Turhan Kayaoğlu
Mar 03 2018

Bağdat: Yüzyıllardır Şii ve Sünni kanıyla yıkanan şehir

Bağdat, Abbasi halifesi Mansur tarafından 762 yılında kuruldu. Mansur şehrin adını "Madinat as-Salam-Barışın şehri” koydu. Ne ki, Bağdat tarihe en çok kana bulanan şehir olarak geçti.

Global terrorism index raporuna göre şimdilerde nüfusu 8 milyon olan Bağdat’ta 2015 yılında her 100 bin kişiden 43’ü teröre kurban gitti. Bunların %90’dan fazlası bombalı araç saldırılarıyla öldü. Bu bir dünya rekoruydu. 2016 yılının ilk yarısında Daeş Bağdat’a yönelik amansız bir saldırı başlattı. 

Nisan ve mayıs aylarında şehrin Şii mahallelerine yapılan 20 civarındaki bombalı saldırıda yüzlerce kişi can verdi. Hedef, politik istikrarsızlığı artırmak ve Şiilerle Sünniler arasındaki kutuplaşmayı derinleştirmekti. Bombalı saldırılar 2017’de de sürdü. Bu yılın ocak ve şubat aylarında yine yüzlerce cana kıyıldı.

Bütün bu olanlar Müslümanlara ortak hafızalarına kazınan en önemli tarihsel olayı sürekli olarak anımsatmakta: Moğolların Bağdat’ta 1258 yılında yaptığı korkunç katliam. Usama bin Ladin 1991’deki Körfez Savaşı’nda Dick Cheney ve Colin Powel’in Bağdat’ı Moğollardan daha barbarca tahrip ettiğini söylemişti.

ABD birliklerinin 2003 nisanında Irak’ı işgal etmesinden birkaç ay önce Saddam Hüseyin yaptığı bir TV-konuşmasında George W Bush’u Hülagü’ya benzetmiş ve şöyle demişti: “Hülagü’nün ordusu yeniden doğmuş olan Bağdat’a saldırmak üzere yine geliyor. Ama bu kez Bağdat halkı ve ülkenin lideri günümüzün Moğollarını şehir duvarlarının önünde intihara zorlamaya kararlıdır”.

Ne varki, çok geçmeden İskenderiye’de yeniden inşa edilen dünyanın en eski kütüphanesinin açılışı yapılırken ABD askerleri, yerli çapulcularla birlikte Bağdat’taki milli arşivi, arkeoloji müzesini ve milli kütüphaneyi talan ediyordu. 

Birkaç saat içinde insanlığın en eski belgelere dayanan tarihi, unutuluşun uçurumunda kaybolmuştu.

ABD’nin Irak halkına armağanı, Sünnilerle Şiiler arasındaki çelişkiyi daha da derinleştirmek olmuştu. Sünni çevrelere göre Saddam Hüseyin’in devrilmesi, 1258’deki Moğol işgalinde görülen Şii ihanetinin bir tekrarıydı. Şimdi 760 yıl geriye gidip zaman zaman gündeme gelen bu iddiayı anlamaya çalışalım.

1257 sonbaharında Cengiz Han’ın torunu Hülagü ordusuyla Bağdat’a yaklaşmıştı. Ağabeysi Mengü ona Kafkaslar’dan Mısır’a kadar olan toprakları ele geçirme ve Alamut Kalesi’nde yaşayan devrin en büyük alimi Nasr al-Din al-Tusi’yi kendisine gönderme görevini vermişti.

Hülagü Alamut Kalesi’nin yakıp yıktı ve ağabeysinin ölüm haberi gelince al-Tusi’yi kendisine baş danışman yaptı. Sonra kahinlerinin uyarısına rağmen koyu bir Şii ailesinden gelen al-Tusi’nin tavsiyesine uyarak ele geçirmek üzere Bağdat’a yöneldi (Sünnilere göre al-Tusi, Abbasilerden intikam almak istediği için bütün İslam dünyasına ihanet etmişti).

Baghdad

Bağdat 500 yıl boyunca Arap ve Sünni İslam dünyasının kültürel ve ekonomik merkezi olmuştu. Binbir Gece masallarından bildiğimiz şiir ve bilime düşkün halife Harun Reşit’in (786-809) kurdurduğu yeni kütüphane, antik çağdaki İskenderiye kütüphanesiyle yarışır duruma gelmişti.

Onun oğlu Mamun (813-833) tarafından kurulan Bilgeliğin Evi’nde Hint matematik ve astronomi bilimi Ortadoğu’yla ve Yunan geleneğiyle buluşmuş, klasik Yunan felsefe eserlerinin hemen tamamı Arapçaya çevrilmiş ve Endülüs İspanya’sına ve Avrupa’ya ulaştırılmıştır.

Şehir saraylar, medreseler, camiler, kütüphaneler, canlı çarşı ve pazarlar ve gösterişli hamamlarla doluydu. Köprülerin altından geçen ve insan ve mal taşıyan yüzlerce tekneyle büyük ölçekli bir Venedik gibiydi. Ayrıca, Bağdat halifelerin yüzyıllarca biriktirdiği dev hazineyle dünyanın en zengin şehri olmuştu.

Baghdad

İbni Batuta 1171’de Halifelik sarayının ihtişamından, 60 doktorun çalıştığı Adudi hastanesinden ve bir akıl hastanesinin de bulunduğundan söz eder. Şehirde on tane okulu olan 40 bin Yahudi yaşıyordu.

1227’de Dicle’nin doğu yakasında dünyadaki en eski üniversitelerden biri olan el-Mustansiriye açıldı. Martin Luther, medreseleri Avrupa’daki Ortaçağ üniversitelerinin öncülü olarak görmüştü.

Hülagü halife Mustasim’e gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Benim sözümü dinle. Dinlemezsen sana Tanrı’nın isteğinini ne olduğunu göstereceğim”. Halifeye tavsiyesi, bizzat gelip Hülagü’yü ve ordusunu karşılaması ve Bağdat’ın kapılarını ona açmasıydı.

Mustasim ise bütün dünyanın müslümanlarının Bağdat’ı savunmaya geleceğini sanıyordu. Yanıtı şöyle oldu: “Savaşa hazır atlı ve yaya milyonlarca adamım var”. Halifeyi savaş kararı alırken onu en çok teşvik eden kişi, sağ kolu olan veziri Alqami olmuştu.

Hülagü’nün emrinde Moğolların dışında bin kişilik Hitaylı mühendisler, beş bin Türk atlısı, on binlerce kişilik Ermeni ve Gürcü Hıristiyan birlikler de vardı. Bunlara ek olarak Sünni halifeye kızgın olan Şii Araplar da Hülagü’ya katılmıştı.

Hülagü’nün hem annesi hem de karısı Dokuz Hatun Nasturi Hıristiyandı. Türk olan ve en önde gelen generali Kit-Buka Noyan’ın da İncil’deki üç evliyadan birinin soyundan geldiği rivayet edilirdi.

1258 ocak ayının sonunda Hülagü’nün ordusu Bağdat’ın kapılarına dayanmıştı. Mancınıklar, oklar, yanan naftalinli paçavralarla şehir bombardıman edildi. Altı gün sonra halife teslim oldu. Savunma yapmadan şehir dışına gönderilen halifenin askerleri ve sivil halk tek tek öldürüldü, şehir yağmalandı.

Bağdat’taki saraylar ve kütüphaneler yakılıp yıkıldı. Söylentiye göre Dicle’nin sularına o kadar çok kitap atılmış ki, bir süvari atıyla karşıdan karşıya geçebiliyordu. Katliam günlerinde Dicle’nin suları hem mürekkeple kapkara hem de dökülen kanla kıpkırmızı akmıştı. Abbasi devletinin sonuydu bu.

Dokuz Hatun’un araya girmesiyle katliamda Hıristiyan ve Yahudilere dokunulmadı. Müslümanlardan kurtulan olmadı. Yüz binlerce insan öldürüldü. Bazı kaynaklara göre bu sayı bir milyona yakındı. Ancak Hülagü Fransa kralı IX. Lui’ye yazdığı mektupta sayının “yalnızca” 200 bin olduğunu belirtir.

Baghdad

Marco Polo’nun anlattığına göre halifenin altın ve diğer kıymetli eşyayla dolu bir kulesi vardı. Hülagü halifeye bunları Bağdat’ı savunabilecek bir orduyu finanse etmek için niye kullanmadığını sorar. Ondan sonra da halife bütün o zenginliklerin içinde açlıktan ölmek üzere kuleye hapsedilir.

Günümüzdeki bir Mısırlı tarihçi de Hülagü’nün karşısına aç ve suzuz olarak getirilen halifenin önüne altın ve gümüş koydurttuğunu ve onları yemeyecekse neden sakladığını sorduğunu anlatır. Daha sonra halife bir halıya yatırılıp yuvarlanır ve ölene kadar atlara çiğnetilir. Moğol geleneğine göre soylu bir kişinin kanı toprağa akıtılmaz, onuruyla ölmesi sağlanırdı.

Bağdat’ın düşmesi Arap ve İslam dünyasında bir şok dalgası yaratır. Halifenin katli ve şehrin yağmalanması, Roma’nın 410’da Ostrogotlar tarafından yağmalanması kadar sarsıcıydı. Araplar müthiş bir travma, olağanüstü büyük bir felaket yaşıyorlardı. Bu tarihsel anı hâlâ tazeliğini korumaktadır.

Bağdat’ta taş üstünde taş bırakmayan Hülagü, şehire vali olarak Şii Müslüman olan Alqami’yi atadı. Bu ona yöneltilen hainlik suçlamasını daha da güçlendirecekti.

ABD Bağdat’ı 2003’te işgal ettiğinde sosyal medyada sık sık Şiileri aşağılamak üzere alaqima (Alqami’nin çoğul hali) kavramı kullanıldı. Bununla öncelikle Irak’ın önceki Şii başbakanı Nuri el-Maliki kastediliyordu. Maliki’nin işgal sırasında ABD’yle işbirliği yaptığı biliniyordu. 

Maliki, Sünnilere karşı sistematik olarak yürüttüğü ayrımcılık politikasıyla Daeş’in kurulmasına yardımcı olmakla suçlanmaktadır. Sonuçta, Daeş’le birlikte dünya yeni bir halifeyle karşı karşıya geldi: Ebu Bekir Bağdadi.

Peki, Bağdat nasıl kuruldu? Hülagü’dan önce de Şii-Sünni çatışması var mıydı?

Bağdat’ı Emevi devletini yıkan Abbasiler kurdu. İran’ın doğusunda yüksek vergiler, kültür çatışmaları ve başşehir Şam’a olan uzaklık nedeniyle Emevilere karşı huzursuzluk artmıştı. 

Başlayan isyanlar ve kaostan yararlanan Abbasiler, Emevi liderlerini öldürdüler. Halifelik Muhammed’in amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasilere geçti. Savaş dahisi ve ”kasap” Ebu el-Abbas 750’de Abbasi devletini kurdu.

Onun yerine geçen kardeşi Ebu Cafer el-Mansur başşehri Şam’dan taşıdı. Yeni başşehir 762 yılında Dicle kıyısında, 800 seneden fazla bir süreyle İran kökenli Part ve Sasani devletlerinin başşehri olan Ktesifon’un (Tizpon) yanına kuruldu.

Şehir surlarla ayrılan iç içe geçmiş üç halkadan oluşuyordu. Merkezde halifenin sarayı ve büyük cami, sonraki halkada yönetici elit ve dış halkada dükkanlar, tüccar ve memurlar için konutlar vardı. 

Çoğunluğu Türklerden oluşan ordu, surların dışında bugün de önemli bir semt olan Karkh denen yere yerleştirildi. Dört ana cadde dört şehir kapısına bağlanıyordu: Şam, Küfe, Basra ve Horasan kapıları. 100 bin kişinin çalıştığı şehrin yapımı dört yıl aldı.

836 yılında Harun Reşit’in diğer oğlu halife Mutasım Bağdat’ın 130 km kuzeyinde Samarra şehrini kurdu ve başşehri oraya taşıdı. Mutasım’ın orduda büyük yer verdiği Türklerle yerel halk arasındaki gerilimin bu taşınmada önemli payı olduğu söylenir.

Samarra

Samarra, Şiilerin dört kutsal şehrinden biri. Oniki imamdan ikisinin altın kubbeli mezarları buradadır ve mehdi olarak gelecek olan onikinci imam burada kaybolmuştur. Şiiliğin İran’da devlet dini olması bu zamandan kaynaklanmaktadır. Bugün de Şiiler bütün dünyadan Samarra’ya hacca gelmektedirler.

56 yıl sonra yeniden başşehir olan Bağdat’ta 900’lü yıllar huzursuzluklar ve çatışmalarla dolu geçti. 919 yılında hayat pahalılığı nedeniyle ayaklanmalar başladı. 

Halife Muktedir (908-932) Hallacı Mansur’u 922 yılında idam ettirdi. 945’te İranlı Şii hanedanı Büveyhiler (Büveyh oğulları) bir darbeyle Bağdat’ı ele geçirdi. Şiilerin 100 yıllık yönetiminde yolsuzluk ve adam kayırmalar giderek arttı. Sünnilerle Şiiler arasında çatışmalar başladı. 971’de binlerce dükkan ve ev ve birçok cami yakıp yıkıldı. 17 bin kişi öldürüldü.

1055’te Selçuklu lideri Tuğrul Bey Bağdat’ı işgal etti, Şii Büveyhilerin yönetimine son verdi ve Sünnileri kayırdı. Bu atmosfer içinde tasavvuf doğdu.

1401’de bu kez Timur Lenk gelip Bağdat’ı harabeye çevirdi. Halk kılıçtan geçirildi, şehir talan edildi. Surlar dahil birçok Abbasi yapısı yıkıldı, bahçeler ateşe verildi. Bu felaketten sonra Bağdat 100 yıl kendini toparlayamadı.

1508’de Şah İsmail Bağdat’ı İran topraklarına kattı. Ancak şehir halkı sürekli ayaklanıyor, mahalleler yakılıyordu. Şahın emriyle Sünni liderler öldürüldü kutsal türbeler tahrip edildi. Buna karşılık Şah İsmail, Şiiler için Dicle’nin batı yakasındaki Kazimain’de görkemli bir anıt mezar yaptırdı.

1534’te Kanuni Süleyman Bağdat’ı ele geçirdi. 1636’da İranlılar Bağdat’ı geri aldı ancak kısa bir süre sonra Bağdat yeniden bir Osmanlı vilayeti oldu.

Kazimain’deki anıt mezarın iki kubbesi Dicle üzerinden ihtişamla ışıldamakta. Burada Şiilerin yedinci ve dokuzuncu imamı yatıyor. Kubbeler 1796’da İranlı ve Hintli Şiilerin desteğiyle altın varakla kaplandı. 

Ali’nin türbesi Bağdat’ın 160 km güneyindeki Necef’te. Oğulları Hüseyin ve Abbas’ın türbeleri de biraz daha güneydeki Kerbela’da. Şiilerin en kutsal yerleri buralar.

İran bunca derin tarihi ve dini bağları olduğu Bağdat’tan ve Irak’tan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğe benziyor.

Madinat as-Salam, Barışın şehri Bağdat, barışa ve huzura hâlâ çok uzak.