Tek partili otokratik rejime doğru: 1924 Anayasası

Meclis hükümeti sistemi, 1921 Anayasası’nın en önemli, özelliklerinden biriydi. Mustafa Kemal’in kuşandığı yetkilerin azameti, (meclis başkanlığı, hükümetin doğal başkanlığı, fiili devlet başkanlığı ve başkumandanlık) bir kişisel diktatörlük izlenimi vermiş olsa bile, Meclis, kendi içindeki demokratik tartışma ortamını ve ideolojik-politik çoğulculuğu sürdürebildi.

Sistem aslında, devlet başkanlığını resmen tanımıyordu ancak Mustafa Kemal, Nutuk’ta da açıkladığı gibi, bu dönemde fiilen Devlet Başkanlığı görevi yaptı. BMM’de siyasi parti grupları yoktu, Mustafa Kemal’in buna bulduğu çözüm, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu” adı altında bir grup kurmak ve bunu kendi liderliği altında ve bir program çerçevesinde yönlendirmek oldu. 

Meclis başkanının ve icra vekilleri heyetinin doğal başkanının aynı kişi olması, bu kişinin meclis adına imza koymaya ve vekiller heyeti kararını imzalamaya yetkili olması, güçlü olmasa bile, bir şef ekseninde yetki temerküzünün varlığından söz etmeyi mümkün kılmakta.

1924 Anayasası’nın hazırlanışı ve esaslarını açıklamadan önce 1921-1924 arasındaki siyasi gelişmelere göz atmak gerekir.

1-2 Kasım 1922 tarihli ve 308 sayılı “TBMM’nin hukuk-i hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna” dair heyet-i umumiye kararı uyarınca saltanat halifelikten ayrılıp kaldırıldı, halifelik makamı ise saklı tutuldu. Vahdettin halifelikten de düşürüldü, Abdülmecit Efendi TBMM tarafından halife seçildi.

1921 Anayasası kabul edildikten sonra çeşitli adlar altında siyasi gruplar ortaya çıktı. Bunlardan birinci grup inkılâpçı ikinci grup ise muhafazakâr eğilimleri ile ortaya çıkmaktaydı. Muhafazakârlar kurtuluştan sonra Osmanlı rejiminin sürdürülmesinden, yenilikçiler ise aşılmasından yana idi. 

Ancak yenilikçiler içinde meclis reisi olan M. Kemal’in diktatörlüğe gittiğinden kuşkulananlar da vardı. Daha önce bir grup kurmuş olan M. Kemal Halk fırkası adıyla bir parti kuracağını açıkladı. Amaç barış sorununu çözme işi başta olmak üzere daha kolay karar üretebilecek yeni bir meclis yaratabilmekti.

TBMM’nin 1 Nisan 1923 tarihli oturumunda seçimlerin yenilenmesi kararı alındı. M. Kemal kendi grubu adına milletvekili adaylarını bizzat belirledi. 2. Dönem Meclisinin ilk işi mebuslar için dinsel referanslı bir yemin metni kabul etmek oldu. 

3 Mart 1924 günü kabul edilen 431 sayılı Hilafetin ilgasına ve hanedan-ı Osmani-nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun ile Hilafet makamı yumuşak bir gerekçeyle kaldırıldı. 

Halife ve hanedan mensupları yurtdışına çıkarıldı ve bazı taşınmaz mallarına el konuldu. “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.”

1924 Anayasası taslağının oluşturulmasında 4 yıllık birikim esas alındı. Ayrıca l940 yılına kadar yürürlükte kalma başarısı gösterecek olan 1875 tarihli Fransa Anayasası ile 1921 tarihli Lehistan (Polonya) Anayasası’ndan da yararlanıldı. Anayasa 20 Nisan 1924’te kabul edildi.

3. maddeye göre hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindi. Egemenlik hakkının kullanılması bakımından ise 1921 Anayasası’nın yerel demokrasi çağrışımları yaratan “İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” düzenlemesine yer verilmedi. Bunun sonucu olarak vilayet ve nahiye şuralarına da 24 anayasasında yer verilmedi, merkeziyetçilik yeniden öne çıktı. 

Türkiye’nin birinci ve ikinci Cumhurbaşkanlarının siyasal hayattaki güçleri ve “şef” kimlikleri, 1924 Anayasası’ndan değil, siyasal hayatın ve dönemin özelliklerinden (Kurtuluş Savaşı mirası, karizma, CHP-Ordu birlikteliği) doğmuştur.

Anayasada yasama ve yürütmeden görev diye söz edilmişken, yargıya kuvvet denmesi bu organa güç kazandıran bir tercihtir. Yargı Meclisten ayrı ve bağımsız üstelik yetkisini yine millet namına kullanan bir organ konumuna getirilmiş, tabii hakim ilkesine yer verilmiştir.

1924 sistemi yasaların anayasaya uygunluğunun yargı yoluyla denetlenmesi ilkesini kabul etmemiş, idari işlemlerin yargısal denetimi ise Şura-i Devlet’e bırakılmıştır. 

Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanı sıfatıyla 1 Mart 1924 tarihinden itibaren yargıyı tutuculuğa karşı ve reformların destekçisi bir güç olarak görmeyi istediğini açıklamaya başlamıştı. Ona göre yargı, yeni rejimin ve inkılâpların bekçisi olmalıydı.

1921 Anayasası kişi hak ve özgürlüklerini düzenlememişti. 1924 Anayasası “Türklerin Hukuku Ammesi” başlığı altıda bu konuyu ele almıştır. Burada, hak ve özgürlüklerin felsefî kökeni ile sınırları konusunda doğal hukukçu, liberal ve bireyci bir yaklaşım egemendir. 

Hak ve özgürlüklerin felsefi kökeni ile sınırları konusunda doğal hukuka atıf yapan, özgürlükçü ve bireyci bir yaklaşım söz konusudur. 68. maddede her Türk’ün hür doğduğu, hürriyetin sınırı başkalarının hürriyet sınırı olarak belirtilmiştir. Maddede özgürlüklerin sınırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, milli güvenlik, kamu ya da toplum çıkarları gibi kavramlara yer verilmemiştir. 

1924 Anayasası’nda tartışılabilecek olan husus bir takım hak ve özgürlüklerin öznesi olarak geçen “Türkler” ya da “Türk” kavramıdır.1924 Anayasasının 88 inci maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” denilmiştir.

Kanımızca yapılan vurguda özne başat bir etnik kimliği göstermekte. Demokratik bir tanımda özne yurttaştır. O halde bir etnik kimliği isimlendirmek ve yurttaş olarak tanımlamak doğru değildir. Anayasada bir yurttaşlık tanımının bulunması da şart değildir.

1924 Anayasası yasama ve yürütme erklerinin birliği noktasından hareket etmiştir. Bu anayasa çoğulcu olmaktan çok, çoğunlukçu demokrasi anlayışına yatkındır. Bunun nedeni bu dönemdeki ana sorunun köklü reformlarla toplumun ve devletin çağdaşlaştırılması olarak görülmesiydi. 

Anayasa yargısını kabul etmeyişi, gerek Şura-yı Devlet’i yürütme görevi başlığı altında düzenleyişi gerekse olağanüstü mahkemelere açık kapı bırakması yeni rejimin siyasi ve ideolojik amaçlarıyla ilgilidir.

Yargının yeni rejimin ve devrimlerin bekçisi olması istenmiş olup, bu dönemde yasama ve yürütme işlem ve eylemleri üzerinde etkili bir yargı denetimi istenilmemiştir. Tek parti rejimi, hak ve özgürlükler açısından anayasanın öngördüğünden farklı, baskıcı ve otoriter bir tablo yaratmıştır.

1924 Anayasası’nda 1928,1934 ve 1937’de siyasal anlam ve kapsamları itibariyle radikal değişiklikler yapıldı. 

11 Nisan 1928 tarihli resmi gazetede yayınlanan 1222 sayılı kanunla Anayasa’daki tüm İslami referanslar kaldırıldı. Bu referanslar 2. maddedeki “Türkiye devletinin dini din-i İslam’dır. “ ve 26. maddedeki “Ahkâm-ı şer’iyenin tenfizi” hükümleri ile milletvekili ve cumhurbaşkanı yeminleri içerisindeki “vallahi” kelimesidir.

1924 Anayasası’nda 5 Aralık 1934’te ikinci önemli değişiklik yapılarak kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı. 

1935’de İçişleri Bakanı aynı zamanda parti genel sekreteri olmuş, daha sonra valiler de bulundukları mahallin parti başkanı yapılmış böylece devlet bürokrasisi parti içinde erimişti.

Bu yapılanmadan sonra 05.02.1937 tarihli Anayasa değişikliğiyle tek parti konumundaki CHP’nin parti programı ilkeleri anayasa ilkeleri haline getirildi, böylece parti-devlet kaynaşması bir adım daha ileri götürüldü. Değişiklikle Anayasanın 2. maddesi şu şekli aldı. “Türkiye devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçe’dir. Makamı Ankara şehridir.” 

1921 yılında, yerinden yönetim hareketlerini coşkuyla kabul eden TBMM, 3 yıl sonra aşırı merkeziyetçi, tek partili otoriter bir yönetim sisteminin kurulmasını nasıl bu kadar sessiz ve itirazsız kabul etti? 

Atatürk ve arkadaşlarının güçlü bir milli ve merkeziyetçi devlete taraftar oldukları, ancak milli mücadelenin olağanüstü şartları içerisinde, özellikle Kürtlerin, milli mücadele doğrultusunda seferber edilebilmeleri için bu yolu tercih ettikleri anlaşılmakta. Milli mücadelenin başarıyla sonuçlanmasından sonra bu zorunluluk onlar bakımından ortadan kalkmış oluyordu.

1924 Anayasası’nın demokrasi anlayışının bir özelliği onun temsili karakteri ise, aynı derecede önemli diğer bir niteliği de, çoğunlukçu (majoritarian) oluşudur. Oysa çoğulcu demokrasi anlayışı, elbette çoğunluğun yönetme hakkını kabul etmekle beraber, bunu, çoğunluk dışında kalan toplulukların da haklarını güvence altına alan çeşitli fren ve denge mekanizmalarıyla sınırlandırmayı gerektirir.

Bu Anayasanın en büyük eksiği, fren ve denge mekanizmalarına yer vermemiş olmasıdır. Anayasanın otoriter ve tek parti yönetimi altında uygulandığı dönemde tek partili otoriter rejim iktidarı merkezde toplamış, Anayasa’daki ilkelere rağmen birey hak ve özgürlüklerini aşırı ölçüde sınırlandırmıştır. 

Bu dönemde iktidarın gerçek merkezi cumhurbaşkanı (Atatürk ve İnönü) olmuş, meclis otomatik onay makamının ötesinde rol oynamamıştır. Anayasanın yetersizliği, çok partili hayat döneminde de ortaya çıkmıştır.

Meclis çoğunluğunun her şeye kadir olduğu anlayışı Demokrat Parti’nin de otoriterliğe kaymasına neden olmuş, iktidar muhalefet ilişkilerinin giderek gerginleşmesine yol açmış ve rejime 1960 askeri darbesiyle ara verilmiştir. 

Kuşkusuz bu sonucun meydana gelmesine siyasi aktörlerin ve kurumların zihniyet kodlarının otoriterliğe eğilimli olması kadar demokratik kültüre sahip olmamaları da etkili olmuştur.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.