Isa Seyran
Haz 10 2018

Anthony Bourdain: Bitmemiş bir senfoni daha

Ünlü şef, yazar, Emmy ödüllü program yapımcısı, sunucusu, insan hakları savunucusu ve aktivist Antony Bourdain cuma günü ününün, kariyerinin, popülerliğinin ve servetinin zirvesinde intihar etti.

Programının çekimleri için bulunduğu Fransa’da Bourdain’in kaldığı otelin tavanından sarkan cansız cesedini ilk gören, en iyi dostu Michelin yıldızlı ünlü şef Eric Ripert oldu. Geride iki eski eş, bir yeni sevgili, onbir yaşında bir kız evladı, kendini öldürmek için neden köylerini seçtiğini sorgulayan Alsace bölgesinin Fransız köylüleri ve özel hayatında bu kadar mutlu, kariyerinde bu kadar başarılıyken neden hayatına son verdiğini anlamaya çalışan milyonlarca dünyalıyı bıraktı.

In the Mood for Love, Chungking Express gibi şiirsel  filmlere görüntü yönetmeni olarak imza atmış Christopher Doyle’un çektiği, sevgilisi Asia Argento’nun yönettiği Hong Kong bölümünü pazar akşamı seyretmişim. Ve bunu, takip ettiğim tek spor etkinliği olan NBA şampiyonluk serisinin Golden State ile Cleveland arasındaki final maçını kaçırma pahasına yapmışım.

Hayatına onyedi yaşında bir restorantta bulaşık yıkayarak  başlayan Bourdain’in, televizyonda izlediğim en kaliteli, en sinematik işler yapmaya uzanan çok ilginç hayatının Ahval’e yazacağım ikinci yazının konusu olması gerektiğine karar vermişim.

Daha önce defalarca okuduğum ve her okuduğumda yeniden satın aldığım Kitchen Confidential kitabını sipariş etmişim. CNN’e yaptığı Parts Unknown ve No Reservations programlarını orasından burasından izleyerek Bourdain’in inişler ve çıkışlarla dolu renkli hayatı üzerine birkaç gün düşünmüşüm.

Daha kendi hayatımı tam olarak anlamlandıramamışken Bourdain gibi birinin eroin ve kokain müptelası olduğu çok diplerden İggy Pop, Darren Aranofsky, Cğristopher Doyle gibi kültürel ikonlarla program yapma zirvelerine çıkan bu destansı hayatını asla anlayamacağıma karar verip yazmaktan vazgeçmişim. Tam bu sırada o da kendisini anlamaktan vazgeçmiş olmalı ki hayat şarkısını kendi elleriyle bitirivermiş. İçimdeki anlamsızlığı büyütmüş, deliği genişletmiş, karanlığı çoğaltmış.

Soru, Amerikalıların “neden olmasın” basitliği ile içinden sıyrılanamayacak kadar çetrefilli.

Bourdain’in idolü, hayranı olduğu deli ruh Hunter S. Thompson, Hemingway, Beşir Fuad, Stefan Zweig, Kleist ve çok değil daha birkaç gün önce Park Avenue’daki apartmanında kendini asan ünlü çanta ve aksesuar tasarımcısı Kate Spade neden kendi elleriyle hayatlarına son verdilerse Bourdain de aynısını yaptı cevabı da hiçbir yaraya merhem olmuyor.

New York’un çok sevdiği izbe barlarından birinde birasını içerken önündeki peçeteye barmenden aldığı kalemle birşeyle karalasa ertesi günü New Yorker, Vanity Fair, Esquier dergisi yayınlamak için yarışıyor olsun, Başkan Obama ile Vietnam’da izbe bir lokantada taburede otur, çorba ve bira içip hayat üzere baba olmak üzere konuş, sonra CNN ekranlarında Faslıların meşhur haşhaşının nasıl yapıldığını gösterecek ve bir denizci gibi rahatça küfredecek kadar editoryal bağımsızlığa sahip ol, tatmini imkansız bir iştah ve merakla adım adım dünyayı gez, hayata saldır, yakın arkadaşlarına oyuncu ve yönetmen sevgilin Asia Argento ile ne kadar mutlu olduğunu şöyle, sonra da kendini as.

Fırsattan istifade, Ortadoğu ve Müslüman dünyası, Kate Spade ve Antony Bourdain’in intihar etmelerinden, ‘’materyalist dünyanın içi boş, herşeyleri var, ama din, iman olmadığı için bir türlü mutlu olamıyorlar’’ gibi bir anlayışını dillendirecektir.

Böyle bir yaklaşım bölge halkının, ideolojiler, tarikatlar, cemaatler ve siyasi partiler gibi kendi eliyle yarattığı suni ayrımcılıklar bataklığında süründüğü, bir cehalet çukuru içinde debelendiği gerçeğini örtmeye de yarayabilir ama bu tür saçmalıklar, Bourdain’i insan olarak anlamamıza yardımcı olmayacaktır.

Bourdain, Kennedylere oy veren demokrat partili orta sınıf  bir ailenin çocuğu olarak New Jersey eyaletinde doğup büyüyor. Anne, New York Times gazetesinde editör, baba Colombia plak şirketinde klasik müzik bölümü direktörü.

Ev, kendi ifadesiyle “Mad Men” dizisindeki bohem ortamlar gibi; plaklar, kitaplar, dergilerin her tarafa dağıldığı okunulan, tartışılan kültürlü bir ev.   Elde kadehler, New York’un çıks abileri, ablaları, yazarlar, çizerler, yaratıcı tipler evde ağırlanmış, güzel yemekler pişirilmiş, yenilmiş, içilmiş, ağır konulardan konuşulmuş.

Bourdain, iyi bir öğrenci, lisede en sevdiği ders edebiyat, diğerlerini hiç enerji harcamadan kolayca götürmüş ama ingilizce en favori dersi. Sonradan eşi olacak kendisinden büyük kız arkadaşı gidiyor diye liseyi erken bitirip onunla Amerikan’ın en iyi, en elit okullarından birine, Vassar Koleji’ne gidiyor.

Elbette derslerle hiçbir ilgisi olmuyor, bütün gününü kız arkadaşının tanıştırıp alıştırdığı uyuşturucuları alıp öylesine takılarak geçiriyor. İki yıl sonra da okulu bırakıp Amerika’nın en prestijli aşçılık okulu Culinary Institute of America’yı bitirerek aşçılık hayatına başlıyor.

Ve tam yirmi yıl günde en az ondört saat New York’un değişik restoranlarında bütün gün yemek yapıp iş sonrası izbe bar köşelerinde diğer restoranların şefleri ile sabaha kadar içki içip mariuhana, kokain, eroin, mantar, acid, LCD gibi insan evladının bilebildiği bütün uyuşturucuları kullanıyor, birkaç saat bir yerde sızdıktan sonra hiçbirşey olmamış gibi ise gidiyor.

Böyle geçen yirmi yıldan sonra gelecekteki edebi hayatına hazırlık olsun diye önce iki roman yazıyor. New Yorker gibi prestijli dergide yazmaya hazır hissedince “Don’t Eat Before Reading This” (Bunu okumadan yemek yemeyin) adli makalesini sessiz sedasız dergiye gönderiyor. Kendisini ciddi edebiyatçı olarak gören herkesin bir satırını yayınlatmak için sağ kolunu kökündan kestirebileceği New Yorker dergisinde, en başta Bourdain dahil, şaşkın bakışlar altında  sürpriz bir şekilde yazısı yayınlanıyor.

Bu yazısı, milyonlarca kopya satarak bestseller olmuş Kitchen Confidential (bu kitap, Mutfak Sırları adıyla Türkçe’ye çevrilmediyse çok büyük bir kayıp)  kitabına; kitap, Cooks’s Tour programına; Cook’ş Tour, No Reservations’a, o da CNN’de pazar geceleri yayınlanan Parts Unknown’a programına dönüşüyor.

New York’un en önemli restoranlarından biri olan Les Halles’in baş aşçısı Anthony Bourdain, günde ortalama üçyüz aç insana yemek yapmaktan Amerikan’ın eğlence ve düşünce dünyasının en önemli, en saygıdeğer, söylediği, yazdığı, çizdiği herşeyi herkesin dikkate aldığı nadir sayıdaki isimlerden biri oluyor.

Bourdain, romantik bir serseri, asfalt kovboyu, ruh ikizi Hunter S. Thompson gibi özgür bir ruh, Rolling Stones grubunun bir üyesi olabilecek kadar “ cool” bir herif.

Bourdain’i anlamak, Amerika’yı anlamaktır gibi bir cümle doğru olabilir ama eksik kalır. Fear and Loathing’in Las Vegas kitabından birkaç sayfa okuyup yan koltuğa fırlatmak, 66 model üstü açık, kırmızı “Coupe Deville”e kurulup İggy Pop’tan Passenger’i kulakları sağır edecek derecede yüksek sesle dinleyerek uçsuz bucaksız yollarda rüzgar yüze çarpa çarpa araba kullanmak, Bourdain’i anlama yolunda iyi bir başlangıç olabilir.

O, elbette dağlarda, tepelerde dolandı, hepimiz büyük bir hasetle televizyon ekranına bakarken, o egzotik bölgelerin nefis sahillerinde güneş batışlarını seyretti, nehirlerde botlarla dolandı, teknelere, yatlara binip denize açıldı ama Bourdain, herşeyden ve hepsinden önce şehirlerin adamıydı.

O şehirleri çok sevdi, şehirler de onu. Yüzküsur değişik ülkeye gitti, Mexico City, Mumbai, Singapore, Tokyo, Kahire, Rio De Janeiro, İstanbul gibi dünyanın bütün önemli şehirlerini defalarca gezdi, anlamaya çalıştı ve anlattı.

Çarşılarda pazarlarda kaldırımları arşınladı, kalabalık trenlerde, otobüslerde, hatta Hindistan’da otobüslerin tepesinde kendisine hiç benzemeyen yüzlerce insanla yolculuk yaptı. İnsanlarla konuştu, evlerine misafir oldu, yemeklerini yedi. Cooks Tour ve No Reservations, merak eden, soru soran, anlamaya çalışan bir Bourdain’e rağmen yemek ve seyahat programları iken artık CNN’de evrimini tamamlamış bir Bourdain vardı.

Yemek, artık başka kültürleri tanımak için bir bahaneydi. Bütün bir küreyi, çok seyahat etmemeleri ile bilinen, nüfusunun çoğunun pasaportlarının dahi olmadığı Amerikalılara tanıttı. Uzağı yakın etti, bize hiç benzemeyen bütün “ötekilerle” bizleri aşina kıldı.

Önüne konulan herşeyi silip süpüren bir iştahla yaşama saldıran, tatmin edilmesi imkansız bir merakla içinde yaşadığı dünyayı ve insanlığı yaşamaya çalışan birisi, nasıl olur da intihar eder sorusu hala cevapsız. Belki de görülebilecek herşeyi gördükten, tecrübe edilebilecek herşeyi tecrübe ettikten sonra hayattan anladığı Avusturyalı şair Hoffmannsthal’in aşağıdaki dizeleri idi.

“Niçin kurulmuş bunlar? Ve birbirlerine benzemezler hiç?

Ve niye sayısızdır bunlar? Ne gülüşlerin, ne de ağlayışların

Hiç keyif vermemesi nedendir?

Bütün bunlardan bize ne, nedir bütün bu oyunlar?

Oysa ne kadar büyürsek büyüyelim, yine de ebediyyen yalnızız.

Ve amaçsızca yeryüzünde dolaşmaktayız.

Nedir ki benzeri şeyleri fazlaca görmüş olmak?…’’

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar