New York Times analizi: Adım adım Erdoğan iktidarının aydınları tasfiye süreci…

Türkiye, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ağır bir travma yaşarken bu durum henüz son bulmuş değil.

Aradan geçen üç yılda sayıları yüz binlerle ifade edilen akademisyen, gazeteci, aydın ve iş insanları bir “cadı avı” sürecine tabi tutuldu. Bu yıkım tablosu da önü alınamaz bir beyin göçüne neden oldu.

ABD’nin saygın gazetelerinden New York Times, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarının Türk siyasetine birçok isim yetiştiren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni (Mülkiye) yok ettiğini ve Mülkiye’den yetişmiş ‘bir çok aydını tasfiye ettiğini’ yazdı.

Diken’in çevirisine göre, “‘Sizin gibi insanların devri bitti’: Türkiye aydınlarını nasıl tasfiye etti” başlıklı haber analizde, Mülkiye için “Yüz yıldan fazla bir süredir – Erdoğan rejimi yok etmeye girişene kadar – bir siyaset bilimi okulu Türkiye’nin yönetenler sınıfının eğitiminde en önemli kurumdu” deniyor.

Haberde, eski öğretim üyeleri İlhan Uzgel, Canberk Gürer, Elçin Aktoprak ve Kerem Altıparmak’ın görevden alınış süreçlerine dair görüşlerine yer veriliyor.

“Mülkiye nihayetinde bir akademik fakülteden çok daha fazlasıydı; Türk devletine yöneticiler, devlet adamları, hukuk adamları ve siyaset tarihçileri yetiştiriyordu” denen analizde, Türkiye’nin ABD-Türkiye ilişkileri konusunda en önemli uzmanlarından ve “Ulusal Çıkar ve Dış Politika” gibi önemli kitapların yazar ve editörlüğünü yapmış İlhan Uzgel’in de kovulduğu 7 Şubat 2017’ye kadar 30 yıl boyunca gururla Mülkiye’de öğretim üyesi olarak çalıştığı hatırlatılıyor.

Türkiye’nin 150 bin akademisyeninden 6 bin kadarının da Uzgel’le benzer bir kaderi paylaştığının altı çizilen New York Times analizinden öne çıkanlar şöyle:

“Birçok Türk akademisyen ülkelerinin bir gün bir demokrasi olmasını umarak büyüdü. Sosyoloji veya felsefe okudular, uzlaşmazlık çözümlenmesi, barış inşası, azınlık hakları, sivil toplum oluşturulması gibi konular üzerine uzmanlaştılar.

Siyasal bilimler veya tarih doktorası yaparak liberal görüşlü üniversitelerde gelecek nesillerin kendilerinden daha da demokratik olması için uğraştılar. İyi yönetim uygulamaları, adil bir yargı sistemi, özgür basın, insan hakları ve kadın hakları gibi konulara inandılar. Bu demokratikleşmenin bir parçası olduğunuz ya da bu sürecin dışında kaldığınız bir anlayış vardı.

Otoriter bir devlet tüm bu demokratik tiplerden kurtulabilir – hapse atar, dava açar – fakat hükümetin eninde sonunda bu tip kişiler yetiştiren kurumlara saldırması gerekir. Gazeteleri satın almak kolay olabilir. STK’ları da kapatabilirsiniz. Ama üniversiteler dağıtması çok daha zor kurumlardır.

Erdoğan ve müttefiklerinin kapsamlı tasfiyeyle yapmaya çalıştığı da tam olarak bu. Binlerce akademisyen işini, seyahat etme hakkını kaybetti, pasaportları iptal edildi. Kamu veya özel üniversitelerde bir daha çalışamaz hale geldiler. Haklarında açılan ve hala devam eden yasal süreçler bu insanları arafta bıraktı. Yurt dışında olanların birçoğu geri dönmedi. Basında adlarının geçmesinden hatta gazetecilere konuşmaktan korktular. Bazıları hapse mahkum edildi. En az biri intihar etti.

Ankara Üniversitesi’nden tasfiye edilen 90 kadar akademisyenin 36’sı Mülkiye’dendi. Bu da 160 yıllık fakültenin özel bir hedef haline geldiğine ilişkin şüpheleri çoğalttı.

Üzgel ‘Mülkiye’nin Türk bürokrasisiyle bağı 2004 gibi kopmaya başladı. AKP bu bağı kopardı. Kendi adamları bürokrasiye egemen olmaya başladı’ diye anlatıyor.

Eski Mülkiye akademisyeni Elçin Aktoprak ‘Ben Mülkiye’de büyüdüm. Bu kampüste ülkenin geri kalanında olmayan bir özgürlük vardı’ diyor.

Aktoprak’ın Mülkiye’de görev yaptığı dönemde özellikle Kürt meselesine ilişkin radikal bir hava oluştu. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Kürtler katliamlara kurban oldu ve ‘dağ Türkleri’ olarak anıldı. Türkçe konuşmaya zorlandılar. Ülkenin güneydoğu bölgesi ekonomik anlamda ihmal edildi. 1970’lerde Kürt olmayı kabullenme hakkı için lobi yapmak ve Türk devletinden ayrılmak için mücadele etmek amacıyla – kendisi de Mülkiyeli olan, Abdullah Öcalan tarafından – ayrılıkçı terörist bir grup, PKK kuruldu. Sonra bir kısır döngü meydana geldi. Türk ordusu köyleri yaktı ve Kürtleri işkence edip öldürdü, PKK da güvenlik görevlilerine saldırıp köy meydanlarını terörize etti.

2000’lerde Erdoğan’ın liderliğinde hükümet PKK ile ‘çözüm süreci’ başlattı.

Aynı dönemde Kürt öğrenciler üniversitelere girmeye başladı. Özellikle Ankara Üniversitesi bu öğrenciler için çok cazipti. İletişim, eğitim, hukuk, siyasal bilimler gibi aynı kampüsteki bölümlere girdiler.

Türkiye’de akademiler arasında uzun süre Mülkiye gibi kurumlar vardı. 20’li yaşlardaki gençler ayağa kalkıp konferans salonlarında ülkenin en güçlü siyasetçilerine doğrudan karşı gelebiliyordu.

2012 yılında Ankara Üniversitesi’nin rektörlüğüne Erkan İbiş getirildi. Seküler bir yaşam tarzı vardı ve eşi türbanlı değildi. Dalkavuk bir AKP’liye benzemiyordu. Fakat o dönemde Türkler güçlü devlet pozisyonlarında kalabilmek için beklenenleri yapmaları gerektiğini anlamaya başladı.

Bir zamanlar alkol içenler şimdi içme suyunu tercih ediyordu. Bir zamanlar kampüsteki gösterilere izin veren rektörler şimdi bu gösterileri yasaklayabiliyordu.

İbiş okulun açılış gününde beklenmedik bir şekilde dönemin başbakanı Erdoğan’ı açılış törenine konuşmanı olarak çağırmıştı. Erdoğan üniversitelerde bu tür törenlere katılırdı ama Ankara Üniversitesi için bu durum yeniydi.

Gezi’den sonra Erdoğan ülkeyi, rektör üniversiteyi ‘tek-adamlaştırmaya’ başladı
Fakültenin özellikle de AKP hükümeti karşıtı Gezi Parkı gösterilerinin olduğu 2013 yazından sonra rektörle ilişkileri bozuldu.

Eski Mülkiye akademisyeni Canberk Gürer “Erdoğan Gezi’den sonra ‘ülkeyi tek-adamlaştırma’ sürecini başlattı. Bizim rektörümüz de üniversiteyi ‘tek-adamlaştırma’ya başladı’ diye anlatıyor.

2016’nın başlarında hükümetin PKK ile savaşına karşı başlatılmış bir dilekçe akademisyenler tarafından imzalandı.

Kendilerine ‘Barış Akademisyenleri’ diyen bu akademisyenler dilekçeye “Bu suça ortak olmayacağız” başlığını attı.

Dilekçeyi Türkiye’de 2 binin üzerinde akademisyen imzaladı.

Eylül 2016’da binlerce insanla birlikte Ankara Üniversitesi öğretim kadrosundan da 21 kişi kovuldu. Aralarında Mülkiye’li asistan öğretim görevlileri de vardı.

Aktoprak herkesin o günlerde çok tedirgin olduğunu belirterek şunları söylüyor: “Avukatlar da dahil herkes bize ne yapmamız gerektiğini, söylemeye başladı. ‘Tutuklanırsan ailenden kimle iletişim kurmalıyız. Mesajlarında ne var? Evinde ne var?’ Hepimiz ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk.

Gürer 'ÖSYM kovulmadan bir ay kadar önce beni Twitter’da engelledi' diyor.

Profesörler her gün Resmi Gazete’den kovulup kovulmadıklarına bakıyordu.

Aktoprak ve Gürer 7 Şubat 2017’de 27 diğer akademisyenle birlikte kovuldu. Kampüste büyük gösteriler oldu ve polis biber gazıyla müdahale etti. Aktoprak okula girmeye çalıştığında güvenlik görevlileri 'Üzgünüz hocam, siz de kovulanlardansınız' diyerek kampüse almadılar.

Tüm bu atmosfer Türkiye’de yeni bir beyin göçünü tetikledi. Binlerce sosyal bilimler ve bilim akademisyeni ülkeyi terk etti."


Haberin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.