Güvenlik sendromundan güvenlik devletine

2001 krizinde benim partim koalisyonun küçük ortağıydı. Bahçeli’nin başında bulunduğu MHP de koalisyonun üç ortağından biriydi. 

1999 depreminin ağırlaştırdığı koşullar, yıllardır halının altına süpürülen sorunların hepsini yüzeye çıkarmıştı. Hangi önlem alınsa kızgın tavada bir damla yağ gibi kalıyor, buharlaşıp gidiyordu.

Devasa kamu açıkları, bütçe dışı harcamalar, görev zararları, cari açık, yüksek enflasyon, işsizlik, verimsizlik... Bugün yaşadığımız sorunların neredeyse hepsi o yıllarda da can yakıyordu.

Özellikle bankacılık sektörü çok kötü durumdaydı. Bankalar, sermayesini tüketmiş, uzun yıllar siyasi müdahalelerle kamu bankalarının görev zararları  devasa boyuta ulaşmış, özel bankaların bir kısmı tasarruf sahiplerinin parasını iştiraklerine kredi olarak aktarmış, bir kısmı da inanılmaz büyüklükte geri dönmeyen kredi riskinin üzerinde oturuyordu. Kamu, özel tüm bankaların hepsi vade uyumsuzluğu riski, kur riski, likidite riski, faiz riski taşıyordu. Müthiş bir güven erozyonu vardı.

Sonunda balon patladı ve koalisyonun üç ortağı 2001 krizinin üstesinden gelmek için IMF ile birlikte kapsamlı bir kriz yönetimi programı uygulamak zorunda kaldılar. Bu çerçevede ekonomik kurumlar yeniden yapılandırıldı, siiyasetin ekonominin kurumsal yapısına müdahalesi sınırlandırıldı. Parasal ve mali kriterler kondu. Bütçe harcamaları denetim altına alındı. Onlarca fon kapatıldı. 

Ama en önemlisi çok kapsamlı bir bankacılık reformu yapıldı. Bazıları ana akım medya şirketleriyle aynı holdingin iştiraki olan 5 banka battı, 20 banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildi. Bu bankaların milyarlarca dolar batığı vergi mükelleflerinin sırtına yüklendi. Zaten yoksul olan insanlar daha da yoksullaştı. Bu medya kuruluşları daha sonra AKP iktidarının en önemli propaganda araçlarına dönüştü.

Devlet Bahçeli, 2001 krizinde, şeffaf olmayan yönetimlerin, kurumsal yapısı dağılmış bir devletin, bütçe dışı harcamaların, kamu bankalarının siyasi arpalık olarak kullanılmasının sonucunda doğan görev zararlarının halkı yıllarca sürecek derin bir yoksulluğa sürüklediğini bilen, iktidarın bir parçası olarak bu sorunları ve sonuçlarını yaşamış ve siyasi bedelini de 2002 seçimlerinde diğer ortaklarıyla birlikte ödemiş biri.

Bugün, 2001 krizinden çok daha kötü bir tabloyla karşı karşıyayız. O yıllardan farklı olarak özel sektör ve hane halkı aşırı borçlu. Ve bu borç her geçen gün katlanarak büyüyor.

Pandemi öncesi 583 milyar TL olan hane halkı borcu, nisan ayında 664 milyar TL’ye çıkmış. İktidar hala insanları ve firmaları borçlandırarak günü kurtaracağını düşünüyor. 

Bankaların batık kredileri de büyüyor. Fitch, 2020 yılına ilişkin raporunda Türk bankalarındaki batık kredi oranının, 2020 sonu itibariyle yüzde 7-8 düzeyine yükseleceği öngörüsünde bulunmuş. Bunun rakamsal değeri 200 milyar TL civarında. 

İktisatçılar, krediler, ekonominin nominal büyüme hızından fazla artarsa orada borç krizinin kaçınılmaz olduğuna ilşkin yüzlerce ampirik çalışma yapmış (Bkz.Kenneth Rogoff ve Carmen Reinhadt). Bahçeli de bir iktisat doçenti. Mutlaka Rogoff’un ve Reinhedt’ın uyarısını duymuştur. Duymadıysa da geçmişte bunu bizzat yaşadı.

Ne var ki bugün aynı Bahçeli 2001 krizine giden koşulların yeniden olgunlaşmasına göz yummak bir yana açık destek veriyor. Bakınız nisan ayında sanayi sektörü bir önceki yıla göre, yüzde 31.4 daralmış. Bu, Erdoğan’ın “üretim ve ihracat önceliğimizdir” ısrarına rağmen olmuş. İstatistiklerde iş arama sürelerini, kapsamı daraltarak işsizliği gizlemeye çalışsalar da işsizlik yakıyor. Ama siyasetçilerin önceliği yine kamu bankalarına ve kamu kaynaklarına kepçe sallamak. Ekonomik kriz  bir toplumsal krize evrilir ve mükemmel bir fırtınaya dönüşürken onlar ballı ihaleleri, ballı yönetim kurulu üyeliklerini ve ballı koltukları paylaşıyorlar.

Bahçeli’nin onayı, desteği ile kurulan ve şimdi de göğsünü siper ederek savunduğu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri, tek kişinin karar almasına dayalı sistem sayesinde tüm kamu kaynakları, kamu bankaları hatta bağımsız olduğu yasayla hüküm altına alınmış merkez bankası kaynakları ve dahi matbası tek kişiye bağlanmış durumda.

Hal böyleyken 2015 yılına kadar, AKP yönetimini ve Cumhurbaşkanı’nı en ağır ifadelerle eleştiren, Genel Merkez’deki saatini 17.25’de durdurmuş olan ve daha önemlisi ekonomik krizin ateşinin nasıl yakıcı olduğunu bilen Bahçeli’nin bugün, tek adam yönetimini ve ülkeyi uçuruma sürükleyen uygulamaları can siperane savunmasını anlamakta zorlanıyordum, ta ki Prof. ilhan Uzgel’in ve Bahadır Özgür’ün yazısını okuyana kadar.

İlhan Uzgel, yazısında (*)  2006 yılında Amiral Cem Gürdeniz tarafından dile getirilen,ama uzun yıllar Davutoğlu’nun Komşularla Sıfır Sorun söyleminin gölgesinde kalan Mavi Vatan kavramına dikkat çekiyor. Komşularla sıfır sorun, sıfır komşuya dönüştükten sonra tekrar öne çıkan ve güçlü batı karşıtı Avrasyacı subayların savunduğu Mavi Vatan kavramı için İlhan Uzgel, “Mavi Vatan kavramını ortaya atanların ne yazık ki derinlemesine bir analiz çerçevesi geliştiremedikleri, 1990’lardan bu yana ezberlediğimiz ulusalcı tezleri tekrar etmekle yetindikleri görülüyor.” diyor. Ama en önemlisi Mavi Vatan doktrininin siyasete yansımasına dikkat çekiyor İlhan Uzgel. 

İlhan Uzgel’e göre İslamcı Komşularla Sıfır Sorun ve ulusalcı Mavi Vatan doktrini baştaki rakip pozisyonlarından çıkıp, bir ittifaka dönüşmüş bulunuyorlar.  MHP ve Vatan Partisi’nin ve hatta Soylu’nun temsil ettiği akımın AKP ile sıkı ittifakı İlhan Uzgel’i doğruluyor. Uzgel, “AKP’nin demokratikleştirme (ileri demokrasiye geçiş) söylemini terk ederek, milliyetçi bir söylem ve pratiğe yönelmesi ile ulusalcı kesimin İslamcılığı artık sorun etmemesi dengesi üzerine kurulu yeni bir düzen oluştu” diyor ve devlet aklı üzerinde buluşan bu ittifakın ileri savunma doktrinine dayalı yeni bir güvenlik politikasının uygulanmasıyla sonuçlandığını söyleyerek şöyle devam ediyor: 

“Bu yeni güvenlik anlayışı üç temel unsura dayanıyor. Bunlardan ilki dış politikanın militarizasyonu, yani askeri güç kullanımının öne çıkması... İkincisi, Türkiye’nin savunmasının sınır ötesi alanlardan başlaması. Üçüncüsü, bu stratejiyi uygulamaya yönelik bir askeri endüstriyel kompleksin geliştirilmesi. Türkiye’nin güvenliğinin korunabilmesi için sınır ötesi alanlarda asker bulundurma, askeri üsler kurma, askeri varlığı takviye etme bir süredir güvenlik politikasının merkezine oturmuş durumda”.

İslamcı ve ulusalcı İttifak bazı konularda tam anlaşamasalar da, Kürt sorununda güvenlik odaklı yaklaşımda bu gerekçeye oturtulan Suriye ve Irak’ta daha çok asker bulundurma politikasında ve Libya ve  dış poliikada sorunları askeri güçle çözme konusunda tam mutabakat içindeler. Erdoğan’ın sahip olduğu taban desteği bu politikanın sorunsuz uygulanması ile Batı ve ABD tarafından itirazların çok yükselmemesini sağlıyor.

Bu güvenlik politikasının ülke içindeki ayağını da Bahadır Özgür’den okuyalım (*). Bahadır Özgür, DSP-ANAP-MHP Koalisyonunu bitiren ve 3 partiyi parlamento dışına atan 2001 kriz günlerini kısaca hatırlatıyor ve çoğu kez  gözden kaçan Ankara Siteler’de “Esnaf Bitti” sloganıyla başlayan yürüyüşe, bunun ardından başlayan ve 11 Nisan günü Tandoğan’da fitili ateşlenen esnaf ayaklanmasına dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “2002 seçimlerinin sonucunu tayin eden şey düpedüz bu sokak hareketiydi işte. Bir ‘esnaf devrimiyle’ iktidara yürümüştü AKP.”

Bahadır Özgür, esnafın, “kamunun koruma kalkanından yoksun kalmanın bıkkınlığıyla giriştiği siyasi arayışı, 1990’larda Milli Görüş geleneğiyle kesişen küçük işletmeler, ilk kez siyaseti dizayn eden merkezi bir güce dönüşüyordu” diyor ve Doç.Dr.Utku Balaban’ın ‘faburjuvazi’ tanımına gönderme yaparak, yerel kent siyasetinde etkin, sınai tedarik zincirinin alt kümesini oluşturan küçük girişimciden müteşekkil esnafın İslam olgusunun eteklerinde, işçilerin kızgınlığını iktidar ve burjuvaziden, orta üst katmanlara -Erdoğan’ın tabiriyle kaymağı yiyenlere- kaydıran bir toplumsal sınıf oluşuna dikkat çekiyor. Toplumu aktif olarak dönüştüren akademyanın, aydınların şeytanlaştırılması da burada başlıyor.

Organize sanayi bölgeleri, KOSGEB, Aselsan’a entegre küçük imalatçıların desteklenmesi ve üst üste açılan teşvik paketleriyle bu tabanı sürekli genişleten Erdoğan’ın iktidarını sürdürmesinde  hâlâ bu sınıf kilit rol oynuyor. Bu nedenle açılan ekonom paketlerinin merkezinde esnafın desteklenmesi var. Sadece  Nisan ayında 300 binden fazla küçük işletme ilk kez banka kredisi kullanmış. Devlet bankalarının ticari kredi hacimleri de yüzde 27 artmış. 


Bahadır Özgür, “Milyonlarca kişinin işi belirsizliğe sürüklenirken, aciliyetin mahalleyi tutan esnafa, işçiyi baskılayan küçük işletmeye yoğunlaşması, önce TOBB’un ve TESK’in yüzünün güldürülmesi, boşuna değildi.Dolayısıyla herkesi kapsayacak bir şemsiye açamayacağından, herkese balans ayarı çekebileceği noktayı tahkim ediyor AKP” diyor.

Ama yalnızca bunu yapmıyor iktidar. Bir yandan yaslandığı  kitleleri içine alan yeni bir savunma hattı oluştururken, diğer yandan hem ülke içinde hem de ülke dışında  giderek daha çok kaba güce yaslanan iktidarlarını tehdit edecek temsili demokrasiye ait tüm kurumları ortadan kaldırıyor ve böylece iktidarın gücünü yurttaşların 24 saat hissedeceği bir yapıyı kuruyor. 

Dahası mahalleyi gündüz esnafla gece de bekçiyle denetim altına alarak, herhangi bir itirazın toplumsallaşmasını mahalinde önlüyor. İfade ve basın özgürlüğünün alanını iyice daraltıyor, yasama organını işlevsizleştiriyor, anayasal hakları yok sayıyor, muhalefeti kendinin kontrol edeceği inanç ve kimlik ve semboller üzerinden siyasi polemiğin içine çekerek siyasetin dönüştürücü gücünü yok ediyor, siyasi alanı ve kamusal tartışma zemininin büyük ölçüde iktidar dışına kapatıyor ve kitlesini duygusal taşmanın eşiğinde tutuyor. Ve böylece ülke içinde daha çok polis ve bekçiyi, ülke dışında da daha çok askeri sahaya sürerek, yeni bir güvenlik doktirinine dayalı bir devlet tasarımı yapıyor.

Değerli tarihçi, siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı Hamit Bozaslan da (***) AKP’nin çizgisini, geldiği yeri ve bugününü anlatırken benzer bir saptamada bulunuyor ve ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutuyla  siyasi mafyalaşmaya dikkat çekiyor.

2000'li ve 2010'lu yıllarda AKP’nin, özünü taşra kökenli islami burjuva kesiminin oluşturduğu hegemonik bir bloğa  dayandırdığını vurgulayan Bozaslan, “şu anda ekonomik kriz nedeniyle bu blok ciddi şekilde çatırdıyor” diyor. Bozaslan, iktidarın buna cevabının daha da radikalleşmek ve devleti paramiliterleştirmek olduğuna dikkat çekerek, “bu sürecin iç boyutu var, dış boyutu var. PÖH gibi JÖH gibi örgütlerin oluşturulması bunun iç boyutunu göstermekte bize. Osmanlı Ocakları'nın örgütlenmesi bunu çok açık biçimde göstermekte. Dış boyutta ise Suriye'deki radikal cihatçıların entegre edilmesi, bunların Suriye'de ve Libya'da kullanılması var” diyor.

AKP-MHP iktidarı bu nedenle HDP’yi köşeye sıkıştırıyor, dövüyor ve hırpalıyor. Bu nedenle CHP’yi kriminalize ediyor ve toplumun sinir uçlarıyla oynuyor. 

Haliyle yeni bir devlet kurulurken, çok sesli toplum, demokrasi, özgürlükler, adalet teferruata dönüşüyor. 2001 krizi felaketini yaşamış Bahçeli de, galiba bu mavi vatan doktrini rüyası içinde kamu bankalarının, kamu kaynaklarının partizanca kullanımına destek veriyor ve ne olur ne olmaz diyerek yeni bir seçim yasası dayatıyor.

Acaba, muhalefetin, anketlerle avunmayı ve “krizle gelen krizle gider”  beklentisini bir kenara bırakıp, stratejisini gözden geçirmesinin ve iktidarın siyasi polemik tuzağına düşmeden, hayatı normalleştirme ve ülkeyi demokratikleştime yolunda birleşme ve AKP-MHP’nin ördüğü korku duvarını yıkma zamanı değil mi? 

(*) :https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/06/15/mavi-vatan-ve-turkiyenin-yeni-guvenlik-doktrini/

(**) https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/06/16/erdogan-kimden-korkuyor/

(***) https://ahval.me/tr/analiz/ulkeyi-bir-kartel-yonetiyor-akp-catirdiyor-prof-hamit-bozarslan


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.