Türkiye’nin gizli ağları ve Erdoğan otoritarizmi (3)

Bir önceki yazının sonunda, Ergenekon ve Balyoz hükümlülerinin Erdoğan’ın yargıya verdiği işaretle 2014 yılında hapisten salıverildiği sırada aralarında gizli bir ittifak olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştim.

Bu soruyu cevaplamak için, bir yıl öncesine, görevdeki üç bakanının oğulları da dahil olmak üzere 47 önemli ismin gözaltına aldığı 17 Aralık 2013’e dönmemiz gerekiyor. Bu tarihte, Barış Güler, Kaan Çağlayan ve Oğuz Bayraktar’ın (sırasıyla İçişleri, Ekonomi ve Çevre Bakanının oğulları) yanı sıra Fatih belediye başkanı Mustafa Demir, bazı TOKİ üst düzey yetkilileri, Halk Bankası genel müdürü Süleyman Aslan ve İranlı işadamı Reza Zarraf bir dizi yolsuzluk iddiasıyla gözaltına alınmış, bir hafta sonra 25 Aralık’ta ise bu kez oğul Bilal Erdoğan ifadeye çağrılmıştı. Pek çok kişi, bu yolsuzluk dosyaları üzerinden Erdoğan’ı vuranın Gülenci kadrolar olduğuna neredeyse emindi. Erdoğan’ın yanıtı, bunun “eski müttefik” tarafından girişilen bir yargı darbesi ve ayrıca Ergenekon/Balyoz davalarının da aslında uydurma delillerle dolu bir kumpas olduğunu iddia etmek oldu. 

Bu gelişmenin sonucunda Gülencilerle ile AKP arasında iyice açığa çıkan bölünme, 2002’den beri süregelen koalisyonun dağılması anlamına geliyordu. En sonunda muhtemelen “şahsına” ve ailesine ulaşmayı amaçlayan bir yargılanma tehdidi karşısında kendini yalnız ve savunmasız hisseden Erdoğan, alabileceği önlemi çabucak fark etti. Bu, ordu ve yargı bürokrasisi içinde son derece güçlü köklere sahip olduğu bilinen Avrasyacıların / Ulusalcıların desteğini almaktı. Ümit Cizre’nin belirttiği gibi, söz konusu iki taraf geçmişte birbirleriyle uzlaşmaz bir ilişki içinde bulunmalarına ve toplumsal ve siyasal konularda çok farklı bakış açılarına sahip olmalarına rağmen, takip eden gelişmeler onların adeta “düşman kardeşler” olduğunu gösterecekti. Yapılması gereken ilk iş ise hapistekileri dışarı çıkarmaktı.

Silivri’den salıverilen Doğu Perinçek, cezaevi önünde şu açıklamayı yapıyordu:

“Ve şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Bizi Ergenekon’a hapsettiler, Cumhuriyet’i yıkmak için, Türkiye’yi şeyhler, cemaatler ülkesi haline getirmek için. Şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız. Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz. Görevlere hazırız. Koşullar çok güzel.”

“Görevler”in ne olduğu aklımızın bir köşesinde dursun ama önce Perinçek’in kim olduğunu hatırlayalım. Perinçek neyi, kimleri temsil ediyordu? Sözü edilen grubun lideri mi, sözcüsü mü, ekran yüzü müydü?

Perinçek, Mart 2008’de Ergenekon davaları sırasında Hava Kuvvetleri bünyesinde örgütlendiği iddia edilen “Karargah Evleri” adlı yasadışı bir hücre yapılanmasındaki rolü nedeniyle yirmi subay ile birlikte yargılanmış ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.

2014’te hapisten çıkartıldıktan bir yıl sonra, genel başkanı olduğu İşçi Partisi, Olağanüstü Kongresini ilginç bir biçimde “Milli Hükümet İçin Birlik” adıyla topladı ve yine ilginç bir şekilde İşçi Partisi adını Vatan Partisi olarak değiştirdi. Partinin eski ambleminde yer alan yıldızın etrafı da, kapatılan Refah Partisi’ninkine benzer buğday başakları ile çevrilmişti. Bu yeni parti kendisini “sosyalistleri, devrimcileri, Türk milliyetçilerini ve Kemalistleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir öncü parti” olarak tanımlıyordu.

Vatan Partisi, Avrasyacılık adını verdiği ve esasen Alexander Dugin tarafından geliştirilen tuhaf bir ideolojiye sahip. Dugin, The Fourth Political Theory adlı kitabında Avrasyacılığın hedefini şöyle tanımlıyor: “Solun ve sağın ötesinde, merkeze karşı, liberal-küreselci teorinin yerini almak ve ona karşı koymak ve Batı hegemonyasını ve kapitalizmi sona erdirmek.” Avrasyacılığın ana fikri, “liberalizmin” (bu kavramla aslında genel olarak tüm bir Batı düşüncesi kastediliyor) eski dünya düzenine yönelik bir saldırıyı temsil ettiğidir. Bu bakımdan, Vatan Partisi Rusya ve Çin yanlısı ve Batı karşıtı bir tutuma sahip. Avrasyacılık ayrıca parti üyesi emekli askerler tarafından NATO’ya bir alternatif olarak sunuluyor.

Erdoğan’ın Ergenekon ve Balyoz davalarını kumpas olarak etiketlemesi ve hapistekilerin serbest bırakılmasından itibaren ulusalcılar Erdoğan’ın yanında saf tutmaya başladı. Perinçek, 15 Temmuz’dan altı ay önce bu saflaşmayı “dindar muhafazakârlarla ortak bir vatansever mevzi oluşturduk” diyerek duyurdu. Yeni Akit gazetesine verdiği bir röportajda Gülencilere ve ABD’ye karşı mücadelesinde Erdoğan’ın yanında olduklarını ve tarihsel koşulların kendisini Erdoğan’la aynı cepheye yerleştirdiğini açıkladı. Kendilerinin pozisyonlarını asla değiştirmediğini ve tam tersine Erdoğan ve AKP’nin Vatan Partisi’nin mevzilerine katıldığını iddia etti. “Erdoğan’ı tamamen destekliyor musunuz?” sorusuna, “hayır, o bizi destekliyor” şeklinde cevap veriyordu.

Bu gelişmelerin sonucunda, 2007’nin Cumhuriyet Mitinglerinde kendilerini Mustafa Kemal’in askerleri olarak tanımlayan insanların, on yıldan kısa bir süre içinde Tayyip Erdoğan’ın askerleri haline geldiğini söylemek abartılı olmasa gerek.

Ulusalcı kanadın Erdoğan ile ittifak kurmasının nedeni açıktı: Gülenciler onları hapse atarak bertaraf etmeye ve derin devletin kontrolünü ele geçirmeye çalışmışlardı. Gülencilerin kriminalize ediliği ve derin devletten uzaklaştırıldığı bir aşamada, ulusalcılar bu yerleri yeniden ele geçirmek istiyorlardı. Peki, Erdoğan açısından eski bir “düşmanla” işbirliği yapmanın mantığı neydi?

Erdoğan rejiminin içine “ulusalcı katkı”nın enjekte edilmesinin temel sebebinin, bu grubun derin devlet kadrolarıyla kurduğu yakın ilişkiler olduğunu düşünmek mümkün. Erdoğan, Perinçek’in en azından sözcüsü olduğu kanadı koopte ederek bir taşla iki kuş vuruyordu: Bir yandan Gülencilere karşı girişeceği savaşta onların istihbarat desteğinden ve organizasyonel yeteneğinden yararlanırken, bir yandan da, kendisine bir biçimde zarar verme kapasitesine sahip ulusalcı kadroları baskıcı yöntemler kullanmaya gerek kalmadan kontrol altında bulundurma olanağına kavuşuyordu.

Perinçek’in ordu mensuplarıyla organik ve ideolojik ilişkisi epey eskiye dayanıyor. “Ordu Millet El Ele Milli Demokratik Devrime” sloganlarından hatırlanacağı üzere 1960’lar ve 70’lerde silahlı kuvvetlerin bir kesimi ve sol hareket arasında yakın bir ilişki mevcuttu; radikal solun büyük bir kısmı, ülkede gerçekleştirilecek bir devrimde silahlı kuvvetlerin oynayacağı öncü role inanıyordu. Perinçek bu yıllarda pek çok askeri okul öğrencisini ideolojik çizgisine dahil etmekle kalmamış, muvazzaf subaylarla da iyi ilişkiler kurmuştu. Bu askeri öğrencilerin bir kısmı ileriki yıllarda amiral ve general rütbelerine kadar yükseldi. 1973’te Perinçek “Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü” ve “Şafak Subaylar Grubu” davalarında şüpheli olarak yargılandı ve 20 yıl hapse mahkûm edildi. Bu ilişkisinin sonraki yıllarda da devam ettiği anlaşılıyor. Perinçek’in ordu ile kurduğu tuhaf ilişkilere dair kapsamlı bir rapor kaleme alan eski emniyet görevlisi Dr. Ahmet S. Yayla, 1998 yılında PKK’ye yönelik bir polis soruşturması sırasında Perinçek’in evinde yapılan aramada yüzlerce subay ve askeri öğrenciye ait isim listelerinin bulunduğunu belirtiyor.

Perinçek 15 Temmuz sonrası süreçte çok sayıda üst düzey emekli general ve subayın partisinde yer aldığını sık sık dile getirdi: “Partimizde Saldıray Berk gibi generaller, kara, deniz ve hava kuvvetlerinden ve jandarmadan birçok general ve amiral var. Onlarla sürekli buluşup sohbet ediyoruz. Kısa bir süre önce, yani daha birkaç saat önce, buraya gelirken, bazı jandarma subaylarıyla görüştüm ve birkaç gün önce de bazı generallerle, yani emekli generallerle görüştüm. Hepsinden her zaman bilgi alıyorum, hepsi gayet cumhuriyetçi ve ilerici subaylar.”

Mart 2014’te emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in başını çektiği, içinde 15 general ve 81’i albay olmak üzere 114 emekli subayın olduğu bir grup, basına açık bir törenle Perinçek’in İşçi Partisi’ne katılmış, Pekin genel başkan yardımcısı olmuştu.

Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nden kimi eski arkadaşlarının Perinçek’le ilgili kişisel önyargıların ötesine geçen yorumları onun hem sürekli değişen ideolojisi ve yaşam anlayışını hem de karanlık yanını açığa vuran öğeler taşıyor. Bunlardan Cengiz Çandar, 2004 yılında dönemin Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanının kendisine “Doğu Perinçek’in JİTEM’in kadrolu elemanı olduğunu söylediğini”,  Şahin Alpay ise parti üyesi Kaypakkaya’yı polise ihbar edenin Perinçek olduğuna dair güçlü şüpheleri olduğunu ifade ediyor. Halil Berktay’ın gözlemleri ise şu şekilde: “Her zaman bir şeyin “ultra”sı olmak istemiştir. Bir zamanlar Kemalizm hakkında “en köhne ideoloji” şeklinde makaleler yazdı ve Atatürk’ü “toplum üzerindeki bir yük” olarak niteledi. Şimdi ise onu ultra-Kemalist olarak görüyoruz. Sürekli metastaza uğrayan bir kanser.”

Gerçekten de Perinçek’in kendisi ve içine girdiği ittifaklar sürekli “metastaz” yaptı. 1990’larda Kürtlere ve PKK’ye yakınlaştı. “Devlete söylüyoruz, Kürt’e atacak iki kurşununuz varsa, birini bize atın” sözleri ona ait. 1989 ve 1991 yıllarında PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Bekaa Vadisi’nde iki kez ziyaret etti. Şimdilerde ise ulusalcıların ve Kemalistlerin desteğini alabilmek adına Kürt düşmanlığını körüklemekle meşgul bulunuyor. Yukarıda 2014’te genel başkan yardımcısı olarak partiye girdiğini belirttiğim emekli general Pekin ile Perinçek’in yakın zamanlarda bir tv canlı yayınında tartıştıklarını, Pekin’in Perinçek’e “utanmaz, sürekli dedikodu üretiyorsun” Perinçek’in de Pekin’e “terbiyesiz, sen askerlikten anlamazsın” dediğini de hatırlayalım.

Sürekli değişen ideolojik konumlanması ve girdiği karmaşık ittifaklara karşın Perinçek’in tutarlı olmayı sürdürdüğü bir konu Rusya ve Çin ile olan yakın bağlantılarıdır. 70’lerin başından beri Çin Komünist Partisi ile ilişkileri bulunuyor. Son yıllarda Rusya ile olan ilişkilerini, Kremlin’e yakın olduğu bilinen Dugin üzerinden yürütüyor. Eski İşçi Partisi 1996’da uluslararası bir Avrasya Konferansı düzenlemiş, 2003’te Perinçek, Dugin tarafından Moskova’da kurulan Uluslararası Avrasya Hareketi’nin yüksek konseyine seçilmişti. Dugin, 2004 yılında düzenlenen Avrasya Sempozyumunda açılış konuşması yapmak üzere Türkiye’yi ziyaret etmiş, bu etkinliğe, aralarında eski MGK genel sekreteri emekli orgeneral Tuncer Kılınç’ın da aralarında bulunduğu üst düzey siyasi ve askeri isimler katılmıştı.

Perinçek’in kolunun uzanabildiği tek alan ordu değildi. Perinçek’in gücü, özellikle 15 Temmuz’dan sonra belirli hâkim ve savcıların seçilmesinin sağlanması yoluyla yargıya da uzandı.  Leonardo Veneziani “Erdoğan’ın Bir Patronu Varsa Bu Doğu Perinçek Olmalı” başlıklı makalesinde, Perinçek’in uzun kolunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar ulaştığını ve burada alınan bazı kararları etkilediğini iddia ediyordu.

Doğu Perinçek, 2019’da yaptığı bir röportajda, “2014’ten itibaren Türkiye’yi yöneten Erdoğan değil, Erdoğan’ı yöneten Türkiye’dir. Türkiye derken orduyu, polisi, işadamlarını, işçileri ve Vatan Partisi’ni kastediyorum” derken, işte derin devletin karanlık koridorlarına erişen kollarından aldığı bu güce yaslanıyordu.

Bir sonraki yazımda, Erdoğan’ın Perinçek güdümündeki ulusalcı kadroları koopte etme sürecinin dinamiklerine değinmeye çalışacağım.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar