'Her şey iyi gidiyorsa bunlar neden oluyor?' dedirten gelişmeler var

Suudi Arabistan bu yıl haccı yalnızca kendi ülkesi içinden kısıtlı sayıda insana açtı. Tahmin edilebileceği gibi, sağlık sebepleriyle. Korona virüs salgını yaygınlaşmasın diye. Haklı bir gerçekçe bu.

Gerekçeyi haklı saydığım için İngiliz The Daily Telegraph gazetesinde karşıma çıkan ‘müjde, müjde’ üsluplu habere akıl erdiremedim.

Haber şu: Suudi Arabistan yönetimi, ‘Arabistanlı Lawrence’ (Lawrence of Arabia) olarak şöhret bulmuş, Arapları Osmanlı’ya karşı isyana sürükleyen ve bu amaçla terör dahil her türlü eylemi örgütleyen İngiliz casusunun, o günlerde kullandığı, Suudluların sonradan yıkıp un ufak ettikleri evi müze haline getirmiş ve yakında turistlerin ziyaretine açacakmış…

Bu vesileyle Suudi Arabistan’da turizm bakanlığı bulunduğunu öğrenmiş oldum. Oysa, yakın zamanlara kadar, Suudi Arabistan “Ülkenizi gezmeye geleceğim” diyenlere vize vermiyordu. 

T. E. Lawrence İngilizlerin ünlü casusu. Marifetlerini merak edecekler içinTürkçe dahil her dilde çok sayıda kitap vardır. Adamın en büyük özelliği Türklere derin nefrettir. Buna, kendisine yakınlık duyduğu, ancak aynı ilgiyi görmediği bir Türk subayı tarafından reddedilmesinin yol açtığı söylenir.

Lawrence’in casusluk faaliyetini yürüttüğü evi Kızıldeniz kıyısındaki liman kenti Yanbu’da. Yanbu’nun Türklere karşı başlatılan Arap isyanının en kritik dönemine sahne olması gibi bir önemi de var..

İngiltere’nin Arap alemini Osmanlı’dan koparma projesini başarıyla hayata geçirmiş olmasına rağmen, Lawrence, her şey bitip ülkesine döndüğünde beklediği ilgiyi görmemiş, terkedildiği yalnızlığı motosikletiyle yaptığı bir kaza yüzünden ölümle sonuçlanmıştır.

İngiltere’de adına kurulmuş derneğin başkanı, “Lawrence’ı sevenler gidip evini görmek isteyebilirler” dedikten sonra şunu da eklemiş: “Lawrence’in havaya uçurduğu trenler çölde hala duruyor.” 

İngilizlerin Lawrence ile kendilerine verdikleri sözleri tutmadığı Suudluların resmi söylemidir.

Galiba Suudlular Lawrence sevgisiyle değil Türkiye’nin ve bizlerin canını acıtmak için böyle bir yola başvuruyor.

Ne bileyim, başka bir sebep göremiyorum.

Zihnim bu haberle meşgulken, dün de, Hürriyet’te şu haberle karşılaştım: Rusya Suriye’de, İdlib’e çok yakın bir yerde kilise inşaatına başlamış. Kilise İstanbul’da yeniden cami olarak ibadete açılan Ayasofya tasarımında olacakmış.

En iyisi haberi Hürriyet’ten aktarmak:

“RUS haber ajansları 5 Eylül Cumartesi günü ilginç bir temel atma töreni haberini dünyaya duyurdu. Suriye’nin Hama iline bağlı ve İdlib cephe hattına yakın Skabliya şehrinde, İstanbul’da Ayasofya’ya cami statüsünün geri verilmesi sonrası Ayasofya’nın benzeri yeni bir kilise inşaatına başlandığı ilan edildi.

Rusya’da propaganda yayınlarıyla tanınan “Federal Haberler Ajansı”, temel atma töreninden resimler paylaşarak, Suriye’deki söz konusu kilisenin Rusya Savunma Bakanlığı katkılarıyla bir yıl gibi kısa sürede tamamlanacağı vurgusunu da yaptı. Haberlere göre, Suriye’de Ayasofya’nın taklidinin genelde Hıristiyanların yaşadığı Skabliya şehrinde inşa edilmesi kararını Hama bölge Metropoliti Nikola Baalbaki verdi, inşaat için gerekli araziyi ise Esad yanlısı Hıristiyan milislerin komutanı Nabil El Abdullah tahsis etti.

Taklit Ayasofya’nın temel atma töreni haberinin en ilginç noktası ise, bu törene Rusya’nın Suriye’deki askeri birliklerinin eski komutanı Korgeneral Aleksander Çayko’nun da katılmış olması. Şu anda Rusya Genelkurmay Başkan Yardımcısı görevindeki Korgeneral Çayko törende yaptığı konuşmada, kilisenin bir yılda tamamlanacağına inandığını ve projenin bir an önce bitmesi için Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin katkıda bulunmaya hazır olduğunu ilan etti. Ayrıca tören alanına asılan, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Metropolit Bishop Nicola Baalbak’ın bir arada olduğu dev resim dikkat çekti.”

Haber bu.

Rusya ile Türkiye kilisenin inşa edileceği bölgede birlikte devriye nöbeti tutuyor. Bizim Mehmetçikler Rus askerleriyle birlikte bölgenin güvenliğinden sorumlu.

Ee, şimdi bu haber ne anlama geliyor?

Türkiye’nin altından zemin kayıyor. “Her şey mükemmel” diye sonuçları ilan edilen politik tercihler giderek Türkiye’ye dönük simgesel cevaplara yol açıyor.

Canımı sıkan bu iki haber aklımda, bugünkü gazetelerin köşe yazılarına göz atarken, bir uzman yazarın göz açıcı bir değerlendirmesiyle karşılaştım.

Doç. Hasan Kösebalaban’ın Karar gazetesinde çıkan yazısının başlığı şu: “Türkiye tarihi nüfuz alanını kaybediyor.”

Yazıda, Sırbistan ve Kosova liderlerinin ABD başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki ofisinde, ekonomik alanda işbirliği yapacaklarını dünyaya ilan ettikleri olaydan hareketle, başlığına uygun çok önemli bir tespitte bulunuluyor.

Türkiye’nin ilişkilerini yakın tutmaya çalıştığı bu iki ülke, Washington’da, Trump’ın gözetimi altında, yalnız birbirleriyle ilgili taahhütte bulunmadılar, İsrail’i diplomatik olarak tanıyacaklarını ve büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıyacaklarını da duyurdular.

Duyuruları, özellikle Kudüs’e büyükelçiliklerini taşıma niyeti, Türkiye’yi teessüf bildirmeye zorladı.

Konuya ilişkin dışişleri bakanlığı açıklaması hayal kırıklığını yansıtıyor.

Yazar, bu olaydan hareketle, her ülkenin kendine özel güvenlik önceliklerini hatırlattıktan sonra şu soruyu soruyor: 

“Balkanlar’da hassas güvenlik endişeleri taşıyan tarihi müttefiklerimize, onları Batı’dan koparacak, Türkiye’nin bağımsız eksenine girmeye ikna edecek kadar güçlü bir teminat ve alternatif sunabiliyor muyuz?”

Suudi Arabistan’da açılışa hazı hale getirilmiş Lawrence müzesi, İdlib’te inşaatına başlanmış Ayasofya tarzı kilise, Kosova ve Sırbistan’ın İsrail’le yakınlaşması…

Ne anlama geliyor bunlar?

Hasan Kösebalaban’ın yazısının bu soruya cevap teşkil edecek sonuç bölümünü okuyalım derim:

“Özellikle Türkiye’nin Batı istikametindeki dış politika yönelimini doğrudan değiştirme temayülüne girdiği, bunu da idam cezası tartışmasıyla gösterdiği bir ortamda, Müslüman Doğu Avrupa ülkelerinin güvenliklerini temin edecek farklı arayışlarda bulunmaları şaşırtıcı olmaz. Türkiye’nin bağlı olduğu uluslararası hukuki sözleşme ve normlar nedeniyle, idam cezası tartışması, bir hukuk ve içişleri konusu olduğu kadar, bir dış politika meselesidir aynı zamanda. İdam cezası, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden ve bu sözleşmeyi temel alan bütün kurumsal yapılardan kopması anlamına gelmektedir. 

Bu kurumsal yapılar arasında Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve ona bağlı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, aynı zamanda Avrupa Birliği tam üyelik süreci de var.  

Demokratik yönelimini kaybetmiş, Avrupa normlarından, ekonomik, güvenlik ve hukuk sisteminden uzaklaşmış bir Türkiye, sadece Balkanlar’da değil, Orta Doğu ve Türki coğrafyada da etki ve çekim gücünü kaybetmiş bir ülke haline gelir.” 

Okudunuz, ne diyorsunuz?

Bu yazı Fehmi Koru'nun blogundan alınmıştır