Türkiye'de gazeteci olmak: Kimi hapisten yeni çıktı, kimi sürgüne gitti, kimi cezaevine bir adım uzaklıkta

Birleşmiş Milletler tarafından 26 yıl önce Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kabul edilen 3 Mayıs'ı geride bıraktık. İktidar kanadı Türkiye'de basının 'özgür' olduğunu savunurken, bir süre tutukluluk yaşamış, halen tutuklanmayı bekleyen ve tutuklanmamak için ülkeyi terk eden gazeteciler Türkiye medyasının hali pür melali hakkında ne düşünüyor merak ettik ve mesleğin geldiği aşamayı onlara sorduk.

Cumhuriyet gazetesi davasında yedi yıl altı ay ceza alan yazar Aydın Engin öncelikle, AYM'nin Cumhuriyet kararını yorumluyor ve "AYM yargıçları bir hukuk sınavına girmişlerdi. Sınıfta kaldılar. Hukukun bağımsız olduğu iddiası bir kere daha yalanlanmış oldu” diye söze başlıyor.

Engin sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Türkiye’de medya bütünüyle iktidarın organı haline dönüştü. Organ bizim mesleğimizde aşağılayıcı bir terimdir. Kimse haberleri organdan takip etmez. Organ bir partinin bültenidir. Türkiye yazılı medyasının yüzde 95’i, görsel medyasının yüzde 96’sı organa dönüşmüştür. Dolayısıyla günümüzde bağımsız medyanın varlığından söz edilemez. Ancak Evrensel, BirGün, Yeniyaşam gibi çok az kuruluş var. Onlar direnmeye çalışıyorlar. Herkes internet medyasından mesleğini yapmaya çalışıyor. İnternet medyası da henüz bebek. Dolayısıyla insanların kirasını ödeyeceği, geçimini sürdüreceği bir imkan sunmuyor. T24, Duvar, Diken gibi önde gelen gazeteler dahil. Şu an gazetecilik okuyan genç adaylara başka tercih yapın diyorum. Yoksa işsiz kalırsınız."

Haber takibi yaparken tutuklanan ressam ve gazeteci Zehra Doğan da iki yıl dokuz ay 22 gün hapis cezası aldı, hapis yattı. Gazetecilerin zor şartlarda çalıştığına dikkat çeken Doğan, İngiltere ve Kanada gibi yerlerde bile muhalif gazetecilerin sıkıntılar yaşadığını belirtiyor. Ahval’e konuşan ödüllü gazeteci, “Aslında dünyanın hiçbir yerinde muhalif basının özgür olduğunu düşünmüyorum. Bugün İngiltere veya Kanada’da bile hükümete muhalif olan bir basın mensubu iktidarın hedefi haline gelebiliyor. Oranın özgürlüğünün olması belki de basının oradaki yanlışları çok da dile getirmemesindendir aslında. En çok da bu anlamda Türkiye’deki muhalif gazetecilerin ciddi performans gösterdiğini düşünüyorum” diyor.

Gazetecilerin demokrasi için çalışırken sürekli hedef haline getirildiğini ifade eden Doğan, “Uluslararası dayanışmayla birçok engel aşılabilir. Hapiste olan gazeteci Kibriye Evren, Dilbirin Turgut ve birçok arkadaşımız açlık grevinde. Özellikle Kürt gazetecilerin dikkat çekmek istediği bir şey var. Kürtlerin sürdürdüğü bir açlık grevi gerçeği var. Maalesef buna Türkiye’de ve dünyada yeterince dikkat çekilmiyor. Açlık grevleri illegalmiş gibi gösteriliyor. Oysa dünyanın en barışçıl eylemi. Kişi kendi bedenini açlığa yatırıyor. Bedenini bir şeyi ifade etme aracına dönüştürüyor. Bundan daha barışçıl olamaz. Bu insanların talebinin bir şekilde duyulması için gazeteciler olarak bir şeyler yapmalıyız?” diyerek sözlerini bitiriyor.

KHK ile kapatılan yayın kuruluşlarından biri olan Nokta Dergisi yayın yönetmeni Cevheri Güven ise şu an sürgün hayatı yaşayan gazetecilerden. Almanya’da gazeteciliğe devam eden Güven, Avrupa’da Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan çok sayıda sürgün gazetecinin olduğunu söylüyor. Güven, “Hayata tutunmaya çalışıyoruz ama mesleğimden de kopmuş değilim. Türkiye’de bir eleştiri çıtası oluşturuldu ve onu aşan kişi kapısında polisi buluyor, bu da otosansüre yol açıyor. Sürgündeki gazeteciler özgür medya için bir kapı araladılar. Erişim rakamlarımızın yüksekliği kamuoyunun da sürgün gazetecilerin üretimlerine ilgisi olduğunu gösteriyor” diyor.

Kendisi de bir süre cezaevinde kalan Güven, Türkiye’deki yegane sorunun gazetecilerin hapse atılma meselesi olmadığını söylüyor. Gazeteciliğin yerle bir edildiğini ifade eden Güven, “İktidar ekolojiden ekonomiye her alanda olduğu gibi medyada da büyük bir yıkıma yol açtı. Yalan haber normalleşti örneğin. İktidara muhalif duran medya organları bile iktidarın diline hapsolmuş durumda. Medya, iktidar ve sermaye ilişkileri üçüncü dünya ülkelerinden daha rezil halde. Hapisteki gazeteci arkadaşlarım umarım en erken zamanda serbest kalırlar ama bu da Türk medyasını normalleştirmeye yetmeyecek” diyerek reformlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Dem TV’de çalışırken Dicle Haber Ajansı’nda çalıştığı gerekçe gözetilerek altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırılan gazeteci Ferid Demirel ise eskiden Kürt gazetecilerin üzerinde baskı olduğunu ancak 15 Temmuz 2016’dan sonra neredeyse herkesin aynı baskıya maruz kaldığını belirtiyor. 40 yıldır Kürt basınında çalışanların gözaltına alındığını, öldürüldüğünü, işkence gördüğünü, faili meçhul cinayetlere kurban gittiğini belirten Demirel, “15 Temmuz’dan sonra bu durum daha da yaygınlaştı. Sadece Kürtlere değil bütün muhalif medyaya baskı yapılmaya başlandı… Bir sosyal medya hesabı yüzünden insanlar gözaltı yaşıyor, soruşturma geçiriyor, işten çıkartılıyor. Bugünün Dünya Özgür Basın Günü olarak kutlanılması Türkiye’deki basının yaşadığı zorlukların görünür olması açısından önemli aslında” diyerek durumu özetliyor.

Özgür Gündem gazetesinde Yazı İşleri Müdürlüğü görevini yaparken tutuklanan ve 15 ay kadar hapis yatan gazeteci İnan Kızılkaya ise basının üzerindeki kara bulutların mücadeleyle dağıtılabileceğini söylüyor.  3 Mayıs 2016’da, Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Özgür Gündem gazetesinin başlattığı kampanyayı hatırlatan Kızılkaya, “Üç ay sürdü ve yüzlerce insan katıldı. Dünyada eşi benzeri az görülmüş bir dayanışma örneğiydi. Sağ, sol, İslamcı pek çok kanattan insan katıldı. Bu da ortak bir habercilik anlayışını gösteriyordu. Onun bedelini sonra biz ağır ödedik. 15 Temmuz darbe girişimiyle kapatıldı. Kampanyaya katılan çoğu insana dava açıldı. Çok kişi yargılandı. Mesela Ayşe Düzkan bir günlük genel yayın yönetmenliğini yaptı diye üç aydır cezaevinde. Bir sürü insan para cezası aldı” diyerek yaşatılan baskılara dikkat çekiyor.

Fikren kendine uzak bulduğu gazetecilerin de özgürce fikirlerini söylemelerinin gerektiğini ifade eden Kızılkaya, “Bugün Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak gibi insanlar hapiste. Cumhuriyet gazetesi çalışanları tekrar cezaevine girdi.  Fikirlerine katılmıyorum. Eşit koşullarda olsaydık fikirlerini eleştirmek ve tartışmak isterdim. Fakat ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmaları kimseye inandırıcı gelmiyor. Bu mevcut iktidarın tasarımıdır. Kendilerine karşı çıkan herkesi en başta gazetecileri içeri susturma yöntemidir” diyor.

Gazetecilerin açlık grevinde olmasının önemli bir haber değeri taşıdığını belirten Kızılkaya, Reyhan Hacıoğlu, Nedim Türfent gibi gazetecilerin açlık grevinde olduğunu söylüyor. Kızılkaya, “Ülkeyi açık hava hapishanesine döndürmek istiyorlar ama güçleri yetmez. Bunu 31 Mart seçimlerinde de gördük. Mızraklar çuvala sığmıyor. Ama bazı gazeteciler bunu görmüyor. Birçok gazete aynı tornadan, aynı manşet, aynı resim ve aynı spotla çıkıyorlar. Bu tetikçiler çocuklarının yüzlerine nasıl bakacaklar” diyerek eleştiriyor.

Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çağdaş Kaplan da sürgün hayatı yaşayan biri. Kendini hala ülkenin içinde gördüğünü belirten Kaplan, zorunlu olarak yurtdışına çıktığını kaydediyor. Daha önce hapis de yatan Kaplan, “Hepimiz bir biçimde basına yönelik baskı ve sindirme politikasından nasibimizi alıyoruz ve çeşitli şekillerde bedel ödüyoruz. Yanlış anlaşılmasın ülkemde meslektaşlarım sokakta ve cezaevlerinde bedel öderken benim ne yaşadığımın çok bir önemi yok. Onlar mesleğimizin onuru için iktidara direnerek cevap veriyor.  Benimki zorunlu bir tercihti veya daha önce olduğu gibi cezaevine girecektim ya da ülkemden ayrılmak zorunda kalıp bir şekilde çok sevdiğim mesleğime devam edecektim. Bu kez sadece mesleğimin gereğini yerine getirdiğim için bana dayatılan bu iki zorunluluktan ikincisini tercih ettim. Ülkede gazetecilik yapmak artık her dönemden daha da fazla ateşten gömlek giymeyi gerektiriyor. Karşımızda, büyük korkusundan dolayı elindeki sopayla her gün gazetecileri tehdit eden, her gün mesleğimizi itibarsızlaştırmaya çalışan bir iktidar var.  Bunun sonucu ise yüzlerce gazeteciye binlerce dava, cezaevlerine doldurulan meslektaşlarımız, sansür, işsizlik” diyerek gazetecilerin karşılaştığı zorlukları sıralıyor.

Büyük çıkışların tam da böylesi büyük baskı dönemlerinde ortaya çıktığını ifade eden Kaplan, gazetecilerin bu durumu kabullenmeyeceklerini söylüyor. Ahval aracılığıyla hapisteki gazetecilere dayanışma dileklerini ileten Kaplan sözlerini şöyle bitiriyor:

“Yeni Yaşam Gazetesinin genel yayın yönetmenliği görevi meslek hayatımda en onur duyduğum görevlerden birisi oldu. Tüm baskılara rağmen büyük bedeller ödeyerek gazetecilik için direnen özgür Kürt basın geleneğinin yeni bir mecrasında görev almak heyecan vericiydi.  Daha önce de Kürt basınının birçok mecrasında çalıştım. Ve sürgünüme neden olan cezalar da o dönemlerde yaptığım haberler nedeniyle aldığım hapis cezalarından. Tabi ki bu yeni görevin de bedelleri olacağını biliyordum. Gazetemiz daha yayına başladığı gün baskı politikalarının hedefi oldu. Aylarca dağıtım şirketleri tarafından dağıtımımız engellendi, internet sitemiz sansürlendi. Şimdi de gazetemizin cezaevlerindeki okurlarına ulaşması hukuksuz bir biçimde engelleniyor. Ama bunlar bizi gazetecilik mücadelemizden vazgeçirebilecek baskılar olamaz. Gazetemizin tüm çalışanları hala tüm baskılara rağmen büyük bedelleri de göze alarak her gün gerçekleri açığa çıkartmaya devam ediyor.  Bedeli bundan sonra da cezaevi, sürgün, sansür olabilir ama Kürt basınının özgür basın mücadelesi ve birikimi içinde bulunduğumuz koşullardan çıkış için de hala oldukça yol gösterici.”