Ahmet Erdi Öztürk

Türkiye-Balkanlar: Çok boyutlu ve karmaşık bir ilişkinin belirsiz hali -1-

Türkiye ve Balkan ilişkileri, ülkelerin coğrafi, tarihsel, kültürel ve dinsel yakınlıkları nedeniyle her zaman uzmanlar tarafından ilgiyle takip edilen konuların başında gelmiş.

Buna karşın, AKP iktidarıyla beraber “Türkiye Balkanlara geri dönüyor” başlığına sahip bir çok popüler, akademik makale yazılmış, çalışma raporları farklı kuruluşlar tarafından kamuoyu ile paylaşılmış ve adeta Türkiye Cumhuriyet ile beraber Balkanlar’daki varlığını sonlandırmış ve geri dönüşü ancak AKP ile mümkün olmuş argümanı dillendirilmiştir.

Ancak bu durumun gerçekliği, bu konular üzerine yıllardır çalışan Dimitar Bechev gibi bir çok akademisyen tarafından reddedilmiş ve bu bunun yerine Türkiye’nin Balkan coğrafyasında her zaman var olan önemli bir aktör olduğu vurgusu hemen hemen her ciddi yayında dile getirilmiştir.

​Bütün bunların ışığında, son bir yılda yaşanan iki olay Balkanlar’da Türkiye algısının iki farklı kutupta kümelenmesine sebebiyet verdi. Bunlardan birincisi; 2018’in ilk aylarında Kosova’da Gülen Hareketi’ne mensup yedi öğretmenin Türkiye İstihbaratı tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilmesi ve sonrasında başta Kosova olmak üzere Arnavutluk gibi diğer ülkelerin Türkiye’ye açıktan tepki göstermesi.

Bir diğeri ise, Avrupa’da 24 Haziran seçimleri için miting yapmasına izin verilmeyen Erdoğan’ın UETD (Avrupalı Türk Demokratlar Birliği) 6. Olağan Kongresi’nde sadece Balkanlardan değil hemen hemen bütün Avrupa’dan gelen taraftarlarına konuşma yapması ve sonrasında Bosna içerisinde irili ufaklı bir çok siyasal hareketin bu olayı sert bir şekilde eleştirmesi.

​Bu iki durum, pek tabi Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ortamının bir etkisiyle, iki birbirinden çok farklı yoruma neden oldu. Bunlardan ilki; AKP Türkiye’sinin tarihinde olmadığı oranda Balkanlarda güçlü olduğu ve bu bağlamda istihbarat operasyonundan siyasi propagandaya kadar her şeye ehil olduğu görüşü. Diğer bir görüş ise, AKP’nin doğal sınırlarını çok da hoş olmayan yöntemler ile aştığı ve Balkanlar’da ‘rahatsız edici’ ancak çok da def edilmesi mümkün olmayan bir aktör olduğu.

​Bu noktada da iki konunun altını çizmekte fayda var. Birincisi, Türkiye’de bir çok uzmanın yaptığı hata bu iki kutuplu yorumlarda da yapılmakta; Balkanları bir bütünmüş gibi kabul etmek. Ancak Balkan coğrafyası bir bütün olamayacak kadar parçalı, çeşitli ve karmaşık bir denkleme sahip.

Bu bağlamda da “Balkanlarda…” diye başlayan bir çok yorum bölgenin kimi coğrafyalarında geçerli değil. Kısacası her ülkenin Türkiye ile ilişkisi kendi bağlamında değerlendirilmeli. İkinci nokta ise, yukarıdaki iki zıt kutuplu yorumun haddinden fazla siyasi pozisyon içermesi. Diğer bir deyişle, yorum sahipleri, konuları ele alırken kendilerinin Erdoğan karşısındaki yorumları üzerinden Balkanlar okuması yapıyorlar.

​İki yıla yakın bir süre Balkanlar’da farklı etnik, dinsel ve siyasal aidiyete bağlı kişilerle görüşmeler yapmış birisi olarak bu noktada yukarıdaki iki yorumunda hem ‘doğru’ hem ‘yanlış’ olduğunu söyleyebilirim.

Kısacası bardağın hem dolu hem de boş tarafı mevcut ve fakat ne dolu taraftaki su çok parlak ne de boş taraf tertemiz. İşte bu durum da konuyu hem çok boyutlu hem de karmaşık yapıyor. Çok boyutluluktan kastım, konunun ekonomik, kültürel, siyasal ve dinsel boyutlarının olması. Karmaşıklığın ise hemen hemen hiçbir boyutun ‘siyah’ ya da ‘beyaz olarak’ tanımlanamayacak durumda olması.

​İşe görece basit ve olumlu kısım ile başlarsak sözü Arnavutluk siyasetinde hala etkin bir ağırlığı olan eski Kültür ve Eğitim Bakanlarından Genc Pollo’ya vermek lazım. 20 Nisan 2017’de kendisi ile yaptığım görüşmedeki şu sözü durumu özetler nitelikte; “… evet Türkiye hem çok önemli ve çok etkin bir ülkeydi ancak AKP ile işler daha bir görünür oldu…”

Bu cümleler, Diyanet’in Balkanların en büyük camisini inşa ettiği Tiran’da söylendi. Ama AKP Türkiye’sinin Balkanlar’daki etkinliği bunun ile sınırlı değil. Her köşede, Türkiye ile ilgili her konuda, hem siyasi elit hem de sıradan vatandaş Diyanet, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü gibi Türkiye merkezli devlet aygıtlarından bahsediyorlar, ki bunlardan Türkiye ile ticaret yapanları başta Makedonya ve Sırbistan’da şube sayısı 65’e ulaşan Halkbank şubeleri ile bir şekilde müşteri ilişki içerisinde.

​Türkiye ekonomisi, görece kalkınma dönemini 2004-2011 arasında yaşamış olsa da AKP döneminde Balkanlara yapılan yatırım, yardım ve ortaklık anlaşmaları, kırılgan Türkiye ekonomisinden pek de etkilenmemiş durumda. Her ne kadar, son dönemde Türkiye Makedonya Denar’ı karşısında bile değer kaybediyor olsa da Türkiye hala tüm Balkan ekonomilerinden daha büyük.

Bu durumda etkisini çok görünür kılıyor. Misal Diyanet, Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk’taki resmi müsteşarlıkları ile ülke müftülüklerine ciddi katkılar sağlıyorlar. Örneğin Bulgaristan yıllık 2 milyon Lev nakti yardım alırken, ülke genelinde 1400’ün üzerindeki camilerin de çoğu kuran ihtiyacı Diyanet tarafından karşılanıyor. Bu noktada Bulgaristan Baş müftüsü Mustafa Aliş Haci, 9 Nisan 2017’deki görüşmemizde “… Türkiye olmasa imam maaşlarını dahi zor…” öderiz itirafında bulundu.

​Bütün bunlarla beraber, misal TİKA sanılanın aksine sadece eski Osmanlı eserlerini yenilemek ile kalmıyor. Bütün ekonomik kötü gidişe rağmen, TİKA her yılki bütçesinin yaklaşık olarak %20’sini Balkanlara ayırıyor ve hükümet binalarından, hastanelere, okullardan kimi peyzaj düzenlemelerine kadar başta Kosova ve Makedonya dahil olmak üzere hemen hemen tüm Balkan ülkelerine ulaşıyor.

Bununla beraber Yunus Emre Enstitüsü, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı toplam olarak yılda 2000’in üzerinde Balkanlı gence burs olanağı sağlayarak onların Türkiye’de okumalarına olanak sağlıyor.

Kısacası Türkiye AKP ile birlikte işin bir boyutu ile ‘yumuşak güç’ diye adlandırılabilecek bir politika izliyor. Ancak işin çok boyutlu ve karmaşık olmasında AKP Türkiye’sinin yaptıklarının sadece yumuşak güç ile açıklanamayacak olmasından kaynaklı.

İçeride otoriter ve İslamcı bir politika izleyen AKP’nin, değişen politik tercihleri, Davutoğlu ile başlayan dış politika tercihlerindeki kırılma ve Gülen Hareketi ile girdiği ulus aşırı mücadele Balkanlara çok farklı ve görece olumsuz bir şekilde yansıyor.

Bunlar da ikinci ve üçündü yazının konusu olacak…