‘Gerçeği anlatmaya başlayın’

Dünyanın en güçlü, en sağlam, en yıkılmaz sanılan sistemleri bazen küçük bir fiskeyle palas pandıras yıkılıverir.

Kalenin kâğıttan olduğu anlaşıldığında herkesi ikinci bir şaşkınlık dalgası yakalar.

Ne kadar kolay yıkıldığını görenler, senelerce o korku ikliminde nasıl da o kadar çaresiz kaldıklarına anlam veremezler bir türlü.

Bir anda, sabahleyin doğan güneş gibi, karanlık sona ermiş, her şey normalleşmiştir.

Kim yapmıştır bunu?

Bazen bir gazeteci, bazen bir yazar, bazen adı sanı duyulmamış biri çıkar, bazen de bir savcı çıkar, iklim Akdeniz’e döner.

Tabii bir savcının çıkması, bu savcı en nihayetinde “müesses nizamın” üstlerine karşı sorumlu bir memuru olduğu için nadirdir.

Savaş sonrası Almanya, bir gönüllü sükut ortamına girmişti.

Nürnberg’de yargılananların sayısı belliydi, ama mitingde toplananların da, parti üyelerinin de, etkin rol almış insanların da…

Savcı Fritz Bauer, Auschwitz’de görev almış olanların peşini bırakmamaya kararlıydı.

Ortada şöyle büyük bir soru duruyordu: Bu insanlar nerede?

Hayatın her yerindeydiler, okulda, mahallede, nalbur dükkânında, manav, terzi, avukat…

Bir dönem hepsi parti üyesi olmuşlardı ama bu onları suçlamaya yeter miydi?

Mesela, Mengele’nin aile fabrikası yöredeki birçok insanın geçimini sağlıyordu.

Mengele’nin ailesini suçlu kabul edebilir miydik?

Ya diğerlerini?

Her Naziyi suçlu kabul ettiğimizde, suçlanıp hapse atılacak Alman nüfusu kalanlardan fazla olacaktı.

Bu yapılmazsa, Naziler hayatın içinde hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edecekti.

Yeni bir çıldırış gelip çatarsa, bu insanlar da uyuyan hücreler gibi bir anda sokaklara dökülebilirdi.

Ayrıca, mahkemeye çıkarılan her rütbeden Nazi, “ben sadece verilen emri yerine getirdim,” diyordu, suça iştirak etme amaçlarının olmadığını, zaten ne olduğunu da bilmediklerini, ama tehdit edildikleri ve mecbur oldukları için emirleri uyguladıklarını söylüyorlardı.

Bu basit savunmayı da bir kalemde kesip atmak mümkün olmuyordu çünkü söyledikleri doğruydu ve herkesin ailesinde parti üyesi olanlar vardı.

Bauer, arı kovanını çomakladıkça gönüllü sükut anlaşmasını da bozuyordu.

Öfke, ikaz, tehdit…

Savaştan onüç yıl sonra Auschwitz’de görev almış insanların peşine düşmüştü.

Giulio Ricciarelli, bu yargılamaya giden yolu anlatan Yalan Labirenti filminin başrolünü Johann Radmann adında kendi yarattığı kurgusal bir karaktere vermiş.

Parlak bir savcı adayı olan Johann 1930’da doğmuş, Bauer’in tabiriyle “temiz kalmış”, Nazilerden nefret eden ama enikonu ne olduğunu da bilmeyen, Auschwitz’i hiç duymamış bir Alman gencidir.

Dosyaları ele aldıkça Auschwitz’de yaşananları öğrenmeye başlar, duydukları aklını durduracak cinstendir, gece-gündüz bu dosyayla uğraşmaktadır.

Auschwitz’den sağ çıkanların anlattıkları tahammül edilir şeyler değildir ama sorguladığı “Nazi artıklarının” pervasızlığı onu çıldırtır.

Gerekirse gene yaparız, tavrını gösterir hepsi.

Hiçbir pişmanlık, suçluluk yoktur söylediklerinde.

Tutuklamalar başladıkça, Auschwitz’de ve farklı yerlerde neler yapıldığı da gündüzüne çıkıyordu.

Dehşetin, işkencenin, toplu katliamın boyutları inanılmazdı.

Dr. Werner Heyde, tutuklanan insanlardan biriydi ve zekâ geriliği olan yüzbin kişinin öldürülmesinden sorumlu tutuluyordu.

Altmışbir yaşındaki Dr. Heyde, 13 Şubat 1964 sabahı, başında birilerinin beklemediği on dakikayı fırsat bilip kendini astı.

Bunu yaptığında aynı davada yargılandıkları dört kişiden geriye sadece bir tek Dr. Hans Hefelmann’ı bırakmış oluyordu.

İntihar, veba gibi yayılıyordu Naziler arasında.

Friedrich Tillman, sekizinci kattan atlayarak hayatına son verdi; onbeşbin cinayetten yargılanacak Gerhard Bohne ise kefaletle serbest bırakılmışken kapağı bir şekilde Arjantin’e atabilmişti.

Ötanazi programı “merhamet cinayetleri” olarak geçiyordu ve Hefelmann üçbini çocuk yetmişüçbin cinayetten sorumlu tutuluyordu.

Hefelmann, engellileri öldürdüklerini kabul ederken mahkemede şöyle dedi:

“Hiçbir hekime bu ötanazi programlarında görev alması için emir verilmedi. Bu işi yapmaya gönüllü olanlar vardı. Gönüllüydüler, çünkü ‘merhamet cinayetleri’ fikrine kendilerini adamışlardı.”

Böylece, “gönüllüler” diye kim olduğunu bilmediğimiz, hiçbir zaman da tam olarak bilemeyeceğimiz yepyeni bir suçlular listesine sahip olduk.

Kimdi bu gönüller?

Neden birilerini öldürmeye gönüllüydüler?

Ve, şimdi ne yapıyorlardı?

Böyle bir işe yeniden gönüllü olmayacaklarından emin olabilir miydik?

Auschwitz’in son komutanı Richard Baer gibi isimlerin tutuklanması, doktor önlüğü giymiş katillerin yaptıkları dünya basınının da ilgisi çekiyordu.

Frankfurt Yargılamalarında ceza alan onyedi Nazi arasında Robert Mulka da vardı.

Yargılanma sonucunda ondört sene hapse mahkum edilen ama cezası bitmeden önce, 1969’da, yetmişdört yaşında ölen Robert Mulka’yı aslında 1960 Roma Olimpiyatlarında Yelken’de bronz madalya kazanan oğlu Rolf ele vermişti.

Rolf Mulka’nın başarısı gazetelerde yer alınca, Mulka soyadı, bir süredir Nazi artıklarını arayan savcının dikkatini çekti.

Olimpiyatlarda bronz kazandığı gün, Rulf, babasını ihbar etmiş oluyordu.

Filmin en canalıcı sorularından birini Johann’a bir meslektaşı sorar: “Her Alman gencinin babasına katil olup olmadığını sormasını mı istiyorsun?”

“Tam anlamıyla bunu istiyorum,” der Johann, “bu yalanların ve ikiyüzlü sessizliğin artık bitmesini istiyorum.”

Johann’ın babası savaştan sonra kaybolmuştu, aradan geçen sürede annesi Gustav adında yeni birini sevmiş ve onunla evlenme kararı vermişti.

Ama bu dönemin bütün saygıdeğer, iyi insanlarının geçmişinde Nazilik olduğundan artık tamamen emin olan Johann, Gustav’ı da bir Nazi artığı olarak görüyordu.

Annesi, “baban da parti üyesiydi,” dediğinde Johann için hayat durma noktasına gelmişti.

Yıllardır her günü birlikte geçirdiği dosyalarda yazan vahşeti işleyenlerden, göz yumanlardan, ses çıkarmayanlardan biri de babası mıydı?

Hiç düşünmediği bu ihtimal, gerçek olabilir miydi?

Kendi ailesi, babası bile bir Nazi miydi?

1898 Marburg doğumlu avukat Kurt Radmann’ın da bir Nazi olduğunu öğrendiğinde artık schnapps kadehlerinden başka sığınacak bir şey kalmamıştı.

Sevdiği kadının ailesini araştırdı, onun babası da Polonya’da görev yapmıştı, o da bir Naziydi, üstelik terziliğini yaptığı sosyetik kadınlar da Naziydi, etrafındaki herkesin Nazi çıldırışında bir yeri olduğunu gördü.

Soruşturmaları birlikte yürüttüğü arkadaşı da ona Auschwitz’de görev yaptığını söyledi.

Her şey süt üste geliyordu Johann için.

Kime dokunsa, kimi sevse, kiminle arkadaşlık etse altından bir Nazi çıkıyordu.

“Onyedi yaşındaydım ve okulun bütün erkeklerini Auschwitz’e gönderdiler, mecburduk,” dedi arkadaşı ona.

Herkesin bir bahanesi vardı.

Herkesin haklı olduğu bir yer vardı.

Tek başınaydı, tuğlaları çekip bütün duvarları yıkmak, yerle bir etmek istiyordu.

Suçun şahsiliği, kanunsuz emir, mecburiyetler hepsi birbirinin içine geçmişti, kimsenin çözemeyeceği bir kördüğümle başbaşa kalmıştı.

En büyük sorun “suç işleme” tanımını yapmaktı.

Bütün dünyaya savaş ilan etmiş, demokrasi, insan hakları, ifade hürriyeti gibi kavramları ortadan kaldırmış bir parti devletinde yaşıyorsanız, ne yapabilirsiniz?

Sizi devlete karşı koruyacak bir hukuk sistemini bırakın, savunacak bir avukat bulamıyorsanız, bütün hakimler partili olmuşsa, sesinizi nasıl çıkaracaksınız?

Diyelim avukatsınız ve partili olmayanların lisansları iptal ediliyor, ne yaparsınız?

Sistemin içine dahil olarak iyi şeylerin yapılmasına yardımcı olabilir misiniz yoksa girdiğin anda siz de o sistemde nemalanan biri mi sayılırsınız?

Yaşam, bize matematik formülleri gibi kesin sonuçlar vermiyor. 

Soruşturmalar ilerledikçe bütün ölümleri emirlere bağlamanın mümkün olmadığı da görülüyordu, inisiyatif kullanan düşük rütbeli Naziler, kimi zaman sadece o vahşeti yaşayabilmek, o “zevkten” pay alabilmek için esir gördükleri insanları öldürmüşlerdi.

Aşağı yukarı ikiyüzbin insanın faşist doktorlarca öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Dünyanın en güçlü, en sağlam, en yıkılmaz sanılan sistemleri bazen küçük bir dokunuşla palas pandıras yıkılıverir.

Bazen bu işi bir savcı üstlenir ve herkesi gerçeği açıklamak zorunda bırakır.

Giulio Ricciarelli, filmini Fritz Bauer’e ithaf etmiş.

Ben de bu yazıyı Bauer’e ve hiç yaşamamış da olsa Johann Radmann gibi savcılara ithaf ediyorum.


@Ahval Türkçe
 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.