Kriz mi, distopya mı, apokalips mi?

1950 ve 60’lı yıllarda sokakları gözetleyen kameralar ya da çevre kirliliği distopya olarak kabul ediliyordu. George Orwell sürekli gözetleme ve davranışlarımızı da ona göre ayarlamamızı gerektiren totaliter bir rejim tasavvur ederken, Ray Bradbury Fahrenheit 451 romanında kitapların yasaklandığı ve onların yerini resimli roman ve televizyonun aldığı bir gelecek tablosu çiziyordu. Ancak her yazar distopyayı yasaklar üzerinden tanımlamıyor. Söz gelimi, Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya romanında insanlara LSD misali soma tabletleri vererek mutlu ederken fazla özgürlüğü de eleştirtiyor.

Günümüzde ise klasik anlamdaki distopyanın tanımı gün geçtikçe değişiyor. Kimse artık güvenlik kameralarından şikâyetçi değil. Dizilerde bulanık bir mobese görüntüsünün CIA’den alınan bir programla netleştirilip de suçlunun yakalanmasına herkes seviniyor. Benzer bir biçimde çoğu insan sosyal medya üzerinden gönüllü olarak özel hayatını ifşa ediyor, bir bakıma mahremiyetinden feragat ediyor.

Sinema dünyasında ise sık sık iki kavram birbiriyle karıştırılıyor: Distopya ve apokalips. 

Distopyalarda karakterler genellikle düzene, yolsuzluğa ve baskıya karşı hareket ediyorlar.  Tıpkı kadınların doğum amaçlı köleleştirildiği Damızlık Kızın Öyküsü gibi Açlık Oyunları, V for Vandetta Gattaca ve daha saymakla bitmeyecek filmler bu kategoriye giriyor. Ne var ki, birçok distopya filmi, eleştirel olmaktan ziyade mevcut düzeni de savunabiliyor. Amerikan yapımı 1984 buna iyi bir örnek: Romanda hem kapitalist hem sosyalist totaliter rejimler eleştirilirken, Amerikan filminin seyircisi böyle distopyaların ancak Sovyetler Birliği’nde olabileceği, tanrıya şükür bizde bu tarz bir baskı yok izlenimiyle sinemayı terk ediyor. Açlık Oyunları filmi ise, yaptığı hasılatın yanı sıra, geç kızların Jennifer Lawrence’ı bir moda idolü olarak algılamalarına ve sadece pembe renkte üretilen oyuncak ok ve yayları satın almalarına yarıyor.

Apokalips ise, insanla insan olmayanın ayrımı, hayatta kalma, uygarlık, hatta uygarlığın yeniden inşası, her şeye sıfırdan tekrar başlamak ve yapılan hatalardan ders çıkarmak (veya çıkarmamak) ile ilgili. Bu türün hafızlara en kazınmış örneği Maymunlar Cehennemi. Ancak unutulmaması gereken örnekler George Romeo’nun kapitalizm metaforu olarak yarattığı Zombi üçlüsü, Mad Max dörtlüsü, The Walking Dead, The World War Z ve bir önceki kategorideki gibi sonsuz sayıda başka filmler. Zümrüdüanka misali küllerinden yeniden doğmak en güçlü Amerikan mitoslarından biri. 

Kuşkusuz bu iki türün örtüştüğü ara türler de var: Mad Max, Children of Men, The Bird Box veya televizyon dizilerinden The 100s.

Günümüzde distopyanın öngördüğü birçok şey yaşanırken, sadece distopyayı değil, belki de Apokalips’i de yaşadığımızı kabul etmeliyiz: Avustralya’daki orman yangınları, küresel iklim krizi, Çin’de para ile satın alınan taze hava, ve İtalyan ordusunun Covid-19  virüsünden ölenlerin cesetlerini evlerden tek tek toplaması, endüstri merkezi Wuhan’ın hayalet şehre dönüşmesi ya da bütün Paris’in karantinaya alınması gibi artan örnekler bunu işaret ediyor. 

Belki de en ürkütücü olanı kaygı duymamız gereken her alanın yavaş yavaş kendini umursamazlığa bırakması.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.