçekler ulusu yok oluştan kurtarır”.  

Gerçi Dreyfus Olayı’nın sonucunda toplumlarda ırkçılığa, haksızlık ve adaletsizliğe karşı kitlesel bir direniş refleksi gelişmiştir ama, bugün de insan haklarının sistematik olarak çiğnenmekte olduğunu görüyoruz. 

Yargının siyasallaşmasını ve iktidar sahipleri tarafından farklı düşünenleri cezalandırma aracına indirgenmesini bugün de dehşet ve kaygıyla izliyoruz. 

Ulusal güvenlik ve terörle mücadele adına siyasi parti başkanlarının (ırkçı nedenlerle) ve sivil toplum önderlerinin (faşizan anlayışla) şeytanlaştırıldığına ve cezalandırıldığına tanık oluyoruz. 

Bizim de Dreyfus’lerimiz var!


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar