Ahmet Erdi Öztürk

Türkiye-Balkanlar: Çok boyutlu ve karmaşık bir ilişkinin belirsiz hali -3-

Türkiye ve Balkan ülkeleri ilişkilerini 2000’lerden bu güne kadar değerlendirdiğimizde göze ilk çarpan unsurlar, ekonomi ve TİKA, Diyanet, Yunus Emre ve YTB gibi kuruluşlarla Türkiye’nin görünürlülüğünü geçmişe oran ve kendi standartlarında arttırdığı ve fakat bu artışın Osmanlı ve din söylemi ile hegemonik bir hale dönüşmesinden dolayı, Balkanlarda her kesim tarafından hoş karşılanmadığı.

Bu noktada, artan etki, ekonomik güç ve İslamcılaşmanın bir bileşke örneğini sunmak gerekirse göze ilk olarak YTB’nin faaliyetleri çarpıyor. YTB faaliyetlerine başladığı 2011 yılından itibaren “Türkiye Bursları” adı altında her yıl yaklaşık olarak 150 bin civarında öğrenciye Türkiye’de okumaları için burs vermekte ve Balkan ülkeleri bu burs pastasında Türki Cumhuriyetlerden sonra ikinci sırada gelmekte.

Ancak, çoğunluğu Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Kosova ve Makedonya’dan gelen bu öğrencilerin yaklaşık olarak yüzde 75’i İlahiyat Fakülteleri’ne yerleştirilmekte.

Konuyla ilgili 2017 yılında görüştüğüm Arnavutluk Milli Eğitim Bakanlığın’dan bir yetkili “bizler gençlerimiz Türkiye’de pozitif bilimler okusun isterken, onlar neredeyse sadece dini eğitim için kapıyı açmaya başladılar” diyerek serzenişte bulundu.

Türkiye’nin otoriterleşen ve dini ön plana çıkaran iç politikasının dış politika tercihlerine yansıması Balkanlardaki en önemli konulardan birisiyken, hepsinin ötesinde yeni bir konu özellikle 2015’ten itibaren neredeyse tek gündem maddesi olmuş konumda: Gülen Hareketi.

Hafızam beni yanıltmıyorsa Gülen Hareketi yurt dışındaki ilk eğitim kurumunu 1990-1991 yıllarında Azerbaycan’a açtı ve hemen akabinde ikinci okulunu Arnavutluk’a açarak Balkanlar’da faaliyet göstermeye başladı. Dahası her ne kadar Türkiye bunu kendisine itiraf edemese de Gülen Hareketi 1990’lı yıllarda Türkiye’nin dolduramadığı kimi alanları da doldurdu.

Misal Bulgaristan Müftüsü’nin 2017 yılında mülakatımız sırasında bana aktardığına göre, 1990’lı yıllarda Türkiye Diyanet’i Bulgaristan Müftülüğü ile yaptığı anlaşmanın hükümlerini yerine getiremediği süre zamanlarda Gülen Hareketi hem nakdi hem de ayni yardımlar ile devletin yarattığı boşluğu doldurmuş ve bu bağlamda da hem bölge devletleriyle hem de bölge halkı ile geçmişe dayalı bir ilişki geliştirmiştir.

Dahası AKP-Gülen işbirliği yıllarında Gülen Hareketi’nin bölgede daha da önemli bir kredi kazandığını söylemek abartı olmayacaktır. Kendi iktidarı ile yakın ilişkide olan, daha ılımlı bir İslam’ı temsil eden ve hepsinden de önemlisi, Arnavutluk, Makedonya ve Kosova başta olmak üzere bölgenin en iyi eğitim kurumlarını elinde bulunduran Gülen Hareketi için bölgede varlık sürdürmek en azında 2014-2015 yıllarına kadar çok kolaydı.

Ancak AKP ile bozulan ilişkiler ve darbe girişimi Balkanlar’ı Türkiye-Gülen kavgasının sınır ötesi harekat alanı haline getirdi.

Bu noktada şunu söylemem abartı olmayacaktır. Hiçbir Balkan ülkesi, ister Gülen Hareketi güçlü olsun, ister Türkiye daha baskın olsun, Gülen-AKP kavgasının ülkesine sıçramasından memnun değil.

Bu memnuniyetsizliğin temelde üç nedeni var. Bunlardan birincisi, Balkan ülkeleri tarihleri boyunca iç karışıklıklar ile uğraşmış ve hala de etnik, dinsel ve sınıfsal çatışmalarını tam olarak çözememiş ülkelerle dolu ve bu bağlamda da yeni bir sorunu ülkelerinde istemiyorlar.

İkinci olarak, Türkiye Gülen Hareketi ile girdiği mücadelede, istihbarat aracılığı ile operasyon yapmak, Balkan devletlerine baskı ile ülkelerindeki Gülen kurumlarını kapattırmak, Gülen Hareketi mensuplarını sınır dışı ettirmek gibi yaptırımlarda bulunmaya çalışıyor.

Örneğim 2017 yılında Arnavutluk Dış İşleri Bakanlığından aldığım bilgiye göre Türkiye 450’ye yakın Arnavutluk’ta yaşayan Gülen Hareketi mensubunun terörist olduğunu bildirmiş ve Arnavutluk’tan Türkiye’ye iadelerini ısrarla talep etmekte.

Bu durum kuşkusuz Arnavutluk’ta ‘iç işlere müdahale’ olarak algılanmakta ve Türkiye’ye karşı ayrı bir antipati oluşmasına sebep olmakta. Benzer süreçler Kosova, Bosna ve Makedonya’da da hakim ve ülkeler ellerinden geldiği oranda Türkiye’yi kendi iç işlerine müdahale ettirmemeye çalışıyor.

Üçüncü mesele ise Türkiye’nin Gülen Hareketi ile mücadele adı altında Balkanlar’da dini varlığını daha çok hissettirmeye çalışması. Bu bağlamda bir yandan Gülen Hareketi’nin okullarını Maarif Vakfına devredilmesini talep ederken, diğer taraftan, öğrenci yurdu/evi ve Gülen Hareketi’nin etkin olduğu kimi diğer alanlara Türkiye’nin diğer dini cemaatlerini kanalize etmeye çalışmakta.

Bu noktada, başta Makedonya ve Kosova olmak üzere diğer birçok Balkan ülkesinde kimi Nakşibendi vakıfları, Hüda-i Vakfı ve hatta Ensar Vakfı AKP kanalları ile etkin olmaya ve Gülen Hareketi’nin yerini doldurmaya çalışıyorlar. Bu durum ister istemez çatışmaya ve çatışmanın bir noktada da dini alanda sürmesine neden oluyor.

Bu durumu mülakatlarım sırasında bana aktaran ve isminin gizli kalmasını isteyen Makedon bir yetkili “dün bir dini, cemaat iyiyken bugün kötü oldu, yarın onun yerine geçenlerin nasıl olacağını bilmemek ve zaten din konusunun çok hassas olduğu ülkemize dışarıdan başka dini cemaat sokmaya çalışmak çok rahatsız edici”

Kısacası Balkanlar’da Gülen-AKP kavgası, hem Türkiye’nin bir iç çatışmasının başka başka ülkelere yansımasına, Türkiye’nin bu çatışma bahanesi ile diğer ülkelerin özlük haklarına karışmasına ve hepsiyle beraber dini alabildiğince siyasal hayatın dışında tutmaya çalışan Balkan ülkelerinde din ve siyasal alanın arasında kalan çizgiyi belirsizleştirmekte.

Uzun lafın kısası, Türkiye’nin 2000’lerin başında beri Balkanlarda etkisini arttırdığı bir gerçek ve fakat nasıl Türkiye iç politikası bir merkezden bir diğerine hızlı bir geçiş yaptıysa Balkanlar için de aynı durum söz konusu. Seküler, uzlaşmacı, demokratik değerlere inanan bir Türkiye yerine, hükmedici bir dili benimsemiş, tarihe ve dine referansla politika idare etmeye çalışan ve iç meselelerini Balkanlara taşıyan bir Türkiye ile karşı karşıyayız.