Tarikat mensubu olmak ve kamu görevi

Ne demiş Çağlar Cilara bu kadar hakaret işitecek?

“Bir kimse sırf bir tarikatın mensubu diye hak ettiği işe alınmıyorsa bu haksızlıktır, adaletsizliktir,” demiş.

Görebildiğim kadarıyla, Çağlar Cilara’ya vuran vurana.

Şimdi ortam müsait ya, Cilara’nın sözünü bağlamından saptırarak saldırıyorlar.

Mahallesi yok, partisi yok, savunanı yok.

Hayatımda hiç görmediğim Çağlar Cilara’yı yaptığı birkaç programdan biliyorum.

Cilara’ya saldıranların başında bizim mahallenin en “delikanlı abileri” geliyor, namlı kabadayılar mahallenin namusunu korumakla meşgul.

“Tarikatlar kapatılsın!” deyip işin içinden çıkmak en kolayı, tabii en sonuçsuzu da.

Kapatılsa bile yok olmuyor çünkü, merdiven altında yaşamaya devam ediyor.

Mesele, gelip, devlette bir tarikat yapılanması olabilir mi sorusuna dayanıyor.

FETÖ örneğinde gördüğümüz şuydu: Bir tarikat, cemaat, yapılanma her neyse, holdingleşip ve siyasete girdiğinde “dünya malını” da hayli önemsemeye başlıyor.

Askerin selam çaktığı sivil işin bir yönüydü ama sorular çalındı, nepotizm aldı başını yürüdü, bunlarla alışverişi olmayanlar hak ettikleri birçok makama getirilmedi, itibar suikastları düzenledi, “hukuk katili” savcılar insanların evlerini bastırdı, hukukla alakası olmayan bazı hakimler korkunç kararlar verdi, senelerce tutuklu yargıladı.

FETÖ’nün varlığı, bu adama inanmış herkesin terörist olduğu manasına da gelmiyor.

FETÖ denen klik, bizzat Fethullahçılar için büyük bir sorun teşkil ediyor çünkü kurunun yanında yaş da yanıyor, belirli makamlara hak ederek gelen insanlar da işlerinden ediliyor.

Yani, Hrant’ın katlinde bilgisi olan ve kılını kıpırdatmamış üst düzey bir polis memuru ile birkaç dil bilen, bilimsel makaleler yazmış bir akademisyen aynı Fethullahçılık havuzuna atıldığında sapla saman karışmış oluyor.

“Suçun şahsiliği” ilkesi ortadan kalkıyor, ardından hurra, bir bakmışsın Ahmet Turan Alkan’dan Mümtaz’er Türköne’ye, Atilla Taş’a herkes terörist.

Böyle bir çorbayla bir daha karşılaşmamamızın yegane yoluysa ehliyet ve liyakatin temel kriter olarak kabul edilmesi.

Bir tarikat mensubu tıp fakültesini bitirip hekim olma hakkını kazanabilir ve kariyerini iyi bir hekim olarak geçirip günü geldiğinde emekli olabilir.

Ama bu hekim, hekimliği bırakıp zırvalamaya başlar, girdiği hastanede nepotizmin yılmaz savunucusu kesilirse, işte biz o adamı bir tarikata mensup olduğu için değil, işlediği suç anayasada tanımlı olduğu için o işten atabiliriz.

Tarikat mensuplarının hayatın -üretimin- dışına atılmasını savunanlar arasında sosyalistler çoğunlukta.

İyi de, sosyalistlerin de uğradığı birçok haksızlığın sebebi inandıkları ideolojiden kaynaklanmıyor mu?

Hekim, tarikat mensubu olabileceği gibi, sosyalist de olabilir.

Örnekten devam edelim.

Sosyalist hekim de, eğer sadece inandığı değerler üstünden bir tacize uğrayıp hak ettiği konumdan uzaklaştırılıyorsa buna karşı çıkmak gerekir.

Öte yandan, o sosyalist hekim, gidip de hak etmeyen hekim adaylarını sırf aynı görüşten olduğu için başkalarının önüne geçirir, hastanenin kadrosunu onlarla doldurursa, bu kez de görüşlerinin bize yakın olup olmadığına bakmadan o hekime karşı çıkmak gerekir.

Bu işin kıstası “ehliyet ve liyakatin” dışında aranmaya başlanırsa, özne değişir ama haksızlık bir olgu olarak değişmeden durur.

Bugün tarikatçılar olur, yarın sosyalistler, öbür gün Fenerbahçeliler, haftaya Atatürkçüler, gelecek aya Malatya doğumlular…

Listeyi konjonktüre göre alabildiğine uzatabiliriz.

Demokratların karşı çıkması gereken “ehliyet ve liyakatin” bozulması olabilir ancak.

İnsan mesleğine ihanet etmiyor, işini layıkıyla yapıyor, önüne gelen dosyaya “ideolojik kör” olarak yaklaşıyorsa, bize ne onun saç renginden, inancından, yaşayışından, giyim kuşamından?

Fırsat eşitliği herkes için geçerlidir.

Ama bu eşitliği kullanarak bir yere gelenler, zaman içinde “ehliyet ve liyakatin” dışında işlere girişir, kendi tanıdıklarını herkesin önce geçirir ya da buna benzer bir suç işlerlerse, o zaman bulundukları yerden atılmaları gerekir.

Bir cemaat, tarikat ya da seküler grup, devleti nepotizm batağına çevirmeye kalkarsa onların karşısında olurum.

Bir demokrat, haksızlığa, adaletsizliğe karşı çıkarken bunun muhatabının kim olduğuna bakmaz.

Başkasına reva gördüğünüz şey bumerang gibidir, en nihayetinde döner sizi vurur.

Çağlar Cilara’nın söyleminden ben bunu anlıyorum.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.