Çetin Gürer
Eyl 18 2019

Barış Akademisyenleri neden yargılandı?

2016’nın ilk aylarıydı. Çalıştığım Nişantaşı Üniversitesi’nde mesai saatim dolmuş ağır ağır eve giderken telefonum çaldı. Açtım. Telefon, üniversitenin insan kaynaklarından. “Hocam okulda mısınız?”, sorusuna kısa yanıt verdim: “Yeni çıktım, çok uzakta değilim”. “Hocam mümkünse dönebilir misiniz?” Görevlinin sesi üzgündü. “Hocam üniversite yönetimi, iş sözleşmenizi fesh etti, işten çıkarıldınız. Odayı boşaltmanız ve kararı imzayla almanız gerekiyor.”

Bu iş nedeniyle beş ay önce Ankara’dan taşındığım İstanbul’da hiç planda yokken birden işsiz kalmıştım. Hızlı adımlarla üniversiteye geri döndüm ve kararı imzalamadan aldım. Üniversitedeki odamı ertesi gün boşaltacağımı söyleyip ayrıldım. Üniversitede görevli barış bildirisine imza atan akademisyenlerin hepsi işten çıkarılmıştı. Karara imza atan üniversitenin sahibi Levent Uysal, Yenişafak gazetesine verdiği demeçte, “Türkiye’nin 2023 vizyonuna katkı sağlayacak akademisyenlere ihtiyacı olduğunu” söylemişti. Tabii ki AKP’nin savaş politikalarını desteklemeyen biz akademisyenler, bu vizyona uymuyorduk. İyi ki de uymuyorduk.

AYM’nin geçtiğimiz aylarda verdiği 9/8’lik kararı sonrası, yerel mahkemelerin buna uyup uymayacağı merak konusuyken, Eylül ayıyla birlikte barış akademisyenleri haklarında açılan “örgüt propagandası” davalarından beraat etmeye başladı. Şu ana kadar 170 akademisyen hakkında beraat kararı çıktı. Ben de geçtiğimiz hafta beraat alanlar listesine eklendim.

Devlet, yargısından siyasetine barış talep eden akademisyenlerin boğazına yapışmış bir yandan suç yaratmaya çalışıyor diğer yandan yaratmaya çalıştığı suçun somut delilleri dahi ortada yokken cezalandırıyordu. Kopyala yapıştır yöntemiyle hazırlanan iddianameler, ispatlardan çok iddialardan mürekkep bir utanç vesikası olarak akademisyenlerin önüne konuyordu.

Ne yaptı ne ettilerse aradıkları suç delilini bir türlü bulamadılar. Bulunacak gibi de değildi, zira ortada suç sayılabilecek bir eylem yoktu. Olup biten her şey tüm açıklığıyla zaten ortada duruyordu. Bir buçuk sayfalık bir imza metni ve bunun altına imza atan akademisyenler. 

İmza metnini PKK ile ilişkilendirme çabaları ta en başta emniyet soruşturma aşamasında görülüyordu. Önceleri herhangi bir isim yoktu. Sonra birden PKK yöneticisi Bese Hozat’ın adı iddianameye girdi. Hozat, güya talimat vermiş, akademisyenler de bu talimata uyarak imza kampanyası başlatmış. İnsan hiç sormaz mı, Kürt kentlerinin yerle bir edildiği, kadın, çoluk çocuk demeden insanların cansız bedenlerinin günlerce sokaklarda bekletildiği “iç savaş” koşullarıında neden sadece Bese Hozat açıklama yapmış da diğer PKK yöneticilerinden bir açıklama gelmemiş? Gelmişse neden bu akademisyenler sadece Bese Hozat’ı dinlemişler de diğer PKK yöneticilerinin açıklamalarına kulak vermemişler.

O dönemde açıklama yapmayan, çığlık atmayan, yardım çağrısında bulunmayan kişi ve kurum kalmamıştı neredeyse. Belediyeler, barolar, STK’ler… Herkes, ölümlerin durması, daha fazla can kaybının yaşanmaması, şehirlerin yerle bir edilmesini engellemek için gücü yettiğince sesini çıkardı, çağrılar yaptı. 

Daha önceleri Fettullahçı hakim ve savcıların özellikle KCK operasyonları adı altında yürüttükleri operasyonlarda başvurdukları yöntem hiç değişim göstermeden AKP’nin hakim ve savcıları tarafından devam ettirildi: İnsanların politik, legal, hukuki eylem ve faaliyetleri, kriminalize edilip suç olarak önlerine kondu. Örneğin Kürt siyasetçilerinin legal ve meşru olan siyasi parti çalışmaları, örgütle bağlantılı, örgüt talimatlı çalışmalar olarak iddianamelere sokuldu ve cezalar yağdırıldı.

Akademisyenlere yapılmak istenen de aynısıydı. Demokratik bir tepkiyi, “örgütle ilişkili”, “örgüt talimatlı” bir eylem gibi gösterip buradan suç ve suçlu üretmeye çalıştılar. 

En temel, sıradan, demokratik anayasal bir hakkın kullanımının yasaklanmadan hukuki alanda ve toplum nezdinde bir suçmuş gibi gösterilmesinin, baskıyla, korkutmayla tedavülden kaldırılmasının, bir hak olmaktan çıkarılmasının benzersiz örneklerinden birini daha deneyimlemiştik.

Günümüz totaliter rejimlerinin temel özelliklerinden biridir bu. Sisteme entegre olma ihtimali zayıf kabul edilen toplumun belirli bir kesimini ortadan kaldırmaya dönük bir “iç savaş halidir” yaşadıklarımız. AKP ve Erdoğan’ın başkan olmak için başlattığı kendi beka savaşına destek vermeyen ve Kürtlerin yaşam hakkını savunan akademisyenler, ikircikli olmayan tavırlarıyla bir anda sistem dışına atılan, “makbul olmayan vatandaşlara” dönüştürüldü. Katile katil, suça suç diyebilme kararlılığını gösterebildiği için devam etmekte olan “iç savaşın” bir parçası haline getirildi.

Bu operasyonel işlem, Erdoğan’ın mücadele ettiği düşman sayısını artırmak olarak değil, yok edip ortadan kaldırabileceği, sürekli savaşabileceği daha geniş toplumsal kesimler yaratma stratejisi olarak uygulandı. Nihayetinde Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu şey, “düşmanlarını” bitirmek değil, yeni düşmanlar yaratıp bunlara karşı “sürekli ve topyekûn bir savaş” yürütmekti. Bu, inşa etmek istediği tek adamlığa dayalı baskı rejimi için işlevsel bir stratejiydi. 

Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’nda izlediği “Lebensraum” (yaşam alanı) taktiğinin a la Turca, yerli ve milli biçimini Erdoğan uyguladı. Düşmanın Almanya’ya ve Alman toplumuna saldırmasını beklemek yerine, içeride ve dışarıdaki düşmanların yaşam alanını daraltıp Almanların ve Almanya’nın (faşizmin) yaşam alanını genişleterek zafer kazanmak. Bu içerde ve dışarıda sürekli tehdit, tehlike ve acımasız düşman yaratmayı talep eden bir işlemdi. Bu sayede savaşın, şiddetin sürekliliği sağlanabilir, belirli toplumsal kesimleri yok etme çabası destek ve karşılık bulabilirdi. 

İşte barış akademisyenleri böyle bir savaşın “düşmanları” olarak Erdoğan tarafından icat edildi. Yoksa ortada ne suç, ne ceza ne de beraatı gerektiren bir eylem vardı. Altı üstü bir bildiri, bir tavır, bir yükselen ses vardı. Erdoğan bu sesi kısamadı, bu ona dert olsun. Bedeni günlerce sokakta kalan Taybet Ananın, Cizre’de canlı canlı yakılan Mehmet Tunç’un, bedeni araçla sürüklenen Hacı Lokman Birlik’in, on yaşındaki cansız bedeni soğutucuda bekletilen Cemile’nin ve daha nicelerinin ölümlerini engelleyemedik bu da bize dert olsun.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.