"Hareket eden her objeye ateş etme" dönemi

Churchill'in Nazi yükselişinin hissedilmeye başladığı 1930'larda Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmaya, geçen gün Trump'ın eski danışmanı John Bolton'un ABC TV kanalına verdiği mülakatı izlerken rastlayınca hatırladım.

''İnsanlar, tehditler küçük, riskler düşük olduğu sürece gerekli adımları bir türlü atmazlar,'' diyordu Britanya Başbakanı. ''Tehditler büyüyünceye, riskler iyice yükselinceye kadar beklerler de beklerler...''

Türkiye'yi gün gün, saat saat izlerken peşimi hiç bırakmayan duygunun geçen yüzyılda karşılığını bulan özeti bu. Baskı arttıkça artıyor, zulüm çıtası her gün yükseldikçe yükseliyor, çember (veya kafes) daraldıkça daralıyor. Ama, öyle anlaşılıyor ki, toplumun ve onun kilit mesleklerdeki temsilcilerinin dayanıklılık (veya duyarsızlık) katsayısı, daha yoğun bir ''boğuntu rejimi''ne kadar pek yerinden oynamayacak. 

Rejimin ortak mimarları, Erdoğan ve Bahçeli, teslim etmek gerekir ki, kurbağaların (benzetmeyi mazur görün) içinde oynaştığı suyu ısıtma hızını ustaca ayarladılar. Bu işin ustası Gezi'den bu yana gerçek yüzünü ve dişlerini göstermeye başlayan Reis'ti. Yoklaya yoklaya, adım adım, her taşı bir daha yerinden kaldırılmamak üzere ceberut rejim yoluna yerleştiren, 'kurtarıcı baba'ya zaten dünden razı çoğunluğu - ve giderek bir kısım diğerlerini de - faşizmin güzelliklerine alıştıra alıştıra bugünlere geldi.

Şimdi, Gezi'den sonra yavaş yavaş tutsak akıllara bir güneş doğuyor, yaşananların ustaca kurgulanmış, yalan ve şeytani kurnazlıkla ambalajlanmış bir ''kesintisiz sivil darbe'' süreci olduğu anlaşılıyor.

Baroların yürüyüşü ile ilgili yazısında, hukukçu Orhan Kemal Cengiz de bu sürecin kaba tomografisini çıkarıyor. Marxist düşünür Gramsci'ye atıfta bulunurken şunları yazıyor:

''Sivil toplumun güçlü olduğu Batı ülkelerinde iktidarın Rusya’daki gibi, işçi sınıfı ve egemen sınıflar arasındaki ani bir çarpışmayla elde edilemeyeceğini, kademe kademe ele geçirilebileceğini anlatıyordu Gramsci ve buna da “siper savaşı” adını veriyordu. 

Yani ancak siperleri ele geçirerek ilerleyebilirdiniz.
 
Karşınızda gördüğünüz gücün bir siperini elde edip sonra, başka bir sipere yönelirsiniz.
 
AK Parti de öyle yapmıyor mu? 
 
Karşısında konumlandığını düşündüğü medyayı, yargıyı, kurumları tek tek zapturapt altına alıyor. 
 
AK Parti’li demagoglar, bunun karşısında, halk iradesini arkasına alan iktidarın elbette ki kurumları da şekillendireceğini söyleyebilirler. 
 
Ama tanık olduğumuz şey bir şekillendirme falan değil, kendi aygıtı hâline getirmekten ibaret. 

Bütün kurumların kendi varoluş sebeplerini unutup, tüm meşruiyetlerini iktidarın hedeflerine hizmet etmekten aldıkları bir sistemin kurulmasına tanıklık ediyoruz.'' 

Az önce, kurulmakta olan rejimin iki mimarından söz ettim. Evet, Erdoğan, düşünür Gramsci'nin 'siper savaşı', bazı başkalarının ise ''salam kesme stratejisi'' olarak nitelediği bu süreci fazla gaza basmadan yönetegeldi. 

Ama Bahçeli, öyle anlaşılıyor ki, aynı fikirde değil. 

1 Kasım 2015 - 15 Temmuz 2016 - 16 Nisan 2017 eşikleri üzerinden, itinayla kurgulanan, ''değişmesi teklif dahi edilemeyecek olan'' Yeni Düzen sürecinin bir an önce muhalefetsiz ve ''seçim kazanma garantili'' aşamaya geçişi için adımların çok daha sert, daha acil, daha ürkütücü olmasına gayret ediyor. 

Erdoğan'ın gerçeklikten kopuşu derinleştiği ölçüde, ortağı Bahçeli artık ''fiili cumhurbaşkanı'' olarak temayüz etmekte. Sufle veriyor, dikte ediyor, sözünü sakınmıyor, ve Erdoğan'a desteğini tazelediği ölçüde muhatabının gücünü dengeleyip, kendisinin ve kadrolarının nüfuz alanını alabildiğine genişletiyor. 

Muhalefete hitaben ''şeytana külahını ters giydirmek''ten bahsederek, esasında seçimlerden başta CHP hiçbir muhalif partinin medet ummaması mesajını vermiş oluyor. 

Dış siyasette ise ''Bölge ısınacak, süreç kızışacak, kıran kırana mücadele..'' gibi kavramlarla, gerekirse dört koldan askeri hesaplaşma ve savaşa gidileceğini ima ediyor - elbette ki iş bu raddeye gelirse merkez muhalefetin iyice sineceğini hesaplayarak.

Türkiye'nin ''fiili cumhurbaşkanı'' Çakıcı Affı'nın, malumunuz, mimarıdır. Başarı varsa, onundur. Erdoğan'ın diz çöktürdüğü (yüksek) yargı, ondan bir korkuyorsa, Bahçeli'den yüz korkuyor. İç ve dış politikada izlediğimiz tüm ''gözü kara'' adımlar, Erdoğan kadar Bahçeli'nin parmak izlerini taşımaktadır epeydir.

Türk usulü bir faşizmi 2023'e yetiştirmeye çalışıyorsanız - ki stratejik plan budur - elbette ki acele etmek, hele hiç yavaşlamamak veya durmamak zorundasınız. O yönde attığınız her adımın geri dönülmezliğini de asla unutmadan, teklemeden yürüyeceksiniz. 

Mesela Aya Sofya'da öyle bir noktaya gelirsiniz ki, atıp tutmanızın bir adım gerisine düşmek, sizi alaşağı edecek bir tereddüt gibi uykularınızı kaçırabilir. 

O halde, dediğinizi yapacaksınız. 

Yaptığınız değil, o dediğinizi yapma gücünüzü göstermeniz, işte tam da o, size lazım olan zamanı ve ivmeyi o sağlayacaktır. 

Faşizm aklı, tecrübesi ve hafızası bunu gerektirir. 

Hal böyle olunca sürekli olarak her itirazı, her muhtemel ''takozu'' bertaraf etmeniz gerekir.

Su ısındıkça ısınıyor Türkiye'de. Churchill'in dediği gibi, zamanında atması gereken karşı adımları atmakta tereddüt edenler, bugün iyice cendereye sıkışan ülkemizde tehdit neredeyse dayanılmaz bir hal aldığı halde, sokağa inip inmeme konusunda bir açmazda buldular kendilerini. Rejim kendisini gaddar bir güvenlik yapısıyla tahkim etti çünkü, yargıyı da içine alarak. 

Muhalefetteki korkular haklı denebilir ama, şu değişmeyen bir gerçek: AKP-MHP rejimi bir yandan ''hareket eden her objeye ateş ederek'' dehşet saçarken, diğer yandan sivil toplumun tüm direnç noktalarını, itiraz iradesini - barolar örneğinde gördüğümüz gibi - böle parçalaya imha etmekte kararlı, ve ayrıca Meclis'te yeterli güce sahip gibi görünüyor. 

Mevcut koşullar, Erdoğan ile ''fiili cumhurbaşkanı'' Bahçeli'nin gözünde sadece meslek kuruluşlarını rejime biat ettirmeyi değil, seçim ve siyasi partiler sistemini de istediği gibi eğip bükmeyi de mümkün kılıyor.

Peki, öyle de, ne olmalı? Belli ki anamuhalefet partisi CHP ile İP, Yeni Düzen için hızlanan adımlardan kendilerini muaf görmek isteyen bir ruh hali içinde. AKP-MHP'nin dokunulmazlıklarına bir noktada durup saygı duyacağı, onlara ilişmeyeceği gibi bir hesap yapıyor olabilirler. 

Göremedikleri, bu gidişin sonunda ellerinde hiçbir temsil hakkının kalmaması ihtimalinin gücü ve hakikiliği.

Türkiye'yi içerden gözlemleyen bir kesimin ormanı görmek yerine dallarla uğraşmak, ana sorun yerine onun semptomlarına bakarak oyalanmak gibi bir eğilimleri var. 

Kriz çok büyük. HDP'nin en son sokağa çıkması bir semptom ise, bıçağın baroların kemiğine dayanması da bir diğeri. Semptomlar yanıltıcı da olabilir. Baroların Anıtkabir'e varması bir zafer ise, bunun Meclis'te AKP-MHP bloğunu vazgeçirmesini bekleyebilir miyiz? Sisteme karşı toplu bir karşı çıkış olmadığı sürece hayır. O da ufukta görünmüyor.

Kazanda kaynayan pekmezin üstünde sağda solda peşpeşe, habire pörtleyen kabarcıklar misali, iktidara tepkileri izliyoruz sadece. 

Olanlar, olacakların habercisi, öte yandan. 

Meclis kapanıncaya kadar hararet iyice artacak, ama Yeni Düzen mimarları bana mısın demeyecekler. 

Ta ki muhalefet, topluca Meclis'i terkedip, hızla bir erken seçimi zorlayıncaya kadar, yangın devam edecek.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.