İktidarı öngörülemezlik ayakta tutuyor: Üç yılda yüzde 25 fakirleştik

Dünya Bankası, Türkiye’de pek kimsenin, özellikle iktidar ve çevresinin ilgisini hiç çekmese de, Türkiye ile ilgili kapsamlı bir rapor yayınladı.

Türkiye’de ortalama refah düzeyinin COVİD 19 salgınından çok önce, 2017 yılından itibaren azalmaya başladığını, kişi başına gelirimizin 10.616 Dolardan bu yıl 7924 Dolara düşeceğine, yani üç yılda gelirimizin ortalama dörtte birini kaybederek fakirleştiğimizi söylüyor bu rapor.

2017’den beri ‘faiz enflasyonun sebebidir’ diyerek, kendilerinin de inanmadığı bir önerme ile kamunun kaynaklarının çoğunu ucuz krediler yoluyla yandaşlarına, çok azını da esnaf ve hane halkına aktararak sahte bir iyileşme duygusu yarattılar. Dünyayı kıskandıracak bir ekonomik büyüme illüzyonuna yurttaşları ortak etmek için, elde avuçta olan her kuruşu krediye ve kuru savunmaya harcadılar.

Kamunun tüketim harcamalarından başka her kalemde küçülme öngörülüyor. Faizin tepesine basmalarına, bankaları, batık kredilere katlanmaya ve resmi olarak taze kredi vermeye, hatta kamu bankalarına açık pozisyon taşıtmaya kadar tüm yaptıklarına rağmen özel tüketim, yatırım harcamalarında küçülme öngörülüyor.

İşsizlik rakamları zaten gerçeği gözler önüne seriyor. İstihdama katılım oranı yüzde 47’den yüzde 43’e düşmüş. Ama işsizler ordusuna 2 milyon kişi daha eklenmiş. Türkiye başarı hikayesi yazıyor diyenler, insan kaynaklarını kaybettiklerinin pek farkında görünmüyorlar. 

Dünya Bankası’na göre, yoksulluk oranı yüzde 10,4’ten yüzde 14,4’e yükselecek yani 1,2 milyon daha yurttaşın yoksullar kervanına katılacak. 

Oysa 2013 yılında orta gelir tuzağından kurtulmak gibi bir derdimiz daha doğrusu gündemimiz vardı. O günler uzak bir hayal şimdi. Şimdi uzun yıllar gündemimiz yoksulluk tuzağından, aslında açlık tuzağından kurtulmak olacak maalesef...

Yeni bir salgın dalgası olmazsa bu yılı yüzde 3.8 küçülmeyle kapatacağımızı söyleyen Dünya Bankası,  2021 için daha iyimser ama çok büyük belirsizliklerle dolu olduğunu özellikle vurguluyor. 

İktidarın önceliği uzun süredir yurttaşlarının yaşam kalitesini, refahını artıran sürdürülebilir bir ekonomik büyüme inşa etmek değil zaten. Tıpkı dış politika gibi ekonomiyi de iktidarını sürdürme ve güçlendirme amacına hizmet etme önceliği ile yönetiyor. Bu nedenle politikalarına ekonominin gerekleri ya da yurttaşların öncelikleri değil, kendini iktidarda tutacak oy hesapları damgasını vuruyor. 

Referandumda durum başabaş mı, ya da seçimlerde kazanmak zor mu görünüyor, hemen kredi muslukları sonuna kadar açılıyor. Ekonomi bir kaç aylığına canlansa da, cari açık patlıyor, enflasyon artıyor, kuru tutmak zorlaşıyor ve tekrar durgunluğa giriliyor. Sonra yeniden krediler, yapılandırmalar ve kredi garanti fonları devreye giriyor. 

Giderek hem dalgaların şiddeti büyüyor hem de arası sıklaşıyor. Oyunun her defasında daha büyük bir maliyete katlanarak tekrarlanması ile sadece kaynaklar tüketilmiyor, güven de yok ediliyor. Bugün yerli ya da yabancı hiçbir yatırımcı Türkiye’yi yöneten kadrolara güven duymuyor. Bunu yükselen CDS primlerinden ve sermaye çıkışından izlemek mümkün. 

Yabancı yatırımcı güvenmiyor da yerli yatırımcı ya da yerleşikler iktidara güveniyor mu peki?  

Peş peşe alınan tedbirlere rağmen, yerleşikler parasını döviz tevdiat hesaplarına yatırmış ve devlete artık TL borç vermek istemiyorlar. Bu, yerleşiklerin de iktidara güvenlerini bütünüyle kaybettiklerini söylüyor bize. 

Sadece son iki haftada yerleşikler 6 milyar dolara yakın dolar almış,  döviz mevduatı toplamı 245 milyar dolara ulaşmış. Ayrıca yurttaşlar Hazineye de 24 milyar dolar borç vermişler...

Ama iktidar başarı hikayesi anlatmaya devam ediyor. Bazen dünyayı dize getiriyoruz, bazen bizsiz yaprak kımıldamaz nutku atarak mavi vatan doktrininin peşinde koşturuyoruz.

Her şey bir yana, Türkiye ile ilgili ne ekonomisi ne de dış politikası ile ilgili detaylı bir okuma yapmak ve politika önermesinde bulunmak pek mümkün değil artık. Dünya Bankası raporunda da, uzun vadede dayanıklılığı artıran politikalara ve muğlak yapısal reformlara yönelme önermesi dışında, Türkiye’deki siyasi tıkanmadan bahseden ve düşman artıran dış politikanın değişmesi gerekliliğine değinen tek bir önerme yok. Belki de 2021’in belirsizliklerle dolu olduğunu vurgulayarak, risklere dikkat çekmek istemişler. 

Türkiye ekonomisini okumak kolay değil artık. Çünkü birçok işlem bilanço dışına taşındı ve veriler ulaşılmaz kılındı. Bu nedenle İşsizlikten enflasyona, bütçe açıklarından kamu açıklarına, dış borç taahhütlerinden rezervlere gecikmeli de olsa ulaşabildiğimiz tüm veriler, giderek ağırlaşan bir ekonomik krize işaret ederken, iktidar ise hala başarılı olduğunu ileri sürüyor. 

Doğrusu serbest piyasayı rafa kaldıralı epey oldu. Sözde serbest ama içerikte kontrollü piyasa... 

Döviz piyasasını baskıladık, dalgalı olmayan ama sabit de olmayan, adına peg rejimi de diyemiyeceğimiz kendimize göre bir kur rejimi uydurduk, faiz piyasasını yönlendirdik, politika faizini işlemez kıldık, olağanüstü bir araç olan geç likidite penceresini olağanlaştırarak bankaların sağlığını okunamaz hale getirdik, olağan dışı sermaye hareketlerini okuduğumu net hata noksan kalemi de artık olağan bir kaleme dönüştü. 

Bütçeyi de okuyamıyoruz. Harcamaların önemli bir kısmı bütçe dışına taşındı. Hazine garantileri, fonlar tekrar hayatımıza girdi. Taahhütlerimizin miktarı ve koşullarını bilmiyoruz. Kamu kuruluşları da Varlık Fonu içine alındı. Artık Varlık Fonu borçlanıyor. Ne borçlanmayı ne de kesimi açığını izleyebiliyoruz.
Kısaca veri piyasasını değiştirdik ve kendimize göre veriler oluşturduk. Sonuçta para politikası da, maliye politikası da izlenemez ve öngörülemez hale getirildi. 

Özetle bir bütün olarak ekonomi hatta devlet kayıt dışına taşındı. Dış politika da atılan adımların yüksek maliyetini ödemeye başladık ama, neyin neden yapıldığını, milli çıkarın kime ya da kimlere göre ve nasıl belirlendiğini bilmiyoruz. 

Prof.Dr. ilhan Uzgel, Duvar’daki yazısında “Türkiye’nin dış ve güvenlik politikası, sonuçta ne getireceği belli olmayan, aşırı askerileşmiş, herhangi bir çıkış stratejisi bulunmayan, ülkenin enerjisini emen bir çıkmaza doğru gidiyor...

Dolayısıyla, herhangi bir siyasal/ideolojik eksene oturmayan, iç politika kaygılarıyla girdikçe bir türlü çıkamadığı sorunlara bulaşan, tanımlaması kolay olmayan bir süreçle karşı karşıyayız.” diyor 

Bu iktidar, Türkiye’yi sadece anayasasızlaştırmakla kalmadı. Siyasetsizleştirmek ve hesap sorulmasını önlemek için uzun süredir yasaları, kuralları ve normları yok etti, verileri de okunamaz hale getirdi. Şeffaf olmayan böyle bir yapıda kimse önünü göremez, riski hesaplayamaz. Biz yurttaşlar için de hiçbir şey öngörülebilir ve hesaplanabilir değil. Hepimiz ödeyeceğimiz faturanın büyük olacağını biliyoruz ama ne kadar olacağını bilmiyoruz. Verilere anında ulaşılamadığı için iktidara hesap sorulamıyor.

İşin kötüsü hesap vermemek için kuralları, normları, verileri tarumar eden iktidar da kontrolü kaybetmiş görünüyor. Derinleşen siyasi krizi ve kaçınılmaz ekonomik çöküşü perdelemek ve başarı illüzyonunu sürdürmek için de, bulunduğu coğrafyada ülkenin tüm kaynaklarını, enerjisini emen ve düşmanlarını çoğaltan bir güç oyunu kurguluyor. Seçmen desteğini kaybetmemek için de tarihi yeniden yazmaya soyunuyor, mucizelere umut bağlıyor, müjdeli haberlerle heyecan yaratmaya çalışıyor. Sanki geçmişte kurduğu ilişkiler canını yakmamış gibi yeni cemaatlere, tarikatlara yaslanarak rıza üretmeye çabalıyor.

“Ekonomimizi batırmak, Türkiye’yi bölmek istiyorlar, bu bir beka meselesidir” nidalarıyla gerçeği bulandırarak ve her türlü veriye ulaşımı imkansız kılarak yarattıkları karanlıkta, ekonomiyi bilanço dışına taşıyarak öngörülmezliğe ve devleti de hesap vermeyi imkansız hale getiren bir kural ve norm dışılığa mahkum ediyorlar. Böylece eleştirilere karşı güçlü bir kalkan oluşturuyorlar. 

Muhalefet, iktidarın bu güç oyunu karşısında dağınık olan çoğunluğu bir demokrasi ve kurumsal Türkiye’nin yeniden inşası etrafında birleştirecek bir ortaklaşmaya gidemezse, bir süre sonra seçmende bunları durduracak bir güç yok, umut da yok duygusunu pekiştirir.

Çünkü milliyetçiliği, İslamcılığı, kimlikleri, değerleri güç oyununun bir parçası yaparak tüketen ve geride lümpen bir posa bırakan iktidar,  bu oyunu sürdürebildiği ve sürdüreceğini muhalefete kabul ettirdiği ölçüde başarılı olacağını biliyor ve bu nedenle gündemi tutmak için hamle üstüne hamle yapıyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.