Araplar ile aramız açılıyor, Erdoğan hakkında yazılanlarda ipin ucu iyice kaçtı…

Arap medya dünyasında en revaçta olan konu, içinde Türkiye’nin, Tayyip Erdoğan’ın ve Osmanlı’nın anıldığı yazılar…

Böyle bir dalga Arapça çıkan gazetelerde bir süredir gündemi işgal ediyor.

Türkiye’nin Tayyip Erdoğan eliyle Osmanlı geçmişini günümüzde canlandırmaya çalıştığı tezi bu dalganın etkisi altına düşmüş her yazıda ifade ediliyor.

Yazarların adları, hangi ülkenin vatandaşı oldukları, hatta yazılarında işledikleri ayrıntılar değişiyor, buna karşılık yukarıdaki kısa paragrafta özetlediğim tez hiç değişmiyor.

Son günlerde bu teze bir yeni ayrıntı daha eklendi ve ısrarla her yazıda vurgulanıyor.

Teze bakın, teze…

Arap yazarlara göre, Osmanlı’yı günümüzde yeniden canlandırmaya çalışan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Arap ülkelerinin pek çoğunda faaliyet gösteren, bazılarında yasaklanmış bir siyasi çizgi olan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) örgütünün lideri (onlar buna ‘mürşidi’ diyorlar) seçilmiş…

Okuduklarımdan, hangi ülkenin İhvan’ı böyle bir seçim yapmış, yoksa Mısır, Ürdün, Filistin, Körfez ülkeleri ve artık hangi ülkede şubesi varsa o ülkenin İhvan örgütleri bir araya gelmiş de hepsi birden mi kendilerine ‘mürşid’ olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanını seçmişler sorusunun cevabını bulamadım.  

Arap örgütü böyle bir seçim yapmış da Tayyip Erdoğan da getirildiği bu yeni makamı kabul etmiş mi, bu da meçhul.

Galiba biri bu iddiayı ileri sürdü, iddia oradan başlayarak ağızdan ağıza, sütundan sütuna dolaşan bir rivayete dönüştü.

Türkiye Suriye ile ilgileniyor, Arap gazete ve dergilerinde konuya ilişkin yazı yazanlar bunu hemen İhvan ile ilintilendiriyorlar…

Aynı durum Irak, Libya, Filistin gibi konu başlıkları ile ilgili yazılarda da kendini gösteriyor.

Bir süredir bizde de bazı haber ve yorumlarda AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ortadoğu politikasından söz edilirken -henüz ‘mürşid’ ayrıntısı kullanılmasa da- İhvan irtibatı kurulmaya başlandı. En azından “AK Parti’nin İhvan saplantısı yüzünden” diye bir cümlecik yorumlara eşlik ediyor.

Konu bir süredir gündemimde olduğu ve “Yazmalıyım” diye beni dürtüp durduğu halde başka gelişmeler ele almayı ertelememe yol açıyordu; ancak son okuduğum bir makalede karşıma çıkan karşı-iddialar bu dalga yüzünden ipin ucunun kaçmakta olduğu işaretini verdiği için, konu acil listeme girdi.

Yazının yazarı Ürdünlü. Ürdün hükümetlerinde bakan olarak da görev yapmış biri. 

Bizim bildiğimizden farklı, yönetim tarzının geriliği bir tarafa yönettiği halklar üzerinde geri bıraktırıcı bir rol oynadığı iddiasını da içeren ‘Osmanlı’ portresi çiziyor yazar ve ne alakası varsa onun karşısına Arapların Müslüman olmadan önce bile Osmanlı’dan daha uygar olduklarına dair tarihten örnekler verme ihtiyacı duyuyor.

Tezin bir bölümünü aktarayım:

“Araplar, büyük İslam dininden, Emevi, Abbasi ve Fatımi devlet ya da imparatorluklarından önce de büyük ve ileri devletler kurmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de başkenti Petra Antik Kenti olan Nebati Krallığı’dır. Bu krallığın toprakları Nakab ve Sina bölgelerini, mevcut Ürdün’ü ve Arap yarımadasının kuzeyini kapsıyordu. Tütsü Yolu üzerinde ‘stratejik’ bir duraktı.”

Çocukça bir tepki bu.

Yalnız çocukça sayılabilecek tepki aynı yazı içerisinde çok daha tehlikeli boyutlara varıyor. 

Türkiye, özellikle AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde, Arap halkları gözünde hep ‘örnek bir ülke’ görüntüsüne kavuşmuştu. ‘Arap baharı’nın Türkiye örneğinden esinlendiğini yalnızca bizler değil Arap kanaat önderleri de gündeme getiriyorlardı.  O dönemde, “Sizin Osmanlınız varsa, bizim de çok eskilere kadar giden bir kadim uygarlığımız var” iddiasını dile getirenlere rastlamak mümkün olmuyordu.

Osmanlı’yı ‘ortak miras’ görme alışkanlığı Arap aydınlarının dağarcığına yerleşir gibiydi.

Şimdi ise farklı bir çizgi her ülkenin aydınında kendini belli ediyor.

Ürdünlü yazar bakın işi nereye vardırıyor.

Okuyalım:

“Bu bölgede ve bir zamanlar Osmanlı devletinin uzandığı tüm toprakları geri almaya hakları varsa Arapların da İskenderun sancağını -yani Hatay’ı FK- geri alma hakkına sahip olduklarını kabul etmeleri gerektiğini biliyorlar. Bu durumda Yunanlıların ve Bizanslıların bir zamanlar onların olan toprakları geri almayı iddia etme hakkına sahip olacaklarını biliyorlar. Aralarında Diyarbakır’ın da olduğu birçok şehrin bir zamanlar Arap şehri olduğunu, bu çağda Erdoğan’ın yaptığı gibi eski defterleri açmanın sonunun kötü olacağını, gerçekten yıkıcı savaşlara ve çatışmalara yol açacağını biliyorlar.”

Çok rahatsız etmesin diye yazının en az mahzurlu bölümünü dikkatinize sunduğumu da bilesiniz. [Yazının Arapçası ile Türkçe çevirisine linklerden ulaşabilirsiniz.]

Söylem değişikliğinin sebebini saklamıyor yazar; yazısını baştan sona ‘Müslüman Kardeşler’ ve ‘mürşid’ iddiası üzerine kurduğu gibi, yazının sonunu da yine aynı iddiayla getirmiş. 

Marjinal bir yayın organında yayınlandığını sanmayın, Suud sermayesiyle Londra’da yayınlanıp bütün Arap dünyasında satılan önemli bir gazetede çıkıyor bu yazı.

Aynı gazetede ve diğerlerinde benzer yaklaşımla kaleme alınmış sayısız makale çıktı şu son zamanlarda.

Doğru olmayan bir iddia gözüyle baktığım için, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler örgütünün ‘mürşidi’ seçildiği tezi üzerine oturan bu yoğun tezviratın önüne geçmek gerektiğine inanıyorum.   

Aynı gazetelerde yer almak üzere bu konuda resmi bir açıklama yapılmasında yarar var.


Bu yazı, Fehmi Koru'nun kişisel blogundan alınmıştır.