Anadolu irfanı

Anadolu irfanı, modern bilginin dışında insanların işine yarayacak hikmetlerin mümkün ve ulaşılabilir olduğu düşüncesine dayanıyor. Buna göre Anadolu’da yaşam, türlü hikmetler üretiyor ve insanlara sunuyor. Doğal olarak, Anadolu irfanı kendini modern bilgiye karşı konumlandırıyor. Bu tamamen modern bilginin yani bilimin reddedilmesi anlamına gelmiyor. Ancak, Anadolu irfanında bilimsel bilgi şöyle yahut böyle daha alt düzeyde görülüyor. Çünkü, bilimin Anadolu irfanının derin hikmetine ulaşmasına imkan yok.

Peki Anadolu irfanının sunduğu hikmet nedir? Bu hikmet, bir tür tılsım gibi düşünülebilir. Bilimsel bilgi gibi bir süreçte oluşmayan hikmet, bir ruh olgunluğu ile birden keşfedilir. Önemli olan Anadolu irfanına ulaştıracak hayatı yaşamaktır. Bu irfan, bilimsel bilgi gibi belirli teknik süreçleri takip ederek sonuca ulaşmak demek değildir.

Bir tılsım gibi birden elde edilir ve sonuca hemen tesir eder. Memleketteki türlü sorunlar bu tılsımı elde edememekten kaynaklanmaktadır. Geçmişin parlak dönemleri, Anadolu irfanının bu tılsımına ulaşmakla mümkün olmuştur. Eğer bu irfanın tılsımına bir gün tekrar ulaşılırsa hangi alanda olursa olsun sorunlar hemen çözülecektir.

Nitekim, “Osmanlılar böyle yapardı, şöyle yapardı” derken bu tılsımdan bahsedilmektedir. Burada kastedilen irfani bilgiyi bir metaforla anlatabiliriz: Dedemizden kalmış bir alet var ancak bunu bir türlü çalıştıramıyoruz. Bu aleti bir çalıştırsak sorunları hemen çözmek mümkündür. O nedenle Anadolu irfanında sosyal, ekonomik ve diğer sorunların çözümü “elimizde olan ama bir türlü çalıştıramadığımız o aleti çalıştırma” beklentisi üzerine kuruludur.

Bu büyük bir beklentiye ve sürekli heyecana yol açar. Bir gün bir şekilde o tılsım elde edilecektir ve Türkiye hızla dünya lideri olacaktır. Madencilikte, sağlıkta, ekonomide, teknolojide hep böyle kayıp tılsımlar aranır. Bir gün o tılsım bulunduğunda bu alanlarda birden ilerlenecek ve öyle çok çalışmaya da artık gerek kalmayacaktır.

Peki Anadolu irfani bilgiyi yani tılsımı nasıl yaratmaktadır? Bu Anadolu’nun istisnailiğidir. Anadolu öyle bir yerdir ki insanı, havası, dağı, taşı, toprağı, kuşu, suyu özeldir ve o yüzden hiçbir millette olmayan bu irfanı doğası gereği kendiliğinden yaratmaktadır. Nitekim Anadolu hayatın her alanında bu bilgiyi üreten kişilerle doludur. Eğer Anadolu irfanı ile bakarsak bir minibüs şoförünün vitesi atmasında bile türlü hikmetler vardır.

Anadolu çobanı bir filozoftur. Anadolu’da çanakçı, çömlekçi, marangoz, kunduracı, yorgancı gibi bilumum her mesleği icra eden ustalar ve kalfalar da filozoftur. Bunların dükkanlarında beş dakika oturup çay içerek sohbet etsek, Batı’nın hiçbir üniversitesinde bulamayacağımız bilgiye ulaşırız. Hayatında bir tane kitap okumamış olsa bile yetmiş yaşındaki bir Anadolu ninesi hikmet dolu bir kütüphanedir, nur yüzlüdür. Bunlar mümkündür çünkü Anadolu doğal olarak böyle bir yerdir. Elma ağacının elma yemişi vermesi gibi Anadolu, irfan verir.

Bu irfan sayesinde sıradan insanlarla büyük hikmetlere ulaşılır. Haliyle Anadolu irfanı, modern bilgiye ve bilime küçümseyerek bakar. Beş üniversite bitirsen, Anadolu irfanına yetişmek imkanı yoktur. Bir Anadolu köyünün çobanı, akşam keçilerini ağıla sokarken öyle bir şey söyler ki on tane profesör buna erişemez, böyle bir laf edemez. Hatta Anadolu’da hiç mektep görmemiş öyle insanlar vardır ki onların yanında profesörler cahildirler. Yapılması gereken bu tılsımı keşfetmektir.

Bu tılsım keşfedildiği zaman her şey mümkün olacaktır. O yüzden hepimiz bu tılsımı aramalı ve dededen kalan bu aleti çalıştırmayı başarmak zorundayız. Türkiye’nin çok kısa bir zamanda süper güç olabileceği inancını Anadolu irfanı tarafından sürekli beslenir. İnsanlar, tarihte sahip oldukları sırrı bir bulursa hızla süper geç olacaklarını düşünürler. Anadolu irfanında kalkınma uzun ve meşakkatli planlar takip etmekle ilgili değil, irfani bilginin tılsımını keşfetmekle ilgili bir durumdur.

Anadolu irfanı kusursuzluğa giden kestirme yoldur. Bu yüzden Anadolu bir yüksek beklentiler memleketidir. Çünkü her an birisi bu irfanı bulup her şeyi değiştirebilir. Birden bir şey olacak ve Türkiye dünyanın en güçlü ve müreffeh ülkesi olacaktır.

Anadolu irfanını görsel bir alt metne çeviren Gönül Dağı dizisine burada bakmak yararlı olabilir. Dizide Anadolu kültürü kendi kendine yeterli olarak tanımlanıyor. Dizinin geçtiği kasabada herkes irfani bilgiye ulaşmıştır. Minibüs şoförü, ağıtçı, kahveci velhasıl kasaba halkının her bir ferdi Anadolu irfanına temas etmekte ve bir filozofa dönüşmektedir.

Geleneğe uygun olarak kasabada irfani bilginin baş bir temsilcisi vardır: Ciritçi Abdullah. Dağ bayır gezen ve tam olarak ne iş yaptığı belli olmayan Ciritçi Abdullah, Anadolu irfanı sayesinde her konuda hakiki bilgi sahibidir. Modern bilgiye düşmanlık yoktur ama üstün olan tabii ki irfandır. Nitekim, türlü icatlarla kasabayı mutluluğa boğan üç kahraman okumamıştır.

Dizinini esas kızı jeoloji mühendisidir ve üniversite okumadığı halde uçaklar, otomobiller yapan esas çocuğa aşıktır. Jeoloji mühendisi olan kız, inceleme yaptığı dağda bilimsel veriler ararken birden zuhur eden bir çobanla temas kurmayı başarır ve hakikati bu çobandan öğrenir. Dağdaki çobanın, jeoloji mühendisine yol göstermesi Anadolu irfanının özetidir.

Öte yandan şehirde mutlu ve zengin hayatta aradığını bulamayan başka bir erkek karakter, kasabaya gelip dağ başında bir kerpiç evde yaşayarak mutlu olmaktadır çünkü Ciritçi Abdullah, O’na Anadolu irfanını hediye etmiştir.

Kasabada pek çok kişi birbirine aşıktır ama bu ilahi aşkın bir yansımasıdır. Bu aşkın içinde bir gram eros yoktur. Cinsellik aşkı kirletmez. Gönül Dağı’nda Anadolu irfanının kısa yoldan tılsımı bularak gelişme ve süper güç olma reçetesi de başarılı biçimde resmediyor: Aslında her Anadolu köyünde mucitler vardır. Doğal kaynaklar vardır. Okumasa bile dünyayı çözmüş insanlar vardır.

Bunlar bir araya gelse her kasaba kendi elektriğini kendi yapar, kendi arabasını üretir ve dünya ile kafa tutabilir. Esasen bir Anadolu kasabası bile dünyaya meydan okur. Anadolu tam ve mükemmeldir ve kendini bulduğu zaman olduğu haliyle dertlere çaredir. Başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Önemli olan Anadolu irfanına ulaşmaktır. Bir ona ulaşsak bu tılsımla birden her şey güzel olacaktır.

Anadolu irfanı, insanların manevi dünya ile temasının mümkün olduğu düşüncesine dayanan eski dünyadan kalma Platonizm’in devam eden bir türü olarak yorumlanabilir. Platonizm’e göre bu dünyanın ötesinde bir hakikat evreni var. Gölgelerden oluşan bu dünyanın yanında hakikat alemi esas olandır. Üstün bilgi işte oradan gelendir.

Anadolu irfanı da sürekli olarak bize hakikat alemindeki bilgiyle yaşamamızı salık veriyor. Üniversitelerin, laboratuvarların ulaşamayacağı bir alem bu. Ancak, Anadolu irfanını bilen bir çoban yahut bir minibüs şoförü bu irfana ulaşıp bu dünyanın gerçek bilgisine vakıf olabilir.

Bütün Platonist yaklaşımlar gibi Anadolu irfanı da gücünü insanları görünen şeylerin aslında başka türlü anlamları olduğuna ikna etmesinden alıyor. Hastalık güzelliktir. Fakirlik ise gerçek zenginliktir. Nitekim Gönül Dağı dizisindeki kasabada sürekli olarak bu dünya gözünün yanıltıcı olduğu hatırlatılıyor. Dahası gerçek, hakikat aleminde olduğuna göre bu dünya üzüntülere sabretme ve sıkıntılar karşısında kanaat etme yeridir. Bu hikmettir.

Hakikatin başka bir alemde olduğu anlayışta bireyin gücü kısıtlıdır ve en büyük fazilet sabırdır. Çünkü bu dünyada gördüklerimiz yanıltıcıdır. Olup bitenlerin gerçek manası öbür taraf ile ilgilidir ve buna ancak sabrederek ulaşabiliriz. İtiraz ve isyan irfanın edebine mugayirdir. Çünkü hakikatin tılsımına ulaşmak bir nasip meselesidir. Öte yandan bu tılsıma ulaşmak ayrıca an meselesidir. Sabrederken birden manevi alemdeki hikmetlere göre bu dünya şekil alır ve her şey düzeliverir. Her an her şey olabilir.

Ben de Anadolu irfanının günlük hayatı şekillendirdiği bir köyde doğdum ve büyüdüm. Harmanlıkta top oynarken incittiğim elimi bir kırık çıkıkçı iyileştirdi. Çocukluğun hır gürü içinde bedenimde oluşan pek çok yarayı bitkilerden yapılan ilaçlarla iyileştirdiler. Köyde cinlerle birlikte yaşıyorduk. Cinler, bazı geceler kimsenin olmadığı anlarda kuyuların başında görünüyordu.

Kimlerin cinleri gördüğünü bilirdik. Büyü yaygındı. Kimin kime büyü yaptırdığını herkes bilirdi. Dokuz yaşında iken bir keresinde onaylanmayan bir aşkı bitirmek için yakın bir köydeki büyü yapan kadına giden birine eşlik etmiş ve büyü yapmanın bütün ritüellerine şahitlik etmiştim.

Yaptığı işin hakkı olarak büyücüye verilen sarı yirmilik banknotu hala hatırlarım. Dönüşte muska bahçe eşiğine gömüldü. Ancak etkili olmadı. Ne var ki başımız ağrıdığında okunan dualar hemen etkili olurdu. Herkes her konuda dua edemezdi. Elde çıkan siğili iyileştirmek için başka birine dua ettirmek lazımdı. Kandil gecesi ölülerin ruhları evimizin kapısına gelirdi. O geceler televizyonu açmaz, Kur’an okuyanları dinlerdik.

Kapıda bekleyen ruhlar, okunan Kur’an’ı alıp öbür aleme geri dönerdi. Eğer evde Kur’an okunmamışsa ruhlar boynu bükük halde mezarlarına dönerdi. Bir tanesini düşürmeden yenilirse Cennet’e gidileceğine inandığı için çocuklar dikkatle nar yer ve etrafı kirletmezdi. Hıdrellez günü bir yılan görünce Hızır’ı gördüğümüzü anlar sevinirdik. Genç kızlar ateş üstünden atlar, Hıdrellez gecesi gaz lambasının arka aynasına bakıp yatınca rüyalarında evlenecekleri oğlanları göreceklerine inanırdı. Görenler de olurdu. Rüyalar hayatın merkezindeydi.

Rüyalar ayrıca ölüler ile haberleşme sağlardı. Ölmüş nineler dedeler insanların rüyalarına girip “bana Yasin okumayı bıraktın” diye çocuklarını uyarırdı. Köyün kuyuları ve çeşmeleri birbirinden farklıydı. Turşu için filan kuyuya, çayın koyu renkte demlenmesi için falan çeşmeye gitmek lazımdı. Aşağı taraftaki su böbrek taşına iyi gelirdi. Büyük çeşme kışın bile ılık aktığı için hayvanların su içirildiği yerdi.

Velhasıl, köyü idare eden Anadolu irfanıydı ve köyde kendine yeten bir paradigma olarak hayatı devam ettirmekteydi. İnsanlar onun içinde doğar yaşar ve ölürdü. Bu irfanın kaynağı ise dünya hayatını arka planda idare eden hakikat alemiydi. Dualar, rüyalar velhasıl aslında her şey hakikat alemine yönelikti. Çünkü esas olan o alemdi. Bizi o alemdekiler yönetiyordu.

Anadolu irfanı üzerine hayatın sürdüğü köyde bu düzene uymayan tek kişi ilkokul öğretmeniydi. On bir yaşında Anadolu Liseleri sınavına girmeden bir gün önce annem beni sınav ile ilgili fal baktırmak için yakınlardaki Mineviz köyüne götürdü.

Mineviz bir zamanlar Güney İtalya’da hüküm sürmüş olan Ceneviz Cumhuriyeti’nin Anadolu’da eski bir kolonisiydi. İtalyanlardan sonra Yunanlıların yaşadığı Mineviz, 1923’ten sonra tamamen Türkleşti. Daha sonra ismi yakınlardaki taş ve mermer ocaklarına nispeten Yalıntaş olarak değiştirildi.

Bu ocaklarda bol bulunan kaolin taşından elde edilen bazı ürünlerin geleneksel tıpta uzun süre kullanıldığını tahmin etmek zor değil. Nitekim, bu köydeki falcı kadın da ertesi günkü sınavı kazanıp kazanmayacağımı yere attığı taşlara bakarak gördü. Bana hiç endişe etmemek gerektiğini ve sınavı muhakkak kazanacağımı söyledi. Kadının bu sözleri beni rahatlattı. Üzerimde bir tür sağaltıcı etki oluşturdu. Ertesi gün girdiğim sınavı kazandığımı birkaç hafta sonra gelen mektupla öğrendim. Dualar, fallar, dualı buğday taneleri…

Sınavdaki başarım Allah’ın bir takdiri olarak yorumlandı. Halbuki, 1985 yılında Anadolu Liseleri adında okulların olduğunu ve buna bir sınavla girildiğini ailem bile bilmiyordu. Ben ismini bilmediğim bir okulun sınavına girmiştim. Sınavı, formları, hangi okulda sınava gireceğime kadar her şeyi ilkokul öğretmeni düzenlemişti. Dahası benim önceden sınavlara hazırlık yapmam için iki yıl boyunca bana test kitapları almıştı.

Yazları da boş durmamam için tatil kitapları getirirdi. Genel kültürüm gelişsin diye Milliyet Çocuk dergisini her hafta getirir ben parasını babamdan alıp öderdim. Bir ara satranç takımları alıp bana öğretmişti. Aldığı satranç takımının kartonu güzel çıkmayınca iş edinip kalın bir karton alıp üstünü boyayarak yenisini yapmıştı.

Bu öğretmen ahalinin gözünde köydeki Atatürk’tü. Her şeyden anlardı. Arıcılık yapardı. İngilizce öğrenmek için sürekli teyp dinlerdi. Hiç boş lüzumsuz iş yaptığını görmezdik. Asla kahveye gidip oturmaz vakit öldürmezdi. Sabahları spor yapardı. Elinde radyoyla gezerdi. Radyoda ilginç bir şey varsa bize de dinletirdi. Bir keresinde koşarak yanımıza gelip bize bir program dinletti. Radyodaki kadın, Japonların bahar mevsiminde meyve ağaçlarının çiçeklerinin açmasını izlemek için saatlerce bahçelerde beklediğini anlatıyordu.

Varlık dergisinde denemesi çıkar Cumhuriyet gazetesi okurdu. Dine uzaktı. Onu hiç camide görmedim. Dördüncü ve beşinci sınıfta din dersinde hiç konu anlatmadı. Sadece din dersi kitabının ilgili bölümünü bizlerden okumamızı ve özet yapmamızı istedi. Bir kere bile dinden bahsettiğini hatırlamıyorum.

Kısacası öğretmenin dünyasında din yoktu. Dinle ilgisizliği, köyün dünyaya Anadolu irfanı ile bakan algısında derin bir çekince oluşturuyordu. Öğretmen ve köylü arasında hep bir mesafe vardı. Öğretmen köye tam olarak asla karışmıyordu. Ancak köyde herkes, öğretmenin ahlakı ve çalışkanlığı üzerinde mutabıktı. 12 Eylül’den sonraki referandum günü ahali Anadolu irfanının icap ettirdiği sezgi ile coşku içinde Kenan Evren’e evet oyu vermişti.

Mahallede bir teyzenin, öğretmenin karısı için “oy verdikten sonra bizden ayrıldı o, tek başına kızgın geri döndü” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Çünkü öğretmen ve eşi, Kenan Evren’e hayır oyu vermişti. Öğretmenin eşi muhtemelen, çoğu okuma yazma bilmeyen köylü kadınların coşku içinde evet oyu verirken “Nasıl oy vereceğiz?” “Aman yanlışlıkla hayır demeliyim” gibi adet yerinden olsun babından biraz da yersiz tatlı telaşla konuşmalarına kırılmıştı.

Bir bakıma öğretmen, Anadolu irfanının zıddıydı. Öğretmen, asla bir tılsımdan bahsetmezdi aksine sürekli olarak kurallardan ve çalışmaktan bahsederdi. Anadolu irfanının kısayolcu, ümit satan reçetelerinden farklı olarak öğretmenin mutluluk planı çalışmak, kurallara uymak, okumak, bilime inanmak gibi uzun erimli ve zor şeylerle örülüydü. Doğal olarak Anadolu irfanının tılsımlı büyüsünün yanında öğretmen sıkıcıydı.

Öğretmen demek çalışmak, okumak sıkıcı şeyler yapmaktı. Düzenli diş fırçalamak, erken yatmaktı. Köyden ayrıldıktan bir süre sonra okulun çatısının aktarılması sırasında öğretmenin siyasi endişelerle sakladığı bir çuval kitap bulundu. Köylülerin o kitapları okulun yanında yaktıklarını hatırlıyorum.

Türkiye’nin garip özeti olarak öğretmen devlet için de muteber değildi. Köye birkaç defa jandarma gelmişti. Köye gelen müfettişleri hatırlarım. Köy tavuğu ve yoğurdu yiyip giderlerdi. Belli ki devlet için öğretmenin köyde öğrencileri için yaptıkları değil siyasi görüşleri mühimdi. Köyde öğrencileri için çaba gösteren öğretmenin peşinde sadece Anadolu irfanı yoktu, devlet de vardı.

Uzun lafın kısası Anadolu irfanı içinde dualı buğdaylarla, falcılarla kazandığım Anadolu Liseleri sınavının asıl mimari bu öğretmendi. Etrafımın Allah’ın takdiri olarak iki kelime öle özetlediği bu hadise, öğretmenin benim ile ilgili uzun ve sabırlı bir çalışmasının ürünüydü. Çocukluk merceği ile bile dünyaya bakarken Anadolu irfanı ve öğretmen arasındaki bu zıtlığı fark etmek mümkündü.

Anadolu irfanı, köydeki yaşamı ve kültürü mükemmel kabul ediyor içinde mutlu olmayı vadediyordu. Halbuki öğretmenin bizlere verdiği mesaj köyden ayrılmaktı. Öğretmene göre asıl mutluluk ve bilginin köyde üretilmesine imkan yoktu. Öğretmeni dinleyince köyü yöneten irfanın işe yaramaz olduğunu kabul etmek gerekiyordu.

Daha açık yazmak gerekirse çocukluğumun öğretmeni Anadolu irfanına karşı bir itirazdı hatta Anadolu irfanı ve modern-bilgi arasında bitmek bilmeyen kavganın savaş alanıydı. Halbuki bugün Gönül Dağı’nda şunu görüyoruz: Öğretmen, Anadolu irfanına çoktan teslim olmuş. Sınıfında değil dağ başında yanan ateşin başında Ciritçi Abdullah’ın ağzından hikmetli sözlerle dertlerine şifa arıyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.