Kutay Ersöz
Mar 06 2018

Üç büyükler lokomotiftir, lokomotif yavaşlarsa, vagonlar da yavaşlar

Türkiye’de basketbol her zaman ikinci spordu. Fakat ikinci ile birinci (tabi ki de futbol) arasındaki mesafe sık sık değişir. Bazen çok yaklaşırlar birbirlerine bazen de uzaklaşırlar ama sıralama değişmez.

Mesafeyi belirleyense “Üç büyükler” olarak adlandırılan İstanbul kulüpleridir. Onların kurdukları takımlar, branşa gösterilen ilgi ve ortaya koyulan hedefler basketbolu kalabalık kitlelerle buluşturur ve zaman zaman futbolun rakibi haline bile getirir.

Anadolu takımlarını tutan taraftarlar kızmasın ama Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş’ın “Üç büyükler” olarak adlandırılmasının haklı nedenleri var. Bu sıfatın ortaya çıkışı sadece futbolda kazanılan şampiyonluklarda ve başarılarda yatmıyor.

Köklü tarih ve birçok amatör branşta gösterilen faaliyet onları zaman içinde Türk sporunun lokomotifleri haline getirdi. Basketbol da o branşlardan biri. Üç kulüp, ne zaman basketbola ilgi gösterdiyse o zaman salonlar doldu, lige heyecan geldi, hatta Avrupa’da kupalar kazanıldı.

Geçmişe dönelim…

1995-2004 arası dokuz sezonun basketbol liginin finallerine çıkan takımlar çok değişiklik göstermemişti. Bir kez Türk Telekom, iki kez Tofaş final oynama başarısını gösterirken geri kalan tüm kontenjanları Efes Pilsen (o zamanlar isimleri yasaklı değildi) ve Ülkerspor doldurmuştu.

Dokuz sezondaki altı finalin adı aynıydı: Efes – Ülker! Üstelik Tofaş da 2001 krizinin arından ligden çekilince büyük bir boşluk oluştu. Her sezonun sonu, daha en başından belliydi. Basketbol ligini heyecanla izlemek için herhangi bir neden yoktu.

Salonlar bomboştu. Final serisinde oynanan maçlarda dahi salonları Efes ve Ülker’in okullardan kaldırdığı otobüslerle gelen öğrenciler doldurabiliyordu. Karşı karşıya geldiklerinde ‘spor bayramı’ olarak adlandırılan herhangi bir Fenerbahçe – Galatasaray derbisi için 1000 kişi zor toplanıyordu. İki pota arkasındaki birkaç seyirci ve sporcu aileleri dışında kimse salonlara gelmiyordu.

Fakat 2004-05 sezonunda ilginç şeyler yaşandı. İlginçti, zira sezon öncesinde öyle bir beklenti de yoktu. Işığı yakan Fenerbahçe’nin basketbolcularıydı. Sarı-Lacivertliler bir önceki sezonda çeyrek finalde Ülker’e elenerek vasat sezonlarından birini daha geçirmişti.

Yani, ortada alevlenecek ve yeni sezonda umut edecek herhangi hiçbir şey yoktu. Fakat Fenerbahçe sezona inanılmaz başladı. İlk 8 maçta alınan 7 galibiyet, camiayı uyandırdı. Üstelik o galibiyetlerden biri, Chris Booker’ın 23 sayı atarak yıldızlaştığı Efes maçıydı. Aralık ayının son haftasında ise rakip bir diğer favori Ülker’di. Futbolda lig devre arasına girince, taraftarlar fırsatı değerlendirdi ve salona hücum ettiler.

Yıllarca boş kalan Abdi İpekçi Spor Salonu’nun tribünler en azından dolu gözüksün diye salonun ortasında kocaman perdeler yer alırdı. Bu perdeler sayesinde salon yarı yarıya küçülürdü, arka tarafta oluşan büyük boşluklar göze çarpmazdı.

O gün salon görevlilerin hiç beklemediği ve maç oynanırken bile salona girmeye devam eden taraftarlar sayesinde perdeler kaldırıldı. Fenerbahçe, iki sayı farkla kaybetti o maçı. Fakat skor önemli değildi, her şey yeni başlıyordu.
Fenerbahçe taraftarının akınına ezeli rakipleri de kayıtsız kalmadı. Ertesi hafta yine aynı salonda, yine futbol maçının olmadığı haftada, yılbaşı rehavetinin olduğu bir 2 Ocak günü Fenerbahçe ile Galatasaray karşılaştı.

Yıllar sonra Kazlıçeşme’de 10.000’i aşkın taraftar bir araya geldi. Ev sahibi Fenerbahçe salonun dörtte üçünü, Galatasaray da kendisinde ayrılan pota arkasını tamamen doldurdu. Basketbolun son dönemdeki miladı işte o gün başladı. Ertesi gün, spor gazetelerinin birinci sayfalarında basketbol vardı. Seneler sonra yaşanan bir ilkti…

Sezonun devamı her iki takım için de iyi geçmedi. Hatta Galatasaray için çok kötüydü. Basketbolu yönetenler sezonun bu noktaya dönüşeceğinden habersiz olduklarından yaz döneminde pek de kuvvetli olmayan bir takım kurmuşlardı. Haliyle sezon sonunda ligde düşme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar ama play-out sayesinde lige tutundular.

Işığı yakan Fenerbahçe ise yarı finalde sezonu noktaladı. Fakat finalde kimsenin beklemediği bir diğer büyük vardı; yarı finalde Ülker’i saf dışı bırakan ve o sezon kendi salonu Akatlar’a geçen Beşiktaş…

Ondan sonrası üst üste konulan tuğlalardı. 2005-06’da üç takım da play-off’ta mücadele etti. Sezonu şampiyon olarak bitiren Ülker, yıllar boyunca tozunu attığı parkelerden çekildi ve Fenerbahçe ile birleşme kararı aldı.

Bu birleşmenin iki sonucu birden oldu. Birincisi, yıllar sonra ilk defa bir müessese kulübü şampiyon olamadı ve zirveye gençlik kulübü çıktı. İkincisi de sponsorluk anlaşmalarının çok değerli olduğu anlaşıldı. Kulüpler ve şirketler güçlerini birleştirmeye başladı. Arkasından da başarılar geldi.

2008’de Galatasaray ile Beşiktaş, Eurocup’ta sekizli finale kaldı. Fenerbahçe ligde arka arkaya şampiyonluklar kazandı, Avrupa’da Euroleague tecrübesi edindi. 2012’de Beşiktaş, 2013’te Galatasaray, 2015’te Karşıyaka ligi şampiyon olarak bitirdi.

O şampiyonluk yıllarında (2011 sonrası), diğer tarafta Türk futbolu kaos içinde varolma çabası veriyordu. Futbol hâlâ ülkenin en popüler branşıydı ama ona gösterilen ilgi ve sevgi azalmıştı.

3 Temmuz sürecinin getirdiği sorunlar çözülmek yerine halının altına süpürülünce, ardından da Passolig uygulaması başlayınca ve kulüpler kötü yönetilmeye devam edince taraftarlar stadyumları bıraktı ve salonlara aktı. Türkiye’nin basketbol ligi, taraftarların ilgi odağı oldu.

Basketbol takımları da boş durmadı. Avrupa’da da kupalar kazanıldı, finaller oynandı. Aynı günde futbol maçı ve basketbol maçı olduğunda çoğu taraftar basketbol maçını tercih etti. Gazetelerde basketbol takımlarının transfer haberleri yer bulmaya başladı. Türkiye’de basketbol muhteşem bir ivme yakaladı.

O günlerin üzerinden çok zaman geçmedi. Hatta o dönemin içindeyiz belki de… Türkiye’de basketbol hâlâ izlenebilecek bir lige sahip. Fenerbahçe de Beşiktaş da taraftarlarını memnun edecek takımlara sahipler. Fakat salonlar bir kez daha boşaldı. İlgi 2000’lerin başındaki seviye kadar olmasa da yine azaldı.

Birçok neden sıralanabilir. Mesela yabancı kuralı orada da insanların aidiyet kurmasını engelliyor. Abdi İpekçi gibi bir salona veda edilmesi de İstanbul’u üzdü. Fakat bir de tek başına Galatasaray’ın durumu var ki; bu kısmın en net örneğini hafta sonu izledik. Fenerbahçe – Galatasaray derbisi izleyene de oynayana da tat vermedi.

Fenerbahçe camiası için yoğun bir pazardı. Üç branşta üç kritik maç vardı. Futbol maçının saati değişmez; bir Süper Lig klasiği olarak Akhisar maçını saat 19.00’da oynayacaklardı. Kadın basketbol takımının Yakın Doğu Üniversitesi ile oynayacağı maçın saati 14.30, erkek basketboldaki Galatasaray derbisi ise 13.00 olarak belirlendi. Saatleri belirleyen rakiplerdi sanki. Bir tarafta son dönemin en dişli kadın basketbol takımı YDÜ, diğer tarafta ligin ilk 10 sırasında dahi kendine yer bulamayan Galatasaray…

Bundan iki sene öncesi olsaydı, basketboldaki derbiyi futbol maçı ile aynı saatte koymak bile salonun dolmasını engelleyemezdi. Oysa bu sezon kadın basketbol maçından bile daha erkene konuldu. Tabi saat seçimin başka detayları da vardı. Fakat yine de bir Pazar sabahı oynanan derbi kimseyi tatmin etmedi.

Galatasaray’ın hedefsiz olması maçın değerini düşürdü. Derbinin değeri düşerse, basketbol liginin de değeri düşer. Marka değeri denilen olguya en çok bu köklü kulüpler katkıda bulunur. Ve herhangi birinin tökezlemesi dahi tüm unsurlara zarar veriyor.

Galatasaray’ın durumu öyle bir kabulleniş yarattı ki, kimsenin maç saatine tepki göstermesine gerek kalmadı. Ne de olsa maçı takip edemeyecek olanların kaçıracağı pek bir şey yoktu! Salon boş değildi ama görenin “derbi atmosferi” diyemeyeceği kadar durgun bir hava hâkimdi. Prime time’da oynanması gereken derbi, saat 13.00’te başlayınca sabah yorgunluğu da parkeye yansıdı.

Aslında karşılaşma beklendiğinden daha çekişmeli geçti. En azından üç periyot… Sonrasında Fenerbahçe farkı 20 sayıya çıkararak maçı kazandı. Çıkan sonuç, ne yenilen tarafı şaşırttı ne de kazananı tatmin etti. Zira salonda o eski heyecan yoktu artık.

Bu durumun en büyük sorumlusu, Galatasaray basketbol şubesini yönetenler. Yaz döneminde yapılan hatalar, geçen sezonun iddialı takımlarından birini orta sıralara mahkûm etti. Daha da kötüsü, Galatasaray’ın yıllar içinde adım adım ilerleyerek oluşturduğu basketbol kültürü ve salon atmosferi, bir sezonda yok oldu. Galatasaray’ın geride kalması, basketbol liginin bile havasını değiştirdi.

Yine de böyle güçlü miraslar kolay kolay tükenmez. Fakat şubeden gelen mesajlar da iç açıcı değil. Küçülme önümüzdeki sezon da devam edecek, Galatasaray kan kaybedecek gibi gözüküyor. Fakat o eski günleri yaşayanlar biliyorlar ki, kan sadece Galatasaray’ın değil Türk basketbolunun damarlarından da dökülecek.

Pazar günü saat 13.00’te yarı dolu ve coşkusu düşük tribünler önünde derbi oynamak herkes için kötü, sıkıcı ve keyifsiz bir deneyimdi. Kimse bu durumun devam etmesini istemez.

Yazıya başlarken “Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş’ın “Üç büyükler” olarak adlandırılmasının haklı nedenleri vardır. Bu sıfatın ortaya çıkmasının tek nedeni sadece futbolda kazandıkları şampiyonluklar ve başarılar değildir. Köklü tarih ve birçok amatör branşta gösterilen faaliyet onları Türk sporunun lokomotifleri haline getirmiştir” demiştik ya; iste o lokomotif gücünü azaltırsa, arkadaki tüm vagonlar yavaşlar…