İktidar güçlüdür, isterse baroları böler ama bunu yapmalı mı?

Bir şeyden ne kadar çok söz ediliyorsa, buna onun varlığından ziyade yokluğu sebep oluyordur.

Giriş cümlemin doğruluğunu herkes kendi özelinde test edebilir. Hepimiz neye aç isek onu zihnimizde taşır, en küçük fırsatta onu gündeme getiririz.

Son zamanlarda en fazla konuşulan ve yazılan konuların başında ‘adalet’ geliyor ve hakkında konuşup yazanlar her ne kadar varlığına vurgu yapıyorlarsa da, ne zaman bu alanda bir konuşma dinlesem, yazı okusam, yazan ve konuşanın aslında onun yokluğundan etkilendiğini düşünmeden edemiyorum.

Hükümette bir adalet bakanı da var; o varsa ülkede adalet de var mı demektir?

Adaletin gerçekten var olduğu toplumlarda adalet kurumu ile o kurumun içerisinde yer alanlardan fazlaca söz edilmesi gerekmez. Kurum adalet dağıtmak için oluşturulmuştur ve bu görevini kendini fazla ön planda tutmadan yerine getirir.

Mahkeme önüne çıkarılanlar, adaletin işlediği toplumlarda, mekanizmanın adil işleyeceğine güvenir. Karar yanlış da tecelli etse, bunu, adalet kuruma değil, başka sebeplere bağlarlar. 

Zaten adalet mekanizması içerisinde yanlışlığın düzeltilmesine yarayan itiraz ve düzeltme mekanizmaları da bulunmaktadır.

Eskiden “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” denirdi; bununla kast edilen, adalet mekanizmasının vardığı sonucun hakka uygun olduğudur. 

Hiç kimsenin, konumu ne olursa olsun, adalet kurumu tarafından olumlu veya olumsuz hiçbir ayrımcılıkla karşılaşmayacağını ifade eden “Berlin’de yargıçlar var” deyişi de vardır.

Fatih Sultan Mehmed’in davalı olarak önüne çıktığı mahkemede hakim tarafından suçlu bulunmasına dair kendi tarihimizden bir rivayet sıklıkla anlatılır. Davacı farklı bir dinin mensubu olmasına rağmen, hakim, Sultan hakkında en ağır cezayı verebilmiştir.

Günümüzde adalet sözcüğü hiç dillerden düşmüyor. Konunun ele alınışı, genellikle adaletin uygulanmasına yönelik şikayetlerle ilgili oluyor. 

2000’li yılların başlarında -o zaman ‘devlet güvenlik mahkemesi’ adını taşıyan kurumlar vardı- garip bir davadan dolayı o mahkemede yargılandım. Adı üstünde devletin güvenliğini bireyin özgürlüğünden önemli gören bir anlayışın kurumlaşmış biçimiydi o mahkemeler; yargıladıklarını genellikle mahkum ettirirlerdi.

Bir çok kez o mahkemenin önüne çıktım. Beni yargılandığım konuşmayı yaptığım Kanal-7’nin avukatları savundu. İki avukatım da İstanbul Barosu’nun yönetiminde yer alan insanlardı. Biri -kadındı o değerli avukat- sonradan siyasete AK Parti saflarından girdi ve Meclis başkan vekilliği koltuğuna oturacak kadar da ilerledi.

Şimdi de Cumhurbaşkanlığı’nda danışman olduğunu sanıyorum.

Beni savunmak için kullandıkları bireysel hak ve özgürlükleri ön planda tutan hukuki gerekçelerin bugünlerde süregiden tartışmalar açısından da değerli olduğuna inanıyorum.

Devlet zaten güçlüdür, devleti temsil edenler -seçilmişler ve atanmışlar- devletin gücünü kullanırlar ve onlar karşısında esas korunması gerekenler bireylerdir. Adalet her şeyden önce bireylerin kendilerini korunma altında hissetmesini sağlamalıdır.

“Yakın ve somut bir tehlike” teşkil etmiyorsa, sözleri, yazıları ve eylemleri sebebiyle bireylerin hak ve özgürlükleri kısıtlanmamalıdır. Sonunda “Pardon” denilebilecekse, hiç kimse, zindanda bir gün bile geçirmemelidir. Cezaevi ancak ceza kesinleştikten sonra suçlu bulunanın yeni adresi olmalıdır. Bir kişinin yanlış yere bir gün cezaevinde tutulmasındansa bin suçluya hak etmediği iyi muamele yapılması yeğdir.

Aslında bu yazıyı yazmak üzere masaya oturduğumda işlemeyi düşündüğüm konu, Meclis’in ‘adalet’ ismini taşıyan komisyonundan geçirilmiş olan ‘çoklu baro’ düzenlemesinin yanlışlığıydı. Aynı ilde birden fazla baronun varlığı ve bunların ideolojik kimlikler taşımasının adalet kurumunu zedeleyeceği görüşümü açıklayacaktım.

Mahkeme önüne çıkan kişi kendisinin bulunduğu yerden daha yüksekte oturan adalet kurumu temsilcilerinin her türlü bağlayıcı kimlikten azade olduğuna inanmak ister. Kendisini savunacak kişinin tek düşüncesinin müvekkilinin adil yargılanmasını sağlamak olduğundan da emin olmayı bekler. 

Karşısındakilerden beklediği de aynı davranış tarzıdır.

Hakkında verilecek kararın hukuk dışı mütalaalar sonucu olması ihtimalini düşünmek bile istemez.

Şahsen ben istemem.

Adalet kurumu içerisinde yer alan kişilerin, -yargıçlar, savcılar ve savunmanların-, yakalarında kimlik belirtisi olan rozetler taşıması adalet düşüncesine temelden aykırıdır. 

Konuya bu yönüyle girecektim, ama adalet ile ilgili daha önemli gördüğüm yönler öne çıktı.

Barolar konusunda söyleyeceğimin özeti şu: İdeolojik kimliklere göre bölünmüş barolar görüntüsü adalete aykırıdır. Uygulamalar sırasında ortaya çıkacak türden adalete bakışı olumsuz etkileyebilecek düzenlemelerden kaçınmak gerek.

Lütfen.

 

Bu yazı Fehmi Koru'nun blogundan alınmıştır