Norm devleti de yürürlükten kalkarken

Bugün, çoğumuz  “tüm bunlar nasıl oldu?” sorusunu sorup duruyoruz. Gördüklerimiz, tanık olduklarımız, duyduklarımız bize bu soruyu sorduruyor. 

Düşünülmeyeni görmek zordur ama tarih tam da bunun için vardır. 

Toplumun bir kesimi düşman ilan edilir ve yurttaş olma hakları elinden alınırken, hak talep etme hakkı en büyük suç sayılırken, siyasi alan iktidardaki koalisyon partileri dışında herkese kapatılırken, bu olmamış gibi davranarak kafasını başka tarafa çevirenler ve siyaseti polemik sanan siyasi partiler çok geç olmadan tarihten ders alırlar mı dersiniz?

Üzülerek söyleyeyim, cevabım kocaman bir ‘hayır’. 

Çünkü biz tarihi bilir gibi yapıp, pek bilmeyen bir toplumuz. Siyasetçilerimiz de tarihi, içinden işlerine gelen hikayeler derleyebilecekleri bir torba sanırlar çoğunlukla...

Tarihi bilmeyen toplumların gerçeklerden koparılıp korku siyasetine hapsedilmeleri ne kadar kolaysa, korkuya teslim olan toplumların yaklaşan tehlikenin ne olduğunu görememeleri o kadar olağandır. 

Çünkü toplumlar çoğu kez akıl dışılığı yeğleyerek kötü ihtimalleri zihinlerinden elerler. Gerçeklere gözlerini kapatarak “Bu asla bize olmaz” demenin ve ''benim sözümü dinlediğiniz sürece size bir şey olmasına izin vermeyeceğim'' diyen popülistlerin peşinden gitmenin rahatlığına sığınırlar. 

Toplumlar sadece baskıyla, tehditle, sopayla sindirilmezler: Ödül ve havuç mekanizması da sık sık kullanılır. 

İktidar itaatsizliğin daha da şiddetle cezalandırılacağı ya da itaatin ödülünün çok büyük olacağı beklentisini yaratarak, sahip olduğu gücün büyük bir kısmını insanların özgür iradesiyle vermesinin önünü açar. 

Yale Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan ünlü tarihçi Timothy Snyder, ''Tiranlık Üzerine: 20'nci Yüzyıl'dan Alınacak 20 Ders'' başlıklı kitabında, “İktidarın daha neler yapabileceğine, isteyebileceğine odaklanan bireyler, çoğu kez, daha kendilerinden talep edilmeden bunları yerine getirir” der.

Kemal Can bu durumu şöyle yazıyor:

“Merkezi ve denetimsiz bir keyfilikle sürdürülebilen bir düzen yaratılınca ama daha önemlisi bunun karşısında direnebilecek bir şey bırakmayıp durum sadece teslim olunacak realite haline getirilince, bu yöntemler daha kolay sonuç veriyor. Pek çok sorunun hatta krizin doğrudan sebepleri arasında yer alan “lütuf düzeni”, kendi yarattığı sorunların üzerinden atlamaya veya onları sürükleyip devam etmeye (yüzdürmeye) yarayan araç olarak işlevini devam ettirebiliyor. Bunun için “daha fazlasını” yapabileceğine ilişkin inancı diri tutmak, kuru gürültüye etkili hamleler eklemek yeterli. Geçmişten korku, gelecekten güç takviyesi böyle temin edilebiliyor.” (*)

Tabii bunu mümkün kılmak için, tarihçi Benjamin Carter Hett’in “Demokrasinin Ölümü” kitabında vurguladığı gibi, hem iktidarın hem de hükmettikleri toplum fertlerinin rasyonel ve gerçekçi dünyayı reddetmesi gerekiyor. 

Ondan sonrası kolay: İktidara sıkı sıkıya sarılmak. 

Muktedir aslolanın milli çıkarlar ve değerlerin üstünlüğü olduğuna ve bunun için ''her şeye hakim ve kadir'' bir devletin olmazsa olmaz olduğuna çoğunluğu bir kez ikna ettiğinde, kendisi dışındakilere siyasi alanı bütünüyle kapatarak iktidarını sürdürmesi kolaylaşıyor.

Dolayısıyla böyle bir tasarımda, devlet kendini hukukla bağlı görmediği gibi, siyasi tasarımın dışında bir doğal hukukun varlığını da kendisi için tehdit olarak görür. 

Bu nedenle ''herkesi kapsayan bir adalet'' söz konusu değildir. Adaletin sınırlarını iktidarın beka anlayışı belirler. 

Dinçer Demirkent, “Erdoğan’ı yasanın, hukukun ötesine geçiren şey de adalete ilişkin bu geleneği uç noktasına taşımasıdır. Diktatörlüğün, kendini yasa olarak ilan etmenin bu aracını kullanmada Erdoğan hep tutarlı davranmıştır. Adalet için yasayı askıya alır; Anayasa Mahkemesi kararına uymak zorunda değildir, çünkü bu kararı adil bulmaz. Seçim yasalarında belirlenen hukuka uymak zorunda değildir, çünkü seçilenler seçilmeyi hak etmemektedir. Adil olana ilişkin kararı, her düzeyde hakları askıya almanın referansıdır.” diyor.(**)

Önemli olan şudur:  Güç sahibinin tanımladığı milli değerlere sonuna kadar bağlı bir milletin varedilmesi ve devleti yaşatma misyonu ile hareket eden siyasi hükme meydan okuyacak tek bir kişi ve kurumun kalmaması.

Baroların bölünmek, parçalanmak istenmesi de, özgür ve eleştirel medyanın türlü cezalarla susturulması da, sosyal medyanın baskı altına alınarak oto sansürün olağanlaştırılması da, yoksulluk büyürken en ballı ihalelerin devam etmesi de devletin bekasına yaslanarak iktidardan bir daha asla gitmemenin yapı taşlarıdır.

Adına ister otoriter, ister totaliter, ister patrimonyal, ister milli diktatörlük, ister faşist yönetim...ne derseniz deyin, baskı ve zor kullanımına dayalı bu tür yönetim biçimlerinin teorik bir çatısı yoktur. 

Tarihte bu tür yönetimler arasında önemli farklar olduğu gibi, ortak nitelikler de çoktur. Ama istisnasız hepsi ağır ekonomik ve sosyal krizlerin üzerine basarak yükselirler. Parlamenter rejimi kullanarak işbaşına gelen bu tür yönetimlerin ilk işi, parlamenter rejimi yok etmeleri ya da parlamentoyu işlevsizleştirmeleridir. 

Çünkü uzlaşmayı bir zaaf ve zaman tüketen bir şey olarak görür ve topluma da bunu böyle sunarlar.

Aslında siyasi hükmün, hukukun ve normların yerini alması ve zaman içinde iktidardaki kişi ya da partinin devleti soğurarak, devletin kendisi haline gelmesi herkesin gözü önünde adım adım gerçekleşir. 

Halkın kendisinden başkasıının sözlerine kulaklarını kapatmak için muhalefet, akademi, entelektüeller, bazı kimlikler kriminalize edilir, bolca iç ve dış düşman yaratılır.

Ünlü Alman siyasetbilimci Ernst Fraenkel, 1941’de “İkili Devlet” başlığıyla yayınlanan (Tanıl Bora tarafından Türkçe’ye kazandırılan) kitabında, kendini hiçbir biçimde hukukla bağlı saymayan ''tedbir devleti'' ile yan yana varolan ve en azından mevcut kanunlar uyarınca işleri yürütmeye çalışan ''norm devleti''nin nasıl içiçe var olduğunu anlatır. 

''Norm devletinin'' var olması, yani siyasi iradenin müdahale etmeye gerek duymadığı hükümlerde yasaların hala uygulanıyor olması herkeste göreli bir normallik duygusu uyandırır. Bu göreli normallik duygusu, parti/devlet özdeşliğini gözlerden saklayarak, rejimi olağanlaştırır. 

Tabii ki, ''tedbir devleti''nin yetki  alanı siyasi alanla sınırlıdır ama siyasi alanın sınırlarını da ''tedbir devleti'' çizer. Kamu düzeninin, milli güvenliğin ve beka meselesinin kapsamı ve sınırları, kimlerin, hangi grupların ya da hangi fikirlerin devletin bekasına ve kamu düzenine tehdit oluşturup oluşturmadığı da yine ''tedbir devleti''nce belirlenir. 

Özetle tıpkı bugün olduğu gibi o gün de ''tedbir devleti''nin gücü sınırsızdır ve hiçbir yasal norma tabi değildir. 

Fraenkel’in kitabı ile ilgili çok aydınlatıcı 3 makale yayınlayan Murat Sevinç, (***) şöyle yazıyor: 

“Hukuk devletinin yerini ikili devletin alması sadece bir belirtidir (semptom). Belanın kökenleri, tam da nasyonal sosyalizmin eleştirel olmayan karşıtlarının, ona karşı hayran olmak için iyi sebepler bulduklarına inandıkları yerdedir...Tedbir devleti ve norm devleti arasındaki bu “işbölümü,” en azından savaşın başlamasına kadar, toplumsal ve ekonomik ilişkilerin kapitalist bir çerçevede düzenlenmesi konusunda işlevselliğini muhafaza edebilmiştir. Bu durum, ikili devletin bir geçiş fenomeninden ibaret olmayabileceği anlamına gelir. İkili devlet belli istikrar örüntüleri yaratmaya ehil olan, dolayısıyla kalıcılık potansiyeli taşıyan bir yönetim tarzıdır.”

Uzun bir yazı oldu ama diyeceğim o ki, muhalefet, kamuoyu araştırmalarına ilgi gösterdiği kadar savcıların iddianamelerine de ilgi gösterse, artık Erdoğan ve Bahçeli’nin ideallerinden ve ideolojilerinden ayrı bir devletin olmadığını, onların kelamının yasa hükmü olduğunu görebilir. 

Belki o zaman ‘eriyorlar’, ‘gidiyorlar’, ‘erken seçim falan istemiyoruz’ demeyi bırakıp, en geniş demokrasi birlikteliğinin inşası için uğraş verirler. 

Muhalefet görmeyi reddediyor ama çok muhtemeldir ki bundan sonra iktidar siyasi meşruiyetini plebisiter araçlarla oluşturacaktır. 

Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu da değiştirilerek ''plebisiter rıza imalatı''nın iyice tahkim edilmesi ufuktadır.

(*)    https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/07/08/siyasi-kredi-batmaz-mi/

(**)   https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/07/09/erdoganin-adaleti/

(***)  https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/07/09/nazilerin-milli-diktatorlugu/


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.