Kabus gibi bir dönem biterken, Türkiye - ABD ilişkilerinde yeni bir sayfa...

Donald Trump’ın ABD Başkanlığı, dozu gitgide artan skandallar, yalanlar ve en son olarak da ülke siyaset sisteminin yasama merkezi Kongre’ye kışkıştırılmış, kanlı bir saldırı ardından nihayet son buldu.

Noktalanan dönem, dünyanın en köklü demokrasilerinden birine bizzat o ülke seçmenleri tarafından seçilmiş bir  kişi tarafından yöneltilen “yozlaştırma ve bölüp yönetme yoluyla kalkışılan ağır çekim, sinsi darbe” girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığı bir kabus sürecidir. 

Trump’ın peşinde ağır bir enkaz bırakarak Beyaz Ev’i terketmesiyle elbette ki ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni bir sayfa açılmış oluyor.

Trump, Britanya’nın AB’den kopuşunu tescilleyen “Brexit” referandumu ile Türkiye’de - arka planı hala tam olarak aydınlatılamamış olan - darbe girişimi gibi traumatik olayların küresel boyutta yaşandığı 2016 yılının Kasım ayında seçilmişti. Dört yıllık başkanlık döneminde ABD’nin yönetim geleneklerini sarsan, yerleşik kurumlarını devre dışı bırakan, keyfi,  “şahsileştirilmiş” ve ilkelerden soyutlanmış “otokratik renkler taşıyan” siyaset biçimiyle Türkiye, Brezilya, Macaristan, Belarus gibi ülkelerde yaşanan kabusu kendi halkıyla bizzat tanıştırmış oldu. 

Aynen Türkiye’de Erdoğan tecrübesiyle yaşandığı gibi, orada da halkın bir kısmı bu kaba saba popülizm hamlesini sempatiyle, bir kısmı da dehşet içinde yaşadı. Toplum orada da bölündü. Aynen Erdoğan’da olduğu gibi orada da Trump’ın “şahsı” etrafında biriken kalabalık “kült” kesimler radikalleşti.

Ancak Trump’ın yönetim tarzına karşı dehşet ve kötü yönetime tepki ağır bastı, müdahale edilmemiş şartlarda yapılan seçimden Biden ve Harris galip çıktı. İlk aşamada ABD seçmeni, ikinci aşamada da bağımsız ABD yargısı ile özgür ABD medyası Trump’a hak ettiği dersi verdi, ABD demokrasisi tarihinin belki de en çetin “stres testi”ni başarıyla geçmiş oldu.

Trump, ele geçirmeye çabaladığı sistemi kırmak için sonuna kadar mücadele etti, en son olarak lumpen kitleleri yalanlarla ve nefret söylemiyle Kongre’yi işgale ve şiddete kışkırttı. 6 Ocak’ta Kongre binasına yönelik vandalist saldırı bu kışkırtmanın sonucu oldu. Ardından Biden’ın yemin törenine de katılmadı. Böylece son kırmızı çizgileri de aşmış oldu. 

Artık Trump’ı yargıyla mücadele edeceği zorlu bir dönem bekliyor. Başkanlık yarışına geri dönmesine “akli denge bozukluğu nedeniyle sütten ağzı yanan” yerleşik düzenin imkan tanıması ihtimal dahilinde değil. 

Biden dönemi başlarken bizler için asıl soru, post-Trump döneminde ABD-Türkiye ilişkilerinin nasıl olacağı ile ilgilidir. Yaşanan tecrübe acıdır, derslerle doludur. 2016’dan bu yana geçen dönemde iki müttefik ve dost halk arasındaki ilişkiler ne yazık ki iki liderin kurumları ve değerleri tamamen devre dışı bırakan, kişisel menfaatler üzerine odaklı ilişkisi üzerinden kuruldu ve yürüdü. 

Trump’ın gözünde Erdoğan, “bildiğini okuyan”, sözü kanuna eşdeğer, kısacası tam da olmak istediği bir siyasi lider örneğiydi. Erdoğan’ın gözünde Trump, iki ülke ilişkilerini belirli ilkeler çerçevesinde tutan kuralları, gelenekleri ve kurumsal ilişkileri umursamayıp bir kenara iten, alabildiğine mütehakkim bir şirket yöneticisiydi: Dikkat menzili dardı, dış siyasetten bihaberdi, herşeyi para üzerinden görüyordu, egosu şişkindi, kısacası tam da Erdoğan’ın usta olduğu bir alana, manipülasyona açıktı. Eğer yakın bir gelecekte Trump görev suiistimalinden yargılanacaksa, dosyalarda Erdoğan ile kurduğu ilişki ve eylem biçimi de yer alacaktır.

Acı olan, bu ikili ilişkide demokrasi, şeffaflık, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi unsurlara asla yer verilmemesidir. Türkiye’de 2016’dan itibaren insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alınması, aralarında ABD temsilcilik çalışanlarının da olduğu  onbinlerce kişinin absürd sebeplerle hapse atılması, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde “rehine siyasetinin” olağan hale gelmesi, medya özgürlüklerinin imha edilmesi, yargının iktidara bağlanması vs Trump yönetiminin hiç ilgilenmediği alanlar olarak kayıtlara geçti. 

Darbe girişimi ardından Türkiye asgari bir demokrasiye dönemediyse, OHAL döneminde insan hakkı ihlalleri ayyuka çıktıysa, Türkiye toplumu Erdoğan’ın tercihleri nedeniyle kirli bir kabusa sürüklendiyse, bunun sorumluları arasında Trump yönetimini zikretmemek haksızlık olacaktır.

Trump’ın gelgitli, tutarsız bölge siyasetlerinin yarattığı boşluk, Türkiye’de “yeni yayılmacılık” denen, askerileştirilmiş dış politikaya ve Doğu Akdeniz’de özellikle Ankara-Atina arasında gerginliklere de geniş alan açtı. NATO ve ABD müttefiği Türkiye, bu boşluğu bağlı olduğu Batı sisteminin menfaatleri yerine değil, Ankara’daki bir grup maceraperest militarist iktidar destekçisinin kışkırtmasıyla Rusya’nın lehine kullandı. 

Bu çerçevede, Rusya çıkışlı S-400 alımları, Biden dönemine Erdoğan rejiminin tarihsel hataları olarak miras kaldı. Bunun bedelini de Erdoğan yönetimi değil, maalesef Türkiye halkı ödemek zorunda kalabilir.

Şimdi yeni bir dönem başlıyor. Verilen sözlere bakılırsa, Joe Biden ile geleneksel, kurumsal ilişki ve demokratik değerlere saygının ağır bastığı bir küresel onarım sürecine giriliyor. Bunun en önemli sınama alanlarından biri muhtemelen Türkiye olacaktır. 

Erdoğan, Trump’ın sahneyi terk etmesiyle Washington’daki tek destekçisini, işbirlikçisini kaybetmiştir. Artık yalnızdır. Şimdi karşısında yönetimine “sözde stratejik ortak” diye bakan, son derece şüpheci, her türlü manipülasyon ve yalanını hafızasına almış bir yönetim var. 

Bundan sonrası Biden yönetiminin demokrasi ve insan hakları temelli sözüne ne kadar sadık kalacağına ve müstebit Erdoğan rejiminin “yeni hakikat”i ne kadar hızlı kavrayacağına bağlı.

Ahval, tüm ulusların sağlık, huzur ve refah beklediği, başta medya olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasının aciliyet kazandığı bu yeni dönemde, ABD Başkanı Joe Biden’a başarılar diler.



@Ahval Türkçe