Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmenin bedeli

Türkiye’de aydın olarak nitelenen seçkin münevverlerin devletin çizdiği kırmızı çizgiler içinde debelendikleri bir ortamda bağımsız entelektüel çıkması mümkün değildi. Besim F. Dellaloğlu aydın ile entelektüel arasındaki farkı özlü bir biçimde ifade ediyor:

 “İmkânsız bir yerden konuşabilen ve bunu yaparken toplumsal hakikati, toplumsal iktidardan bağımsız cümle içinde kullanabilen biridir bağımsız entelektüel. (…) Entelektüelde daha çok hakikat duygusu, aydında ise ideoloji ağır basar. Akademisyende ise kariyer. Batı’nın hem entelektüeli hem de aydını vardır, bizim ise daha çok aydınımız vardır.” 

Yani bu anlamda da ülkenin durumu hazin. Ve Dellaloğlu, entelektüeli tanımlar:

“Çıkarlara, kurumlara, devletlere, partilere hizmet etmeyeceksin. (…) Hakikat duygundan, sağduyundan, basiretinden vazgeçmeyeceksin. Ve her zaman doğruyu söyleyeceksin. Zaman zaman değil. Bazen değil. Çoğu zaman da değil. Her zaman. Her zaman.”

 Modernleşme süreci demokratik bir süreç olamadı, demokratik kültür ve bilinç üretemedi. Durmadan aynı noktaya neden geliyoruz, neden tam umut etmeye başlarken hayal kırıklığına uğruyoruz, neden hep yalancı baharlar yaşıyoruz? Nedenler üzerinde düşünmemiz lazım. 

Rejim, muhalif, eleştiri yapan, analitik düşünebilen, öncü entelektüellerinin öldürülmelerine göz yumdu ya da yıllarca hapislerde çürüttü. Bazıları hapishaneden çıkınca öldürüldü.19 Mart 1905’den bu yana aralarında Hüseyin Hilmi Bey, Hasan Fehmi Bey, Rupen Zartarian, Kirkor Zohrab, Hasan Tahsin, Ali Şükrü Bey, Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Turan Dursun, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink, Tahir Elçi gibi muhaliflerin, gazeteci ve yazarların bulunduğu 78 kişi öldürüldü. 

Hikmet Kıvılcımlı’dan İsmail Beşikçi’ye, Kemal Tahir’den Orhan Kemal’e, Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a, Sabahattin Ali’den Aziz Nesin’e, Doğan Avcıoğlu’ndan Uğur Mumcu’ya, Mümtaz Soysal’dan Sevgi Soysal’a, Musa Anter’den Şerafettin Elçi’ye, Mehmet Altan’dan Şahin Alpay’a, Ali Bulaç’tan Ahmet Turan Alkan’a, Ahmet Şık’tan Murat Aksoy’a kadar çok sayıda isim düşünceleri nedeniyle yıllarını hapishanelerde geçirdi. Mümtazer Türköne ise halen tutuklu. 

Yenik, özgüvensiz, gecikmiş ve kompleksli bir hissiyata dayanan milliyetçi, ötekileştirici, dayatmacı, rant dağıtıcı, çevresini kollayıcı, avantacı, kumpasçı, tuzakçı, komplocu, hukuksuz bir modernleşmenin estetik, etik, demokratik değerlere sahip olmayan muhafazakar kadrolarca ülkeyi getirebileceği nokta bu olabilirdi.

Yargı aracılığıyla kanunsuz ve hukuksuz bir şiddete uğratılan Ahmet Altan da imkânsız bir yerden konuşabilen ve bunu yaparken toplumsal hakikati, toplumsal iktidardan bağımsız cümle içinde kullanabilen bu nedenle de bağımsız entelektüel olarak nitelendirilmeyi hak eden değerli bir yazar.

Kendisine yaşatılan şiddetin ne kanunla ne de hukukla ilgisi var. Devletin siyasi suç ve delil icat etme geleneği doğrultusunda tutuklanıp mahkûm edilen Altan’ın hükümle tahliye edilip daha sonra yetkisi sona ermiş savcı tarafından itiraz sonucu yine yetkisi olmayan mahkemece tutuklanması tam bir fiili güç gösterisi.

Hükümle birlikte davaya bakan mahkemenin ve savcının yetkisi ortadan kalkar. Verilen kararlara aynı derecede bir mahkemede itiraz edilemez. Çünkü hükümle birlikte yetki ikinci derece mahkemesine ve Yargıtay’a geçer. Aksi davranıldığı durumda itiraz eden ve karar verenler suç işlemiş olurlar.

 Türkiye de bağımsız entelektüel olmak, toplumsal hakikati gücün karşısında savunabilmek için kişinin Altan kadar cesur, onurlu ve güçlü olması gerekmekte. Sistemin rahatsız olduğu husus Altan’ın bu kadar şiddete rağmen kendi düşüncelerinden ve tutarlılığından taviz vermeden yazmaya ve konuşmaya devam etmesi ve bireylerin korku kafesinden çıkmaları konusunda özendirici bir örnek olması. 

Eleştirel aklın ve vicdanın yol göstericiliğinde gerçekleri söyleyen ve yazanlar, her zaman her yerde zorba egemen güçlerin hışmına uğramışlardır.

Sebastian Castellio, 1551’de şöyle seslenir: “Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz.”

Stefan Zweig, Vicdan Zorbalığa Karşı isimli monografide, evrensel bir mücadeleyi anlatır. XVI. yüzyılda, Fransız din reformcusu Jean Calvin, yerleştiği Cenevre’de diktatörlüğünü sürdürmektedir. Calvin, farklı görüşlere tahammülsüzdür.

Hümanist din adamı Miguel Serveto’nun resmi öğretiye ters düşen görüşleri, onun ölüm cezasına çarptırılmasına neden olur. İşte Castellio, tarih sahnesinde vicdanın sesi olarak yerini alır.

Calvin’in fanatik dogmacılığı karşısında onu vicdan özgürlüğünü yok etmekle suçlayan Castellio, çok büyük bir gücün düşmanlığını üzerine çektiğinin farkındadır ve kendi trajedisini “sivrisinek file karşı” deyişiyle anlatır. 

Calvin, çeşitli yöntemlerle devleti katı bir itaat mekanizmasına dönüştürmeyi, ifade özgürlüğünü tümüyle kendi öğretisi içinde tutsak etmeyi başarmıştır. Cenevre şehir devletinin içinde ne kadar güç odağı varsa, şehir meclisi, kilise yönetimi, mahkeme, finans, üniversite, okullar, kolluk güçleri, hapishaneler, yazılı ve sözle ifade edilen her şey onun mutlak kudretine tabidir.

Peki, bu zorbanın fantastik boyutlardaki gücüne karşı, ifade özgürlüğü adına tirana ve çevresindekilere meydan okuyan idealist ve hümanist Castellio, neye sahiptir? Nüfuz anlamında bir hiç, üstelik çeviri ve özel derslerle ailesini geçindirmeye çalışan yoksul bir bilgin ve bir mülteci. Bir mütevazı hümanist olarak kısıtlanmış yoksul bir hayatın gölgesinde yaşamını sürdürürken hiçbir tarafa bağlı değildir, hiçbir dogmaya ve bağnazlığa teslim olmamıştır; yani sonuna kadar özgürdür. 

Serveto’nun öldürülmesiyle ıssızlığından çıkar, vicdanı onu göreve çağırmaktadır. Onun, kavgacı ve çatışmacı Calvin’i koruyan, vicdansızlığa varacak kadar kararlı, planlı, örgütlü taraftarları yoktur. Az sayıda dostu onu destekleyen sözleri ancak gizlice fısıldama cesareti gösterebilirler. Dünyanın bütün egemenlerine karşı hukuku savunan bir adamın yanında açıkça yer almak ölesiye tehlikelidir.

Ruhların karartıldığı o korkunç dönemlerde berrak ve insanca bakışını korumaya, katliamlara cinayet demeye sadece o cüret eder, susmaya tahammül edemez. Castellio’nun arkasında kendi gölgesinden başka kimsesi, ruhunun zenginliğinden başka serveti, eğilip bükülmez vicdanından başka gücü yoktur. Seneca’nın “yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde savaşır” sözünü doğrularcasına, yalnız başına mücadele alanına çıkar.

Nitekim Castellio, ahlaki kahramanlığının bedelini gücü bitinceye kadar öder. Şiddet karşıtlığının sözcüsü, kaba güç tarafından adeta boğazlanacaktır. Kitapları yakılır, yasaklanır, müsadere edilir, cevap veremez hale getirilir. 

Calvin’in uşakları iftiralarla ona çullanır, savunmasız bir hümanist, vahşice saldırıya uğrar. Calvin, devletin bütün ideolojik aygıtlarını elinde tutmaktadır. Castellio’yu öldürülmekten ya da sürgüne gönderilmekten kurtaran sadece onun erken ölümü olur.

Castellio, mezarında dahi rahat bırakılmaz. Sansür yüzyıllar boyu devam eder. Hume ve Locke’tan önce Castellio vardır. Ancak tarih adil değildir ve sadece galipler tarihin ilgisini çeker. Castellio, ideallerin erken gelmiş öncüsü gibidir.

Zweig, bunu şöyle evrenselleştirir:

“Sadece muzaffer olanların anıtlarına bakan bir dünyaya şunu hatırlatmak gerekir ki, insanlığın hakiki kahramanları, fani saltanatlarını milyonlarca mezar ve dağılıp parçalanmış hayatlar üzerine kurmuş bu kişiler değil, aklın özgürlüğünün ve insancıllığın yeryüzünde kalıcı olarak yerleşmesi uğruna Castellio’nun Calvin’e karşı verdiği savaşta olduğu gibi, güç kullanmaksızın güce yenik düşenlerdir aslında.”

Ve Montaigne sürdürür:

“Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil, talihe alt olmuştur, yenilmiş değil, öldürülmüştür. En yiğit kişiler, en mutsuz insanlardır kimi zaman…”

Bir toplum kendi düşünürlerini, yazarlarını, bilim insanlarını, sanatçılarını cezaevlerine kapatıyor, faili meçhul cinayetlere kurban ediyor, sürgünde yaşamak zorunda bırakıyorsa aklen, ahlaken ve vicdanen çökmüş demektir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.