Katar'la yapılan uyduruk anlaşma yetmedi, iktidar kaygısı ateşi büyüyor

İktidar ve muhalefet açısından hakim siyaset anlayışının yönünü ve meşruiyetini tartıştığımız yazımızın ikinci bölümünü kaleme alırken, piyasalarda “ikinci dip” sinyalleri alarm vermeye başladı. Gidişat dünya için olduğu kadar Türkiye için de hiç iyi değil.

İhracattaki ağırlığı, pandemi sürecinin ciddi biçimde sarstığı AB ülkelerine dayandığı için dış ticarette tökezleyen, neredeyse turizm gelirlerinden tümden mahrum kalan, enerji açısından dışa bağımlı olan, döviz kurunu baskılama sevdasına rezervlerini har vurup harman savuran ve umduğu gibi krizi fırsata çeviremeyen Türkiye için gelişmeler oldukça karamsar bir tablonun öncü göstergeleri sayılabilir.

Türkiye bir borç kriziyle karşı karşıya. Taşıdığı riskler nedeniyle ABD merkezli parasal genişlemeden yararlanamayan, kısaca sıcak paradan da mahrum kalan, siyaseten IMF’ye kapıları kapattığı için kredi imkanlarını baştan sıfırlayan, kısık ateşte sermaye kontrolü ve hararetli SWAP arayışı türünden palyatif tedbirlerle oyalanan Türkiye, bu defteri de Katar’la yaptığı uyduruk bir anlaşma ile fiilen kapattı. 

17 milyar dolar dış ticaret açığı verdiğimiz Çin’le SWAP görüşmelerinin devam ettiği türünden açıklamalar komik durduğundan ve döviz kuru artık bu tip açıklamalara bağışıklık kazandığından bu defterin kapanması iyi oldu. Ekonomi, ne zaman patlayacağı belli olmayan döviz kurunun gölgesinde kıvranıyor.

Finansal enstrümanlarla gemiyi yüzdürmeye çalışan iktidar, istihdam ve gelir artırıcı hiçbir adım atmadan ödenmesi mümkün olmayan kredilerle piyasaları fonlamanın nihayetinde birikerek bankaların ve dolayısıyla toplumun sırtında kalacak bir yük olduğu gerçeğine gözlerini kapatıyor. Talimatla kamu bankaları üzerinden sağladığı kredi genişlemesini, uydurduğu rasyolarla özel bankalar üzerinde baskı aracına dönüştürürken yurtdışı piyasa aktörlerinin elini kolunu bağlayan kararlarla yavaş yavaş dünyaya kapanıyor. 

İktidarın son numarası, BDDK eliyle bireysel ve ticari müşterilerin borçlarının 2020 yılı sonuna kadar ötelenmesini bankalara dayatmak oldu. Bu borçların ödenemez olduğu bütün taraflarca biliniyor. İktidar, kapitalist işleyişin en rezil uygulamalarıyla kuyruğu dik tuttuğu imajını vermeye çalışırken, özel ve yabancı bankaların kaçışı sektörün sıcak başlıklarından biri.

Sermayenin, demokrasi sorununu kendine dert edinmemekle beraber hukuki açıdan kendisini güvende hissetmediğinde nasıl hareket edeceğini gösteren bir diğer örnek, Türkiye’de yatırım kararını tümden iptal eden Volkswagen oldu. 

Türkiye’de, mevcut iktidar ve sermayenin çıkarlarının çatışmaya başladığını gösteren örneklerden biridir bu. Ulusal ve uluslararası sermaye ile mevcut iktidar arasında görünmeyen kaosun habercisidir. Dahası, iktidarın beslediği sermaye fraksiyonu ile beraber karşısında durabileceği bir tablo değildir.

2013’te 12 bin 480 dolara kadar yükselen kişi başı milli gelir, 2019’da 9.128 dolara geriledi. Böylece 2007’deki 9.656 dolarlık seviyenin de gerisine düştü. 2009’dan bu yana en kötü büyüme oranı %0.9 ile 2019’da gerçekleşmiş oldu.

Toplamda 60 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirilen AVM’lerin içine düştüğü durum, iktidarın orta ve uzun vadede ekonomiye bakışının özeti gibi. Pandemi ile gelen kısıtlamalar sonrası açılan AVM’lere giden müşteri oranı %3. Haziran’da beklenen müşteri oranı ise %7 civarında idi. Bunun böyle gitmesi demek, AVM’lerdeki işyerlerinin batması anlamına gelir. 

İktidarın teşviki ile kurulan AVM’ler yüzünden kepenklerini indiren onca esnafa ayrı, şimdi yaratacağı işsizliğe ayrı, 60 milyar dolar ile gerçekleştirilebilecek alternatif yatırımlardan böylelikle mahrum kalınmış olmasına ayrı üzülmek için çok zamanımız olacak ancak daha acı tarafı şu ki bunların hiçbirinin telafisi olmayacak.

İnsanların tüketim davranışları değiştiği için, başta turizm olmak üzere Türkiye ekonomisinin can damarı sayılabilecek bir çok sektör hem talep yetersizliği nedeniyle konkordato ve iflaslarla, hem de buna bağlı olarak istihdamın azalması ve gelir kaybı ile karşı karşıya.

TUİK’in açıkladığı son verilere göre, istihdam oranı ve işgücüne katılımda sert düşüş yaşanırken, işsizlik yatay seyrediyor! Bu açıklama, sahtekarlığın itirafıdır. İşgücüne katılım ve istihdam oranının düşmesi, artan işsizliğin ve gelir dağılımındaki bozulmanın devam ettiğinin fotoğrafıdır. 

Gerçekte işsizliğin %30’u geçtiği düşünülüyor. Düşünülüyor diyorum, çünkü bu verileri ölçmek ve açıklamakla görevli olan TUİK, iş bulabileceğine inanmayanları işsiz saymadığı için gerçek işsizlik rakamları iktidar eliyle gizlenmiş oluyor. 

AKP’nin “işten çıkarma yasağı” adı altında çalışanları asgari ücretin yarısı karşılığında “izne çıkarma” imkanı yaratması da, işsizliğin devlet eliyle gizlenmesinin bir diğer yöntemi. CHP’den Veli Ağbaba’nın, bu yöntemi çalışanların yararına bir uygulamaymış gibi sunup uzatılmasını istemesi ve ardından Erdoğan tarafından uzatılması iktidar ve düzen içi muhalefetin sınıfsal kardeşliğini ve işbirliğini göstermesi bakımından muazzam bir örnekti.

AVM örneğinde olduğu gibi, piyasaların açılması doğrudan “normale dönüş” anlamına gelmediğinden işsizlik, gelir kaybı ve artan borçlarla oluşan hasarın kalıcı hale dönüşeceği ve bunun da sosyal sorunları patlama noktasına getireceği açıkça görülüyor.

Bütün bunlar kapitalist sistemin ürettiği sorunlar ve dünyada olduğu gibi Türkiye’de de iktidar, krizin özüne odaklanmak yerine temsil ettiği sınıfın çıkarları gereği krizin maliyetini toplumun sırtına yükleyip, yükselen itirazları polis copuyla hizaya sokarak adına siyaset dediği “devlet yönetme sanatı”nı icra etmeye devam ediyor.

AKP, bir yandan sosyal medyayı susturmak için sansür yasası çıkarmaya koyulmuşken, diğer taraftan gerçekte seçim olmadığı baştan bilinen olası bir seçim için muhalefeti daha da etkisizleştirecek yeni yasal kılıflar hazırlama peşinde. Zaten etkisiz olan muhalefet ise, kılıfların rengini tartışmakla meşgul.

Kapitalizmin işleyişi, kriz koşullarında finansal görünümü keskin bir bıçak ucuyla ekonomik görünümden ayırdı. Bunun artan kutuplaşma, iç ve dış çatışmalar ve otoriterleşme gibi sonuçları olacak. Siz, “evet, bunu biz de biliyoruz” derken otoriterleşmenin dozu bir kat daha artacak. Kapıları daha çok sağcılaşmaya ve faşizme açık olan sistem, az gelişmiş ülkelerde muhalif hareketlere fırsat tanımamak için askeri operasyonlarla kendi adamlarını kendi adamlarına aldıracağı, ardından “demokratik düzenlemelere” girişeceği yeni bir sezonu da açacak gibi görünüyor.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kapitalizmin sonunun geldiğine, bu krizle beraber kötü günlerin geride kalacağına, bundan sonrası için daha liberal, özgürlükçü, eşitlikçi siyasi partilerin önünün açılacağına dair beklentiler dillendiriliyor. Sistem, krizlerden sonra kendisini yeniden kurmaya yöneldiğinde doğası gereği bu işlerin öyle olmayacağını defahatle göstermişken biz o lakırdılara inanmayı sürdürüyor ve beklentiye giriyorsak kabahatin büyüğü bizdedir.

Zira, size daha liberal, özgürlükçü, eşitlikçi gibi görünen, gösterilen siyasi partilerin üstünü kazıdığınızda, hemen hepsinin mevcut krizin oluşumunda baş aktörler arasında yer aldığını, hiçbir özeleştiri yapmadan yeni bir hayal dünyası pazarlamaya giriştiklerini göreceksiniz.

Her üç kişiden beşinin ekonomist olduğu memleketimizde, ekranlarda dolar kuru sabit (veya düşüş eğiliminde!) ve borsa yükseliş trendinde ise “ekonominin şahlanmaya” devam ettiği yaygarasının bütün gerçekliğin üstünü örttüğü inancı iktidarıyla muhalefetiyle herkesin içini rahatlatıyor demektir. Zira, ne iktidardan sorunların gerçek anlamda çözümüne ilişkin radikal önlemler, ne de muhalefetten iktidarın uygulamalarına karşı gerçek anlamda eleştiri ve çözüm önerileri geliyor. Halk inliyor.

Düzen içi muhalefetin de kendi içinde küçük birer iktidar olduğunu görmediğimiz sürece insanın, emeğin, ekmeğin ve özgürlüğün nasıl öğütüldüğünü bomboş beklentilerle avunarak izlemeye devam edeceğiz. Daha kötüsü, politika üretmekten aciz biçimde bir köşeye savrulmuş sosyalist parti ve hareketlerin önemli bir kesiminin düzen içi muhalefete angaje olup CHP kuyrukçuluğu yaparak ayakta durma çabasına tanıklık etmektir.

Anket sonuçları yağmaya başlayıp erken seçim tartışmaları alevlendiğinde, aslen alevlenen şeyin iktidar kaygısı olduğunu, irili ufaklı iktidarlarını sürdürülebilir kılmak için hükümet ve düzen içi muhalefet aktörlerince her türlü numaranın çevrilebileceği yeni bir safhaya geçildiğini anlamak için kahin olmaya gerek yok. Ayasofya kararı ve hemen iktidarın yanında hizaya geçerek iktidara meşruiyet kazandırmak dışında hiçbir söylem geliştirmeyen muhalefetin durumu bunun son örneğidir.

Yazımızın devamında, 7 Haziran 2015 seçimlerinden başlayarak konunun çarpıcı detaylarına sadece AKP iktidarı üzerinden değil, aynı zamanda her biri kendi içinde birer küçük iktidar odağına dönüşerek mevcut düzenle bütünleşmiş “muhalefet” ve bu düzen muhalefetine eklemlenmiş “sol” üzerinden bakmaya devam edeceğiz. İktidarın mafya ile değişip dönüşen ilişkilerinde boy gösteren Bahçeli’den AKP’nin organik ürünleri Babacan ve Davutoğlu’na, şovmen Muharrem İnce’den Sol Parti Ana Bayii Oğuzhan Müftüoğlu’na ve elbette Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’na sembolik isimler eşliğinde.

Beklerim.


© Ahval Türkçe                            

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.