Harikalar diyarında

E Ahmet Bey, istiridye vakti geldi yeniden, siz istiridye seversiniz.

İstiridyeler dizilmiştir şimdi Paris lokantalarının önündeki tezgâhlara, sıra sıra yanında bir-iki kadeh buz gibi şampanya.

Denizin tadını alıp götürür her yudumda köpürcükler.

Siz beyaz şarap tercih ediyorsunuz ama bugün şampanya içeceğiz.

Biraz Dalida konuşuruz, biraz Aznavour belki Piaf, Montand…

Sonra sıra romancılara gelir.

Ben bugünlerde Fransız romancılarıyla çok haşır neşirim, belki okumadığınız birini bulurum böylece bana Flaubert’in ayakta yazı yazdığını anlatarak atacağınız havayı daha başından bozmuş olurum.

Aman be Ahmet Bey, dünya yanadursun, siz Nairobi’deki şu kolonyal stili lokantada yediğiniz ıstakozu anlatın.

Kalkıp creme-brulee yemeğe gideriz bir başka yere.

Ben çok severim creme-brulee, her seferinde heyecanlanırım o şekerden cam tabakayı kaşıkla pat pat kırarken.

Seine’i geçer miyiz, asma kilitli köprülerden akan nehre bakarak Adam de Lux’ün aşkı, Danton’la Robespierre, Concorde Meydanına uzanırız bir anda.

Benim de anlatacak yeterince züppelik hikâyem var, Vietnam’ın sokak satıcılarındaki yengeçlerden başlar, Brüksel’in ara sokaklarındaki bir Etiyopya lokantasında yediğim muz kızartmasından devam ederim…

Kimse savaşmıyor, kimse ölmüyor, silah satıcıları iflas etti.

Salgın ömrünü çoktan doldurdu, hapishaneler bomboş, gazetecilerle romancılar artık sadece yazı yazmak için o da canları isterse uğruyorlar.

Demokrasi mücadelesi kazanıldı.

Bebek ölümü, çocuk gelin, hayvanlara eziyet, altyapı sorunları, orman yangınları, küresel iklim krizi gibi konuların hepsi gündemden düştü, tarihçilerden başka kimse bunlarla ilgilenmiyor artık.

Arı popülasyonu inanılmaz bir noktaya ulaştı.

Onaltıncı yüzyılda müzik dinlemek nasıl kıt bir kaynaksa ve bugün artık hemen herkes için sıradanlaştıysa, işte mutluluk da kıt kaynaklar arasından çıkalı çok oldu.

Diyalektiliğin canı cehenneme, mantarı şişenin içine düşürmek ya da serçe parmağını masanın ayağına çarpmaktan başka mutsuzluk yok.

Distopyanın sonu geldi, herkes demokrat olunca dedim ya diyalektik bile bozuldu, öyle zamanlardayız Ahmet Bey, Boğaz’da yunuslar cirit atıyor, gece vakti ıstakozlar Akıntıburnu’nda karaya çıkıyorlar.

Herkes daha güzel bir yemeği nerede yiyebileceğini arıyor artık, en tutkulu kim sevişecek, en büyük aşkları kim yaşayacak…

Sinema salonlarında birbirinden güzel filmler oynuyor, tiyatrolar tıka basa dolu, galerilerin duvarları gözükmüyor tablolardan, yeni Bach’lar oturuyor piyanonun başında, daktilonun tuşlarına yeni Dostoyevski’ler vuruyor.

Montmartre’ın bohemi aksetmiş her yere, dünya Van Gogh’un resimlerindeki gibi mesut bir döngü içinde, her şey dönüyor şu an, Auvers-sur-Oise’daki buğdaylar Woodsworth şiirlerindeki nergisler gibi dans ediyor, kargalar uçuşuyor gökyüzünde.

Üstüne kremşanti dökülmüş birer kâse de frambuaz söyleriz di mi Ahmet Bey, Telemann’ın Triste’i çalar arkadan, kalkmadan birer küçük espresso, yanında konyak.

Sacre-Couer’ün avlusundan Paris’i izleriz, hava soğuktur, paltolarımızın yakaları kalkık.

Çifte kumrular gibi başbaşa dolaşacak halimiz yok tabii Paris’te, bahsettiğim sofralar hep kalabalık, hep mutlu.

Şebboylar, lilyumlar açmış her yerde, erguvanlar görüyorum, lavanta bahçeleri.

Hayat Hanım’dan laflarız biraz.

Atlayıp bir trene, yolda düşüp romanlara, Amsterdam’daki şu Şili lokantasına gider miyiz?

Sığır bonfilesinin yanında oda sıcaklığına getirilmiş kırmızı şarap.

Şöyle terasta oturup, bizim gömleklerle kadınların etekleri rüzgârdan kıpraşırken kesilmiş kereviz saplarını sıcak humusa, baget ekmeklerini şaraba banarız.

Banarız di mi Ahmet Bey?

O günler gelecek di mi?

Romancılardan, ressamlardan, yönetmenlerden, gazetecilikten, sanattan, müzikten, aşklardan, ayrılıklardan, terk edilişlerden konuşacağımız günler ne zaman gelecek?

Bugünlerde aklım hep şu Paris tezgâhlarında.

Ne güzel dizmişlerdir istiridyeleri sıra sıra.

Ama yanında mutlaka şampanya.

Trocadero’da “cuisse de grenouille” yemiştim, benim bildiğim bir orası var, gideriz di mi yemeğe?

Neyse, Ahmet Bey, frambuaz yerken konuşacağımız güzel bir konu işte.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.