Kimyası bozukların iktidarı...

Göteborg Üniversitesi'nde görevli bilim adamı Henrik Soderström ve ekibi, cinayet, kundaklama ve tecavüz suçlarından cezalandırılmış, 45 yaş altı erkeklerin beyin sıvılarını incelemiş.

Deneye katılanların değişken kişilikli olduğunu ve başka insanları şiddetle kontrol altında tutma eğilimlerinin bulunduğunu tespit eden bilim adamları, deneklerin beyinlerinden alınan kimyasal sıvı maddelerinin konsantrasyonunu ölçmüş. Bu ölçü sonucunda tüm deneklerde 5-HIAA (Hidroksi Indol Asetik Asit) ve HVA (homovanilik asit) oranlarında, HVA miktarının normalden daha fazla, 5-HIAA miktarının ise normalden daha az olduğu ortaya çıkmış.

Beyinlerinde bu kimyasal dengesizlik bulunan bütün deneklerde, çocukken de dikkat eksikliği hiper aktivite bozukluğu (DEHB) teşhisi konulduğunu belirten bilim adamları, çocuklukta dikkat çeken bazı davranışların, ilerideki psikopatik bozuklukların habercisi olabileceğini tahmin ediyorlar.

Bilim, “Kimyası bozuk’’ kavramını böyle tanımlıyor. Bu belirtiler belki günümüz insanlık toplumunun yüzde doksanında mevcut. Aksi halde, toplumların ve bireylerin günlük ritüel işlerinden biri haline gelen savaşları (şiddet yoluyla egemenlik altına alma), cinayetleri (boyun eğdiremediğini şiddet yoluyla ortadan kaldırma), tecavüzleri (normal yoldan sahip olamadığını şiddet yoluyla elde etme) ve katliamları (topluma korku salma ve sindirme) açıklamak zor olur.

Bu karakteri taşıyan insanlar toplumu yöneten ve yönlendiren mekanizmaları elinde tutuyorsa, toplumda yaratacağı tahribatın devasa boyutları yanında, bu karakteri taşıyan kesime kendisini serbest tatmin etme sahaları açarak, bu sahalarda oluşan gönüllü suçlular ordusuyla suçun mahiyetini de ‘toplumsallaştırıyor.’

Toplum bireylerinde var olan, fakat cezai yaptırım ve hukuki engellerle bir şekilde kişinin iç hapishanesine mahkûm edilen bu karakter, bu karakterde olan yönetici erkin sayesinde, hapsedildiği yerden çıkarak toplumsal bir karakter haline geliyor.

Türkiye’yi yöneten kadroların yüzde doksan beşi, toplumda ‘’Kimyası bozuk’’ sıfatlandırmasıyla karşılık bulan, piskopatik davranış bozukluğuna mustarip.

Yönetim erkinin en etkili kişisi olan Erdoğan’ın konuşmalarıyla ile topluma verdiği mesajlara baktığımızda bu davranış bozukluğunu her satırda görmek mümkündür.

Erdoğan, İstanbul büyük Belediye başkanı olduğu Mart 1994’ten, devlet iktidarını ele geçirdiği 2002 yılı ve bugüne kadar yaptığı bütün konuşmalarında kökten dincilik, şiddet ve tehdit unsuru hep başat rol oynar.

Bazı örnekler:

“Bütün okullar İmam Hatip yapılacak (17.9.1994, Cumhuriyet). “Elhamdülillah şeriatçıyız” (21.11.1994 Milliyet). “Tutturmuşlar ‘laiklik elden gidiyor’, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek, önüne geçemezsin. Ya Müslüman olacaksın ya laik, ikisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar” (21.08.2001, Hürriyet). “Yılbaşına karşıyım” (19.12.1994 Sabah). Ben İstanbul’un imamıyım (08.01.1995, Hürriyet).

“Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz." (Cumhuriyet, 1995) ’’Kadında olsa, çocukta olsa benim güvenlik güçlerim gözünün yaşına bakmaz!’’ (Hürriyet 2015)  "Şırnak’a, Muş’a üniversiteyi biz götürmedik mi, ondan sonra diyorlar ki, ‘Kürt sorunu’, ne Kürt sorunu ya!”(2015)

“Türkiye Avrupa’ya muhtaç değildir. Asıl muhtaç durumda olan Avrupa’dır ve Türkiye bunun için şahsiyetinden, değerlerinden ve onurundan asla taviz vermeyecektir” (23.10.2017).  “Eyy Avrupa, siz gerçek manada faşistsiniz. Siz gerçek manada Nazi’nin zincir halkalarısınız” (26.11.2017)  “Kendimizi başka yerlerde değil Avrupa'da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz’’ (21.11.2020)

İktidarı elinde tutan AKP-MHP kadrolarının tümünde davranış bozukluğu mevcut. Muhalif kesimi, toplumu ve hatta kendi çevresini şiddetle kontrol altında tutmak yegâne yöntemdir. Öldürme, gasp, kaybettirme, tecavüz bugün ki yönetimin uygulamalarının birinci sırasında yer alıyor.

AKP’nin kurucularından olan Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Erdoğan’la hareket etmeyen diğer kurucu üyeler de bu şiddet mekanizmasının esirleri durumunda.

Bilimsel verilere göre değerlendirildiğinde, yönetim kadrolarının mustarip olduğu hastalığın adı ‘’Psikopatik’’ davranış bozukluğudur.

Bunların çocukluk ruh halini bilmiyorum, fakat aynı kuşağın insanları olmaktan ötürü gençlik dönemlerindeki ruh hallerini biliyorum. İktidarı elle geçirdiklerinde uğradıkları meta morfoze ise, Türkiye halkı 19 yıldan beri yaşıyor.

Millî Görüşçü gelenekten gelen AKP, Irkçı milliyetçi gelenekten gelen MHP kadrolarının gençlik yıllarını, 68 ve 78 kuşağı, yani bizim ve bizden önceki kuşak iyi tanır. O günün ‘’Millî Görüşçü’’ gençleri AKP’nin bugün ki kadrolarıdır.

MHP’nin bugün ki kadroları ise, o gün Türkiye’sinin demokratını, aydınını, sosyalistini ve solcularını katleden bir cinayet şebekesinin unsurlarıdır.

Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Mustafa Özbay gibi seri katiller, 13 yaşında yedi kere cinayet işleyen Velican oduncu gibi çocuk katiller, MHP’li Ülkü Ocaklarının yetiştirdikleridir.

Millî Görüşçü gençlerle Ülkücü gençleri o dönem ayıran temel karakter, Millî görüşçüler Din kurallarına (Şeriat) dayanan ideolojik toplumsal bir düzen istemesine karşın, MHP’li ülkücüler ırka dayanan, Türk ırkının dışındaki ırklara yaşama hakkı tanımayan Irkçı faşist bir diktatörlük istemeleri idi.   

1970’li yıllarda başlatılan “Millî Görüş’’ hareketi, toplumun dindar muhafazakâr kesimini İslam bayrağı altında hilafet etrafında birleştirmeyi hedefliyordu. Milliyeti değil, İslam’ı esas alıyordu. MHP ise ırkçılık ideolojisi üzerinden var olan bir yapılanma. Bu haliyle ‘’Millî Görüş’’ ile ayrı yol ve hedefleri vardı.

Necmettin Erbakan’ın MHP’ye mesafeli durması, “Millî Görüşçü’’ gençleri demokratları, solcuları, sosyalistleri katletmeye azmettirmemesi iki kesim arasında bir ittifakın oluşmasını engellemişti.

AKP-MHP ittifakıyla Erbakan’ın gelenekçi siyasi İslam prensipleri yok edildi. Devletin kuruluş felsefesinde var olan devlet dini ve milleti bir potada bütünleştirildi.

Irkçı-dinci ortaklık, toplumda “davranış bozukluğu’’ taşıyan kesimlerle de (Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Veli Küçük v.b.) birleşerek, suçu planlayan ve bu planı uygulayan geniş geniş bir suç gönüllüleri cephesi yaratmış bulunuyor. Bu aynı zamanda suç yapılanmasına bir toplumsallık, legalite kazandırıyor.

Türkiye’de gerçek bir demokrasi muhalefeti olmadığı için, demokrasi için mücadele yürüten birey ve kesimlerin işi zor. Çünkü sorun sadece oluşan suçlular bloğuna karşı mücadeleyle sınırlı değildir.

Demokrasi mücadelesi maskesi altında muhalefet adıyla ortaya çıkmış kesimin gönüllü suç ortaklığına karşıda mücadele belki en acil mücadeledir. Yoksa oluşan suç topluluğunu dağıtmak, toplum üzerindeki etkisini kırmak kolay olmayacaktır.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.