Ömer Taşpınar
Kas 17 2017

Yeşil Kemalizm

Türk siyaseti, bir yandan dümdüz, açıkça ortada ve sıkıcı bir mesele, diğer yandan ise paradoksal ve karmaşık bir araştırma konusu.

Sadece Erdoğan’a odaklandığında çok kolay. Türkiye’de siyaset sıkıcı, çünkü Erdoğan yıllardır iktidarını pekiştiriyor. Türkiye’yle ilgili haberleri okumak, tekrar tekrar aynı hikayeyi okumaya benziyor.  

Adı “otokrasiden diktatörlüğe uygun adım ileri”. Erdoğan, popülist otokratların el kitabında yazan gelenekselleşmiş metotları uygulayan usta bir oyuncu. Basını kontrol ediyor, eleştirenleri susturuyor, dalkavukları ödüllendiriyor ve yakınlarını kayırıyor.

Çok gerekiyorsa, seçimlerde hile de yapıyor.

Erdoğan’ın otokrasisinin tek hayret verici yanı, ülkede hâlâ seçim yapılıyor olması ve seçimlerde yoğun katılımla güçlü bir mücadele sergilenmesi.

Ancak, bağımsız olduğu varsayılan bu seçimler, kesinlikle adil olarak işlemiyor.

İfade ve toplanma özgürlüğünün kısıtlanması ile birlikte basın özgürlüğünün yokluğu, açıkça Erdoğan’ın işine yarıyor.

Bu kadar lehine bir ortam varken bile Erdoğan, az arayla zafer kazanabilmeyi garantilemek için 2017 seçimlerinde yolsuzluğa başvurmak zorunda kaldı.

Batı’ya Not: Türkiye’ye yardım etmek istiyorsanız, bir dahaki sefere daha çok seçim denetçisi gönderin. Türkiye’deki seçimlerin önemi söz konusu olduğunda, ekonomik durumun da büyük rolü var.

Birçok ölümlü gibi Türklerin de, ekmek parası kazanma konuları üzerinden oylarını verdiğini söylemek için, ekonomik determinizm içine batmış bir Marksist olmaya gerek yok. Ünlü bir Amerikalı’nın dediği gibi: Mesele ekonomi, aptal!

Peki, Erdoğan’ın otokrasisinin bu derece tahmin edilebilir olması göz önüne alındığında, Türkiye’nin karmaşası ve paradoksu nedir?

Erdoğan’ın ötesine baktığınızda işler daha da sarpa sarıyor. Kapağını biraz kaldırıp altına baktığınızda, çıkarları için birlikte çalışanları ve daha derin sistematik güçlerini çevirdiği dolapları hemen görebilirsiniz.

Neden, mesela, Erdoğan, son 10 Kasım’da olduğu gibi, Atatürk’ü bu kadar sıcak bir şekilde kucakladı? Kendisi, laik Kemalizm’den kalan mirası yok etmek isteyen bir İslamcı değil mi?

Bu paradoksun üstündeki sis perdesini kaldırmak için, Türk toplumundaki esas bölünme sebebinin “İslamcılarla” “laikler” arasındaki karşıtlık olduğu efsanesini çürütmek gerekiyor. Bu ihtilaf, on yıllardır sorunlu. Sadece yüzeysel olmakla kalmıyor, aynı zamanda miskin ve basit.

Ama asıl kritik nokta, bu iki terimli kategorizasyon, laikliğin rolünü abartıp, Cumhuriyet kurulduğundan beri Türk siyasetinin asıl itici gücü olan milliyetçiliği küçümseyerek, gerçekleri çarpıtıyor.

Türkiye’de laiklik her zaman, üzerine uygun biçilmiş sembollere ve alkol tüketimi gibi yüzeysel yaşam tarzı konularına dayanan, üstünkörü bir mesele oldu.

Laiklik hiçbir zaman, inançları birbirinden farklı topluluklara yönelik tarafsız bir durum yaratmak için gerçek bir siyasi devrim olarak hayata geçirilmedi. Laik Türkiye Cumhuriyeti hâlâ, Sünni olmayan Müslümanlara ve tabii ki gayrimüslimlere karşı ayrımcılık yapılan, Sünni Müslüman bir ülke.

Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’nin genetik kodları gerçek anlamda laikliğe dayanmıyor. Onun yerine, “Türk” milliyetçiliği inşasına ve üç tarihi trajediye dayanıyor: Anadolu’nun Helenizm’den arındırılması, Ermeni soykırımı ve Kürtlerin etnik kimliklerinin inkar edilmesi.

Bu bağlamda, “laikliğe karşı İslam” masalı, Türk popülasyonunun çoğunu, Türk siyasi sistemini ve Türk devletinin temelindeki kodları bir araya getiren mücbir sebebi gözden kaçırıyor: muhafazakar milliyetçilik.

Bu yüzden, Türkiye’deki dinamikleri analiz ederken, “Laikliğe” karşı “İslam” konusunu odak almayı bırakmalıyız.

Laikliğe karşı İslam, asla, AKP ile Fethullah Gülen’in gizli dini hareketi arasında çıkan varoluş savaşının nedenlerini anlamanızı sağlamaz.

Bu islami kamp içerisinde gerçekleşen bir kardeş cinayetiydi ve laiklikle hiçbir alakası yoktu. Hangi tip muhafazakar otorite rejiminin Türkiye’yi yöneteceği üzerine bir güç savaşıydı.

Aynı şekilde, ülkenin en önemli problemini analiz etmekte de bol şans, laikliğe karşı İslam’ın yanında Türk-Kürt çatışması. Burada da yine en önemli itici güç din değil, milliyetçilik.

Bu yüzden Erdoğan’ın Kemalizm’i kucaklaması –yani yeni tür Yeşil Kemalizm- Türkiye’nin muhafazakar milliyetçiliğe dayanan otoriter devlet geleneğiyle büyük bir uyum ve devamlılık içerisinde.

Kemalizm ile yeni-Osmanlıcılık arasındaki bu ittifakı bir arada tutan harç, tam bağımsızlık, tam egemenlik ve Batı emperyalistlerini durdurmayı sağlayacak milli güç için duyulan derin istek.

Bu kötü Amerikalı ve Avrupalı güçler, güçlü bir Türkiye görmek istemiyorlar, diye anlatılıyor bize hep sözde-laikler ve sözde-İslamcılar tarafından.

Dün olduğu gibi bugün de, bu kötü güçler Kürt ayrımcılığının, büyük Ermenistan’ın ve Türkiye’nin büyüyen ekonomisini boyunduruk altına alma girişimlerini arkasında yer alıyor.

Batının Gülenizm’le suç ortaklığı ise, Kemalizm’le aşk yaşayan Erdoğan için artık pastanın üzerindeki krema sayılır. Bu noktadan bakıldığında

Erdoğan’ın MHP ve ordudaki anti-Batılı Avrasyalılar tarafından da desteklenen Yeşil Kemalizm’i, çıkarcı bir ittifaktan çok daha fazlası : Türkiye Cumhuriyeti’nin fabrika ayarları.