Nate Schenkkan
Mar 24 2018

Türk medyasına vurulan çifte pranga

Doğan  Medya Grubu’nun hükümet yanlısı Demirören Holding’e satılması haberi ve Meclis’in internet üzerinden yapılan televizyon ve radyo yayınları için kısıtlamalar getiren yasa tasarısını geçirmesi- Batı medyasında çok az yer aldı. 

Biz, hepimiz –ve biz derken, ben kendim, bu konuyla ilgili oldukça geç yazdım, 2016’da—Türk medyası için çoktan taziyelerimizi iletmiştik, o yüzden  belki de zaten çoktan ölmüş bir şeyin yasını tutmak anlamsız. Ama bu hafta olan gelişmeler o kadar dikkat çekici ki, dikkatimizi vermek gerekiyor.
 
Daha sadece beş yıl öncesinde, Türk medyasını hükümet yanlısı, Gülenci, laik, solcu, İslamcı, Kürt ve “ana akım” medya arasında paylaştırmak mantıklı geliyordu. 

Hürriyet, CNNTürk ve Kanal D gibi en önemli markaların sahibi Doğan Medya Grubu, ana akımın son kalesiydi, yani ideolojik bir pozisyona sahip olmak yerine, reklam ve ürün satarak kârlı kalmaya çabalayan kitlesel bir pazardı. 

Bu kategoriler her zaman biraz geçirgendi. Konuya ve zamana göre, Gülenci ya da İslamcı medya hükümet yanlısı ya da eleştirel olabiliyordu, ve ana akım medya yayınının bir sayısında laik görüşlere sahip olup, bir diğerinde liberal olabiliyordu, hatta aynı medya grubunun içinde bile, ki bu Doğan Medya Grubu’nda sık sık görülen bir durumdu. 

İdeal bir sistem değildi. Açık açık biri sürü sansür vardı, özellikle de Kürt ve sol görüşlü basın ile ulus ve din gibi tabu konular üzerinde. Dahası, çoğunlukla sahip oldukları holdinglerine kolaylık sağlamak için hükümetin değişen önceliklerinin ne olduğunu takip etmeye çalışan patronlar tarafından uygulanan otosansür, gitgide daha da artıyordu.
 
Türkiye 2012-2013 civarında özgür bir medya değildi, ama plüralistti: Gazete bayiine gidip bir Star, bir Yeni Akit, bir Radikal, bir de Cumhuriyet almak ve günün haberleriyle ilgili çeşitli görüşler edinmek mümkündü. 

Eğer Diyarbakır’daysanız, Abdullah Öcalan’dan gayet olumlu bahseden –ki bu durum, şehirde yaşayanların pek çoğunun görüşünü yansıtıyordu- gazeteler bile alabilirdiniz. 

Televizyonda daha az çeşitlilik vardı, ama yine de bir miktar tartışma mevcuttu; 2013-2014 yıllarında CNNTürk’te Aslı Aydıntaşbaş’ın hükümet yanlısı gazeteci Akif Beki’yle yaptığı günlük bir tartışma programı yayınlanıyordu. Bİr başka deyişle, Türk medyasını takip ederek, Türkiye’deki insanların –hükümetin değil- hayatları hakkında ne düşündüklerini ve nasıl tartıştıklarını görebiliyorduk.
 
Bu kusurlu ama gerçek plüralizm, Doğan Medya’da vücut buluyordu. Sahibi Aydın Doğan, imparatorluğunu, 90’ların liberalleşen bünyesinde kurdu, o yıllarda medya yeni sahipleri için bir silahtı. Göze girip yaltaklanmak ve başka sektörlerdeki büyük hükümet sözleşmelerini almak için kullanılıyordu. 

Ama aynı zamanda, her şeyi alt üst etmeden, gerçek hikayeleri kovalayan gerçek gazeteciler de getirdi. Doğan Medya Grubu, yolsuzluk haberlerinden rahatsız olup peşine düşen hükümet, Milliyet ve Vatan’ı baskıyla sattırdıktan sonra bile, Türkiye’de kâr eden nadir medya şirketlerinden biriydi ve yayınlarının içinde gerçek haberler vardı.
 
Ama artık yok. Özgür olmayan ve plüralist medya artık yok. 2014’te yeni bir sanat terimimiz var: “Havuz” medyası... Çünkü Cumhurbaşkanı, hükümete yakın oligarklara, ana akım medyayı satın almaları için paralarını bir “havuz”da toplamaları talimatı verdi.

Hükümet, kafasında 1990’lar ve 2000’leri ters çeviriyordu. Patronlar gibi ellerindeki medya avantajını, hükümetin kendi leyhlerinde karar almasını sağlamak için kullanmak yerine, hükümet patronların, hükümetin istediği görüşleri geliştirmesini sağlıyordu. 

Buna karşılık da oligarklar devletin içinden gelen destek sağlamış olacaklardı. Doğan Medya’nın satışıyla da beraber, artık  tüm ana akım medya bir havuz.
 
Sektörün diğer tarafları ise başka şekillerde fethedilmiş durumda. Gülenci medya 2014-2016 yılları arasında kamulaştırıldı, Kürt ve sol görüşlü olanlar ise, 2015’te PKK’yla savaşmaya geri dönülmesi ve ihtilalle beraber toplu halde kapatıldı. 

Düzinelerce gazeteci hapiste, ve kovulanlar ise tekrar iş bulmakta zorlanıyorlar, tabii hâlâ ülkede kalıyorlarsa. Sol görüşlü olanlar (Evrensel gibi), gerçek yazarlık ve gerçek haber için gerçekten çok önemli sığınaklar, ama takipçileri, hem geçmişi hem de profilleri sebebiyle, son derece sınırlı.
 
Ve bu bizi tekrar internet yayınlarıyla ilgili yapılan yeni düzenlemelere getiriyor. Türkiye’nin online alanı zaten olabildiğince sansürlü ve filtreli, örnekler web sitelerinin resmi olarak kapatılmasından Facebook ve Twitter gibi platformlarda kullanıcıları alıkoymaya kadar gidiyor. 

Hatta yoğun bir otosansür var, çünkü hükümet insanlara sosyal medya paylaşımları sebebiyle dava açıyor. En son hareket, RTÜK’ü, diğer sorumluluklarının yanı sıra internet medyasına da ruhsat, düzenleme ve ceza kesme konularında yetki veriyor, bu da yepyeni bir sansür katmanı eklendi demek. 

Medyascope ve Diken gibi gerçek münazara yapılabilen küçük korunmuş online bölgeler, çok daha detaylı incelemeye ve daha cezalandırıcı düzenlemelere maruz kalacak.
 
“Türkiye modeli”nin altın yıllarındaki her konuda olduğu gibi, medya da hiçbir zaman hükümet ya da yandaşlarının belirttiği kadar özgür ya da karakteristik değildi. Ama bir halk söylemi vardı, ve bu söylemin ne olduğunu belirleyen ana faktör hükümetin tercihleri değildi. Artık bu durum bitti.