AKP bitti, A, K ve P verelim...

Syracuse’de geceleri en büyük eğlencem YouTube’da Saturday Night Life seyretmek. 50'inci yılına yaklaşan bu canlı komedi şovu ABD komedyenlerinin ansiklopedisi gibidir. Rahmetli John Belushi’den Dan Ackroyd’a ve yenilerden Adam Sandler, Will Ferrell ve  Tina Fey’e kadar herkes bu şovda bir iki sezon “nöbetini yerine getirir”.

Her hafta Alec Baldwin’in Trump taklidi yaptığı özel bir bölüm de gösterilir. Trump’a nasıl geçirildiğini görmenizi isterdim, belki ifade ve basın özgürlüğü ne anlama geliyor anlardık hepimiz. Trump her gün SNL’e, NYT’a Washington Post’a eser-gürler de daha bir tane mahkeme kararıyla tekzip yayınlanmış değildir. ABD’de RTÜK de yoktur. Daha da ilginci, Trump’ın Fed’i öküzce politikalarına alet etmek için aday gösterdiği iki hödük de Senato Cumhuriyetçileri’nin iradesiyle şutlanmıştır. Buna “demokrasi” denir, biz de yetişmez.

Buradan geçen hafta başlattığım tarihi “Değişen Türkiye’nin kodlarına koyarım” yazı dizisine geçiş yapabilirim. AKP’nin iç siyasette en önemli hedeflerinden biri Türkiye’yi iki partili rejime dönüştürmekti. MHP yedekte bir müttefik, diğer partiler CHP’nin içine süpürülecek, CHP’nin başına da “iktidara sadık” bir başkan bulunarak Sevgili Başkanım Erdoğan’ın bu güzel vatanı dikensiz gül bahçesi gibi gönlüne göre yönetmesi sağlanacaktı, işte o zaman dünya kalkınma görecekti.  Ama olmadı, Arab’ın deyimiyle “ahali puşt çıktı”.

Rejimi ıslah yönündeki derin ve pahalı sosyal mühendislik girişimleri fevkalade başarılı oldu—kalp yetmezliğine ilaç ararken saç dökülmesine çare bulmak gibi. Artık Türkiye’de İşçi Partisi’nden Saadet’e kadar hemen her düşüncenin temsil edildiği bir parlamentomuz var. Yerelde komünist belediye başkanlarımız da.

MHP ise dünya tarihine not düştü. Her koalisyonda küçük parti kaybeder. MHP  AKP’yi  MHP’lileştirmekle kalmadı, bir de gayet güzel söğüşledi. “Beka meselesi” geyiği sayesinde AKP oyları yüzde 30’a düştü, MHP yüzde 19’a yükseldi.

Daha da ilginci, artık AKP diye bir parti de yok.  A, K ve P partileri var. Ben bu satırları yazarken YSK tarihi İstanbul seçimleri kararını vermek için celseye giriyordu. Cumartesi Erdoğan’ın MÜSİAD konuşması ve pazar günü Bahçeli’nin çıkışlarından sonra karar verdim, İstanbul seçimleri iptal edilir. “Hukuka uygun olmaz” filan diyenler var da, onlara tek cevabım “sarı ineği vermeden düşünecektiniz.“  Demokrasi, insan hakları, hukuk ve adalet sadece Sayın Erdoğan izin verdiği kadar vardır. Ergenekon’a inanmakla başlayıp “Yetmez ama EVET’le” devam eden, “İhsanoğlu’na oy vereceğime tatile giderim”e kadar uzanan bir aymazlıklar zincirinin harikulade asistleri sayesinde  artık rejimimizin adı "Ali Baba’nın çiftliği"dir.

Sosyal değişim ise AKP tabanını (daha doğrusu her partinin tabanını) oluşturan geniş koalisyonun her kararı Erdoğan’ın vermesinden bıkmasıdır. Biraz daha sosyalist-diyalektik açıdan bakarsak, devlet rantının geleneksel parti ve patronaj ağları vasıtasıyla, yani bir anlamda parti içi demokrasiyle değil, sadece ve sadece Erdoğan eliyle paylaştırılması büyük kırgınlıklara yol açtı.

Bu da yetmedi, Erdoğan ve çevresindekiler “İslamcı” diye yaftalayıp geçtiğimiz çok geniş kitlenin Gri’nin 50 Tonu kadar nüanslar içerdiğini de unuttular. En kaba deyimiyle bir yanda sadece kendi hayatlarını dinin vecibelerine göre yaşamak isteyenler, öte yanda herkesin dinin vecibelerine uygun yaşaması hayalini kuran “Moslem Big Brother” ekibi. Bu ikinci ve sayıca azınlık kamp, İslamı ekonomik emellere alet ederek rütbe, şan ve servet peşinde olanlara da kapısını açınca, AKP parçalanmaya başladı.

Bir yanda samimi ve temiz Müslümanlar var ki, bunlar partiye bakıp “yahu içeride bizden kimse kalmadı” diye hayıflanıyorlar. Müslümanlık kisvesi altında talan, çocuk istismarı, kadının aşağılanması, ümmetin ayrılmaz parçası olan Kürdün ikinci sınıflaştırılmasına çok tepkililer. Bunlara Adalet Partisi diyorum.

Öte yanda ise Erdoğan sayesinde palazlanan, tüketim kültürüyle tanışan ve refahın sağlanması için en temel unsurun Batı’yla dostane ilişkiler kurmak olduğunu kavrayan daha çok kentli, orta-yüksek gelir düzeyine mensup ve eğitimli bir kitle var. Bunlar Müslüman, geleneklerine bağlı, fakat mesela faizle enflasyon arasındaki ilişkiyi Diyanet fetvalarının belirleyemeyeceğini bilecek kadar da zeki. Bunlara da Kalkınma  Partisi adı verdim.

Partinin karar alma mekanizmasında hiçbir rolü kalmadı artık Adalet ve Kalkınma Partililer’in. Peki kimdir bu AKP ya? Çok basit, Pelikan Severler Kulübü. Müslümanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan, Erdoğan sevdası ve davaya hizmet katakullisiyle ihale kapmak, yandaş basında köşe tutmak,  arsa çalmak, dini vakıf kurup bol bağış almak isteyen bir menfaatçiler grubu.

Eğer YSK İstanbul seçimlerini yenileme kararı alırsa, artık Erdoğan ve AKP’den geriye ne kaldıysa, tamamen Pelikan Severler Klubü’nün nüfuzuna girdiği sonucu çıkartılır.  Başka kuşlara, memelilere, çiçek-böceklere yer yoktur AKP’de.

İşte bu noktada Prof. Davutoğlu ve Ali Babacan sahne alır. Onların liderlik sevdası yoktu, ama tabanın artık adalet, kalkınma ve devlet hizmetlerini eşit dağıtan yeni bir lidere ihtiyacı var. Konfüçyüs’ün dediği gibi, “Ne kaa talep, o kaaa arz”. Anladığım kadarıyla Adalet Partisi Prof. Davutoğlu, Kalkınma Partisi ise Ali Babacan’ı ister.

Zaten artık AKP’nin ikiz yavrulayıp yavrulamaması da teferruattır. Tabanda dalga o kadar kabarmıştır ki, Ahmet olmazsa Mehmet, Ali olmazsa Veli tepedeki o boşluğu dolduracaktır. Ya AKP fabrika ayarlarına dönecek, ya da eski fabrika ayarlarında daha ucuza ve kaliteli üretim yapan yeni firmalar fason üretime başlayacaktır.

Son söz? Türkiye’de politik İslamın tarihine bakın, taban bu denli kabardığında hep ağaç yeni bir dal verir.

İstanbul’u alırsın da, partiyi elceğizinle verirsin sonra.


Bu yazı 6 Mayıs'ta Para Analiz'de yayımlanmıştır.