Can Teoman
May 13 2018

İlk çeyrek raporlarının özeti: 6 banka sıkıntıda

Türkiye’nin en görkemli sektörü bankacılıktan bugünlerde pek de parlak haberler gelmiyor. Global krizi Kanada ile birlikte en sağlam atlatan, yüksek karlılık ve sermaye getirisi nedeniyle hem yatırımcısını hem de patronlarını zengin eden Türk bankacılık sektöründe işler fena halde karışmış gözüküyor.

İlk çeyrekte yıllık bazda yüzde 5’le enflasyonun yarısına gerileyen kar büyümesi, yavaşlayan krediler ve resmi rakamlara göre 4.5 milyona ulaşan borcunu ödemeyen müşteri sayı bankacılıkta işlerin birkaç yıl öncesine göre kötüleştiğini biraz da olsa anlatıyor.

Ya da Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bankaların yurt içinde topladığı kaynakların üzerinde kredi vererek aşırı riske girdiğini sık sık hatırlatıp, reel sektör şirketlerine dövizle kredi verme yasakları getirmesi de sektörün eski parlaklığında uzaklaştığı yorumları yapılmasına neden oluyor.

Ancak bütün bunlar yaşanılan durumun gerçek vahametini anlatmıyor ve Türkiye bankacılık sektörünün aslında 2001’den daha ağır bir krizle karşı karşıya olduğu gerçeğini yeterince göstermiyor.

2001’de 20’ye yakın bankanın batması Türkiye bankacılık tarihinin en ağır krizi sayılırken, o dönemde bankaların bilançosundaki sorunlu kredi oranı yüzde 10’un altındaydı.

Bu çok normaldi, çünkü Türk bankacılık sistemi o günlerde bireysel kredi, kredi kartı gibi bugün toplam kredilerinin dörtte birine yaklaşan bir bankacılık birimiyle uğraşmıyordu. Aynı zamanda inşaat sektöründe bir patlama yaşanmamıştı. Reel sektör şirketleri daha az borçluydu. Bilançoların yüzde 50’sinden fazlasını Hazine bonoları oluşturuyordu.

O dönem bankalar Hazine bonosu fiyatlarındaki şok düşüşler, açık pozisyon yapılan döviz kurlarındaki hızlı artışın getirdiği kur farkı ve likidite krizinin getirdiği ani özsermaye kayıpları nedeniyle battı. Zarar miktarı kısa sürede özsermayeyi geçince sektörün üçte biri TMSF’ye devredildi. Ancak bankaların alacaklarının ana bölümü Hazine kağıtlarında olduğu için temelinde derin bir sorun olmadı.

Nitekim uygulanmaya başlayan ekonomik programla birlikte bir süre sonra kur ve faizde istikrar sağlanınca kalan bankalar hızla büyümeye başladı. Garanti, Finansbank ve Denizbank gibi örneklerde görüldüğü gibi bazıları krizden 5-6 yıl sonra 2001’de gördüğü en düşük değerin dolar bazında 10 katı fiyatla yabancı müşterilere satıldı. Alanlar yüksek kredi büyüme hızı ve düşük kredi batıkları nedeniyle sağlanan yüksek karlılıktan faydalanmaya devam etti.

Geldiğimiz noktada ise bambaşka bir durum var. Bugün Türk bankacılık sektörünün 3.3 milyar liralık aktif büyüklüğünün 2.2 trilyon lirasını krediler oluşturuyor. Yani 2001’dekinin tam tersi bir durum var ve dağıtılan paraların üçte ikilik bölümü bu kez devlet garantisinden muaf. Mart sonu itibariyle görünürde kredi kalemlerinde bir problem yok. 2.2 trilyon liralık krediye karşın 66 milyar TL sorunlu kredi var.

Yani problemli krediler sadece yüzde 3’üncü Uluslararası ölçekte batık krediler için alarm sınırının yüzde 5, kriz limitinin ise yüzde 10 gibi rakamlarda oluştuğunu düşünürsek herhangi bir problem gözükmüyor.

Ancak ne yazık ki durum böyle değil. Bankacılık sektörü bu yıl yabancı kreditörlerin de ittirmesiyle bilançolarda uluslar arası muhasebe sistemine geçiş yaptı.

Bu bilanço modelinin getirdiği şeffaflaşma ise bankaların belki de uzun yıllardır halı altına süpürdükleri önemli problemlerin de gün ışığına çıkmasına neden oldu. Kuşkusuz Türk ekonomisinde son birbuçuk yıldır yaşanan ve bu yıl adeta krize dönüşen piyasa şartlarının etkisi de eklenince, Türk bankalarının mali yapısı ‘‘kriz var’’ diye bağırmaya başladı.

Yeni bilanço modeline göre bankalar artık sadece donuk alacaklarını yani batan kredilerini değil, batma riski büyüyen, üç aydan fazla ödeme sorunu yaşayan, ya da ödemesini aksatmamasına rağmen koşullarında daha fazla esneklik sağlanmaması durumunda batmaya aday olduğu için yapılandırılan, halk diliyle ‘yüzdürülen’ kredilerini de bilanço dipnotlarına yazıyor.

Şu ana kadar Vakıfbank dışındaki büyük mevduat bankalarının bilançoları açıklandı. Yani kamuoyunu bilgilendirmek için finansal raporlarını resmi internet sitelerine yükleyen 12 bankanın verileri artık elimizde. Söz konusu bankaların kredi büyüklüğü 1.82 trilyon lirayla sektörün yüzde 83’ünü oluşturuyor ve genel durum hakkında sağlıklı bir analiz yapma olanağı veriyor. İşte bu bankaların verdikleri kredilerin durumu:
 

tablo


Tablo bize Türk bankacılık sektöründe problemli kredilerin ortalama oranının yüzde 13’e çıktığını, bunun uluslar arası ölçekte ‘kriz var’ denilen aşamayı çoktan geçtiğini, aynı zamanda kamuoyu tarafından yüzde 3 olan problemli kredi oranının aslında çok daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Ayrıca, özellikle Garanti, TEB, Denizbank, Akbank, İş Bankası ve Finansbank gibi özel sektörün parlak ve dev bankalarının büyük bir kredi problemiyle birlikte yaşadığını gösteriyor. Oysa bu bankalar geçmişte yüksek kredi performansları ve karlılıklarıyla rekor fiyatlardan el değiştiren Türkiye’nin altın şirketleri arasında yer alıyordu.

Kuşkusuz problemli kredilerin oranı bankaların yaşadıkları sağlık sorununu anlatmak için önemli bir veri. Ancak hastanın ağırlığını tek başına ispat etmeye yetmeyebilir. Eğer hissedarların bankaya koyduğu para, yani özkaynaklar yeterliyse bankalar yoğun bakıma girmeden yaşamlarını sürdürebilir. Bu yüzden söz konusu bankaları sorunlu kredilerinin özsermayeye oranı da önem taşıyor:

 

tablo

 

Görüldüğü üzere bu alandaki durum da tam bir felaket tablosunu andırıyor. Sektör özkaynaklarının yüzde 84’ününü oluşturan 12 bankanın problemli kredilerinin tutarı özkaynakların yüzde 84’üne ulaşmış durumda. Abank, Şekerbank, Denizbank, TEB, ING ve Garanti’de sorunlu kredilerin çoktan sermayedarların bankaya koyduğu özkaynakların yani bankanın öz varlığının üstüne çıktığı anlaşılıyor.

Gelelim bu rakamların bize anlattıklarına.

Öncelikle bu rakamların Mart sonu bilançolarına ait olduğunu hatırlatalım. 31 Mart’tan bugüne kadar dolar kurunun yüzde 9, ortalama faizlerin 3 puan artıp, hisse senedi piyasasının da yüzde 11 aşağıya gelmesi sektörün kredi sağlığının iyileşmesi için hiç de yardımcı değil.

Diğer taraftan kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Ülker, Doğuş, Unit Gruop gibi dev toplulukların toplamı onmilyarlarla ifade edilen kredilerinde yaşadıkları ödeme problemleri de yukarıda verilen rakamların içinde yer almıyor.

Sadece adını verdiğimiz 3 grubun yapılandırılarak problemli kredi vasfı kazanan borçlarının tutarı 38.6 milyar lira tutuyor. Tabii,  kredilerini ödeyemeyip bankalarla yapılandırma masasına oturan şirketlerin çok daha fazla olduğunu bugünlerde sektörden gelen serzenişlerden de anlayabiliyoruz. Dolayısıyla bankacılıkta problemli kredilerin an itibariyle özkaynakların tamamını yutacak seviyeye ulaştığını söylemek yanıltıcı olmaz.

Bunlar işin kötü tarafı. Bir de olumlu tarafı var.

Bankalar geç de olsa sorunları çözmek için problemli kredilerini yapılandırmaya başladı. Böylece en azından kesin zarar miktarlarını düşürüp özsermayedeki tahribatı azaltabilecekler.

Tabii burada kredi müşterilerine yapılan vade uzatımı ve faiz indirimi gibi yapılandırma kolaylıklarının bankacılık sektörünü ayrıca zorladığını da belirtmek gerekir.

Çünkü bankaların yurtiçinde sağladığı tüm TL ve döviz mevduatının faizinde artış var. Bir başka kaynak seçeneği olan Merkez Bankası’nın fonlama oranlarında yükseliş söz konusu. Ayrıca yurtdışından sendikasyon yoluyla sağlanan döviz kredilerinin vadesi kısalırken faizi artıyor.

Özetle; bir bankanın resmi olarak batık sayılması için, zararının özkaynaklarını geçmesi gerekiyor. Kuşkusuz problemli kredilerin hepsinin batacağı söylemek doğru olmaz. Ekonomide kriz durur ve piyasalarda toparlanma sağlanırsa sektörü daha iyi durumda görmemiz olası.

Ancak özellikle daha ilk çeyrekte piyasalar karışmadan problemli kredileri özsermayelerini geçenler başta olmak üzere pek çok bankanın zorlandığı da açık bir gerçek. Bu bankaların verilerini düzeltmek için şu an bile yoğun sermayelendirilme ihtiyaçları olduğu açık şekilde anlaşılıyor. Eğer piyasalarda genel bir toparlanma sağlanamazsa, verilen kredilerin yapısı gereği bu kez 2001’den daha ağır bir bankacılık kriziyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek adil olacak.