Yatıştırma, AB’nin totaliter Türkiye ile resmi politikası haline gelsin isteniyor

Avrupa Birliği‘nin geçen yıl sonuna doğru göreve gelen seçilmiş ve atanmış yetkilileri pandemi ve 2021-2027 bütçesi uzlaşılmasından sonra nihayet yavaş yavaş işe koyuluyor. Selefleri gibi, pek çok iç ve dış meselede de farklılıklarını ortaya koymak istiyorlar.

Yeni göreve başlayan Komisyon’un alışılmadık iddialı planlara sahip olduğu alanlardan biri “ortak dış politika”. Ursula von der Leyen, Avrupa vatandaşlarının dış politikaya olan güvenini güçlendirmek için “jeopolitik Komisyon”dan dem vuruyor. Dışişleri ve güvenlik politikasından sorumlu yardımcısı Josep Borrell ise erken öten horoz misali ve beceriksizce AB'nin “iktidar dilini yeniden öğrenmesi” gerektiğini ilan etti. Sanki hiç öğrenmiş gibi. 

Aslında AB kurum olarak, ne ortak dış politika ne de ortak güvenlik politikasına sahip oldu. Üye ülkeler ulusüstü ve ortak bir dış politikaya izin vermedikleri için… Güvenlik politikası da NATO’nun tasarrufu olduğu ve Avrupalıların ABD şemsiyesi altında olmaları işlerine geldiği için. 

Dolayısıyla ortak bir dış politika yakın zamanda söz konusu olmayacak. Sonuçta dış ve güvenlik politikası Yüksek Temsilcisi'nin rolü 27 AB dışişleri bakanına, yani patronlarına rapor vermekten ibaret olarak kalacak. 

Ayrıca, beşten fazla komisyon üyesi, dış ticaretten uluslararası ortaklıklara, genişlemeden “Avrupa tarzı yaşam biçimini desteklemeye” dış boyutları olan çeşitli politikalardan sorumludur.

Yine de, bu işlevsiz koltuk, 1992'den bu yana birbirini izleyen Yüksek Temsilcilerin,  kendilerini çok ciddiye almalarını ve “Dış Politika Çarı” olarak etrafta dolaşmalarını engellememekte. Borrell istisna olmadığı gibi seleflerinden daha az mütevazı…

Üstadın son icadı, tıpkı “Libya politikası” gibi, başarısızlığa mahkûm olan yeni “Türkiye politikası”. Yeni Türkiye politikasının pek çarpıcı sloganları var: “iletişim kanallarını açık tutma”, “çift yönlü yaklaşım”, “Türkiye ile iş yapma” gibi. Aslında bu iddialı laflar, “anahtar ortak” olarak tanımlamaktan pek hoşlandıkları totaliter rejimle ödün ve gönül alma yollarıyla çalışmaya çalışmak demek. 

Yüksek Temsilci meşruiyetini, Macaristan ve Malta gibi küçük ama utanmazca Erdoğan yanlısı bazı üyelerin yanı sıra üç büyük üye ülke Almanya, İspanya ve İtalya'nın eylemlerinden veya daha doğrusu eylemsizliklerinden alıyor. 

Bu sözüm ona politikanın üç temel nedeni var. Batılılar ne pahasına olursa olsun Türkiye'yi NATO içinde tutma takıntısı içinde. İkincisi, Türkiyeli mülteci akını ihtimalinden ölesiye korkuyorlar. Ve Ankara ile olan ticaretlerini, özellikle de silah ticaretini kısıtlamaya hazır değiller.

Ancak bu kaygıların sonuç açısından bir anlamı yok. Ankara açıkça Moskova ile flört ediyor ve görüldüğü gibi müttefiki Yunanistan'a ve dolaylı olarak Baltıkların güvenliğine meydan okumaktan çekinmiyor.

Mülteci akınına yönelik endişeler, Türkiye vatandaşları, can ve mal güvenliklerini gittikçe daha az garanti eden bir ülkeyi her halükarda terk edecekleri için, faydasız. Batı istihbarat servislerinin tahminleriyle örtüşen resmi rakamlara göre Temmuz 2016'dan bu yana bir milyon 800 bin kişi ülkeden ayrıldı. 1979'dan sonraki İranlılar gibi Türkiyeliler de kaçınılmaz bir şekilde ülkeden ayrılacağından korkunun ecele faydası yok.  

Ticarete gelince, Batılı şirketler Türkiye’nin giderek daha fazla yükümlülüklerini yerine getiremeyecek olmasından dolayı daha kırılgan hale geliyorlar ama şimdilik karanlıkta ıslık çalmaktalar. 

Ayrıca, ödün politikası ve “Türkiye ile iş yapma” lakırdısının dördüncü bir nedeninden bahsetmek gerekiyor: hala Avrupa'ya ve temsil ettiği değerlere önem veren Türkiye vatandaşlarına sahip çıkma safsatası. Avrupa’nın sorumluluk hissetmesi gerektiğini düşündüğü Türkiye vatandaşlarını icabında öldüren silah satışı da dâhil olmak üzere tüm kirli anlaşmaları mazur gösteren bu durumu “ahlaki incir yaprağı’ olarak nitelendirelim.

AB ülkeleri ve kurumları taviz politikasını yıllardır sürdürüyor. Bu politikanın büyük ölçüde başarısız olduğunu görmek zor değil, zor olan tüm başarısızlığa rağmen hiçbir Avrupalı politika yapıcının bundan ders çıkaramamış olması. Sonuç almak için aynı yanlış araçları kullanmaya devam ediyorlar. 

Mesela sürekli Ankara’nın düzelmesi karşılığında Schengen vize muafiyeti ve gümrük birliğinin gözden geçirilmesinden bahsediyorlar. Oysa Ankara düzelmeyeceği gibi bazı üye ülkeler muafiyet ve gözden geçirmeye yönelik her türlü harekete tamamen karşı çıkıyorlar. Avrupa Parlamentosu'nun büyük çoğunluğu tarafından Ekim 2019'un sonlarında alınan, Türkiye'nin Suriye topraklarına yönelik saldırısının ardından mevcut gümrük birliğinin tamamen askıya alınması kararı da cabası.

Avrupalılar her şeye rağmen Ankara ile ilişki kurmakta ısrar ederek, rejimin ömrünü yapay olarak uzatıyorlar. Bugün rejimin ilk ve en önemli sponsoru, Fransa hariç, Batı'dır. 

Yatıştırma politikasının bir yere varması mümkün değil zira bugünün Türkiyesinin AB'nin on yıl öncesine kadar işbirliği yaptığı ülke ile hiçbir ilgisi yok. Rejim Batı ve hatta uluslararası norm, standart, ilke ve değerler ile ilgisi olmayan, yurtiçinde ve yurtdışında savaşçı bir İslamcı diktatörlük haline geldi. Hızla Batısızlaşıyor, böylece iki asırlık Batı yolculuğunu tersine çeviriyor, tüm komşuları ve Avrupa için bir sorun haline geliyor.

Ülkenin iç politikası da dış politikası gibi açıkça militarize oldu. Rejim somut olarak kendisini Müslüman Kardeşler'den El-Kaide'ye, IŞİD'den El-Nusra'ya kadar değişen Selefî hareket ve grupların lideri olarak konumlandırıyor… Bu devlet dışı aktörlerle organik askeri ve finansal bağlar Ankara tarafından yönlendiriliyor ve karara bağlanıyor.

Böyle bir ülkeyle, çevreleme, koşulluluk veya diyalog gibi klasik ikili veya çok taraflı diplomatik araçlarla uğraşmak son derece zordur. Bu anlamda Türkiye’de dış politika oluşturulmasından hem de epeydir Dışişleri Bakanlığı değil başkanlık sarayında çöreklenmiş ümmî zevat sorumludur. 

AB’nin Türkiye politikasının sefil hali, yeni Türkiye paradigmasının genel olarak anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Rejim er ya da geç, şu veya bu şekilde, derinleşen ekonomik kaos, aptalca dış maceralar yüzünden ve Batı’nın verdiği tavizlere rağmen veya Erdoğan’ı cesaretlendirdikleri ölçüde o tavizler sayesinde çökecek. Bu çerçevede Avrupalılar ve Amerikalılar enerjilerini Erdoğan sonrası Türkiye’ye yönlendirmeliler.  

Erdoğan sonrası Türkiye’nin muazzam bir sorun yumağı olmasının dört temel sebebi var: güvenilir politik alternatif eksikliği, temelde rejimle aynı fikirde olan radikalleşmiş kitleler,    kâh yıkılmış kâh cühela güruhların eline geçmiş istisnasız tüm devlet kurumlarını hızlı bir şekilde düzeltmenin imkânsızlığı ve Türkiye'nin uluslararası arenadaki yalnızlığı. 

Böyle bir kaos ile uğraşmak, Avrupa’nın bugünkü içler acısı, ahlaksız ve kavruk yatıştırma politikasından çok daha fazla hayal gücü gerektirecek. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.