İki sistemin öyküsü: ABD ve Türkiye’nin siyasi şiddete verdiği tepkiden ders çıkarmak…

Türkiye'de 2016’daki darbe teşebbüsü ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2019 belediye seçimlerini “düzeltme” konusundaki başarısız girişimi, son zamanlarda ABD Kongresi’ne yapılan saldırı ve işgal ile ortak pek çok unsura sahip.

Üçü de sandıkta ortaya çıkan demokratik iradeyi bozma girişimleriydi. Üçü de önemli ölçüde başarısız oldu. Üçü de yazarları için onur, prestij ve siyasi nüfuz kaybı ile sonuçlandı; Temmuz 2016'daki darbeciler ve müttefikleri, Mart ve Haziran 2019'da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ocak 2021'de Başkan Trump. Üçü de başarısız oldu, çünkü halk az sayıdaki aktörün iradesine boyun eğmeyi reddetti. Her üç durumda da, halk seçim demokrasisine, hukukun üstünlüğüne ve adalet ilkelerine bağlılıklarını yeniden teyit ettiler.

Yine de sonuçlar iç açıcı değil. Türkiye'de Cumhurbaşkanı Erdoğan, darbecileri bulmak ve cezalandırmak bahanesiyle, hiç kimsenin darbeyle ilgisi olduğuna inanmadığı medya, akademi ve rakip siyasi partilerdeki muhalifleri cezalandırmak için kullandı. Ancak uysal bir yargı, cumhurbaşkanının emirlerini yerine getirdi. İstanbul ve Ankara'daki seçim sonuçlarını geri alma girişiminde başarısız olmasına rağmen, bu girişim dahi, kontrolsüz bir gücün tek bir siyasi liderin elinde yoğunlaşmasının ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor.

ABD'de, Başkan Donald Trump’ın anlamsız yasal zorlukları ve ardından seçmenlerin iradesini engellemeye yönelik siyasi entrikaları Amerikalılara, özellikle de yargıçlarının ömür boyu görev yaptığı bağımsız bir yargı organının bir politik liderin gücünü kontrol edebildiği için ne kadar şanslı olduklarını hatırlattı.

Bu kontrol mekanizmalarından bir diğeri de ABD başkan yardımcısı. Diğer sistemlerin aksine, ABD başkan yardımcısı, kendi başına seçilmiş olan başkana tabii değildir. Mike Pence’in Başkan Trump’ın oyları tersine çevirme çabalarını reddetmesi, Joe Biden’ın seçimi kazanmadığı yönündeki iddiasını sona erdirdi. Bu hareket kabiliyetini, başkan tarafından tayin edilmemesi ya da ona bağlı olmaması gerçeğinden alıyor – o da başkan gibi, Anayasaya ve onun aracılığıyla halka tabii.

Herhangi bir tanığa işaret etmeden “ayaklanmaya teşvik" veya herhangi bir "ayaklanma" deliline atıfta bulunmadan bir suçlama telaşı olduğu görülüyor. Başkan Trump’ın Kongre Binası'na yapılan saldırıyı ve Kongre’nin görevini yapmasını kesintiye uğramasını kayıtsız şartsız kınamaması açık bir görev ihmali idi. İcranın başı olarak öncelikli görevi ABD yasalarını sadakatle uygulamadaki başarısızlık, çok daha güçlü ve neredeyse reddedilemez bir suçlama olacaktır. Her zaman olduğu gibi ABD adalet sisteminde bir suça kışkırtmanın kanıtlanması zor olacaktır.

Ancak Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ve müttefiklerinin ayaklanma kelimesini yaymaya ihtiyacı vardı. Medyanın 6 Ocak'ı bir isyan, kargaşaya neden olmak veya daha az korku uyandıran bir terim yerine onu bir ayaklanma olarak nitelendirilmesini güçlendireceğini biliyorlardı. Medyada bazıları 6 Ocak olaylarına atıfta bulunmak için “darbe” terimini kullanacak kadar ileri gitti - Türk arkadaşlarım darbe ya da darbelere sürekli maruz kaldı- 6 Ocak bir darbe girişimi değildi.

ABD'de en endişe verici olanı, Demokrat Parti'de Başkan Trump'ı destekleyen herhangi birinin cezalandırılmasını isteyen histerik sesler zaten var.

Bunlar, darbe sonrası Erdoğan senaryosundan bir sayfa ödünç alıyorlar - Rahm Emmanuel'in dediği gibi, asla bir krizin boşa gitmesine izin vermeyin. Bu, saldırının failleriyle ilgili değil - ABD adalet sistemi onları yargının karşısına çıkaracaktır - ancak Başkan Trump'a oy veren herkesi ilgilendiriyor. ABD'deki radikal solun gözünde şimdi bunların hepsi şüpheli durumda.

Bu da beni Türkiye'ye geri getiriyor. Ancak darbecilerin Temmuz 2016'daki başarısı, kişisel özgürlüğü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve iktidarın bir çift elde yoğunlaşmasını takip eden sayısız olağanüstü halden daha kötü olabilirdi.

Çünkü Türk halkı bir daha darbe girişiminde bulunulmaması için birçok kısıtlamaya katlansa da liderlerini seçme hakkından vazgeçmezdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim komisyonunu seçimleri tekrarlamaya zorlayarak, İstanbul ve Ankara'daki belediye başkanlığı seçimlerini düzeltme çabasına girişti ancak bu çabası geri çevrildi.

İnsanlar eskisinden daha iddialı ve net konuştu. Ve bu sesler arasında, kullanılan oyları doğru bir şekilde kaydetmeye ve bildirmeye kararlı olan seçim çalışanları da vardı. Bu da ABD ve Türk seçim sistemlerinin büyük bir ortak noktasını gösteriyor – zorbalığa izin vermeden işlerini dürüstçe ve düzgün bir şekilde yapan binlerce adanmış seçim işçisi.

Yeniden ABD’ye dönecek olursak… Demokrat Parti'nin en aşırılık yanlısı, güce aç unsurları, muhalefeti, farklı siyasi görüşleri bastırabilecek ve Kasım 2020'de Donald Trump'a oy veren 75 milyon ABD vatandaşını "Baş İsyancı" olarak etiketleyerek susturabilecek mi? Cumhuriyet'i koruma bahanesiyle Erdoğan'ın yaptığı gibi sivil özgürlükleri azaltarak güçlerini artırabilecekler mi? Umarım yapamazlar.

Eski ABD Başkanı George Bush'un söylediği gibi: 6 Ocak olayları değil, nasıl cevap vereceğimiz ABD’yi tanımlar.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar