Sıra artık laik Türklerde

Bu sefer Canan Kaftancıoğlu’yu hedef alan hukuk dışı infaz karşısında duyulan hayretleri izliyorum. Hayretler içersinde. 

İstanbul seçimi sonrasında artık birşeylerin değişmekte olduğu beklentisine giren, rejimin bundan böyle düşüşe geçtiğini, muhalefetin er veya geç iktidarı ele geçireceğini, erken seçimin kapıda olduğunu iddia, farz ve umut eden muhalif kitledeki ve bu kitleyi sürekli kışkırtan nevzuhur kanaat önderlerindeki hayret ve hüsran.  

Nitekim birşeylerin illâki değişeceğine dair çok yaygın bir ruh ve şuur hâli söz konusuydu. Anlaşılır yanı tabii ki vardı, insanlar başlarına gelen belâya asla inanmak istemiyordu. “Akıl alır gibi değil”, “inanılır gibi değil”, “yok artık” gibi hayret nidalarının ardında hep bir umut vardı. O yüzden rejimin icraatındaki görülmemiş adaletsizliklerin, hukukdışılığın, hataların, sorumsuzluğun, vicdansızlığın ve cezasızlığın karşısında hep akla, izana, hukuka çağrı yapılıyordu. 

Nitekim Kaftancıoğlu kararından sonra dahî kimi hukukçular bir adalet mucizesine inanmak istercesine, Selçuk Kozağaçlı, Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş’ı tutuklayan mahkeme heyetinin Kaftancıoğlu’nunkiyle aynı olmasını, sanki başka türlü bir uygulama olabilirmişçesine, not etti.  

 

Paldır küldür içinde düşmekte olduğumuz uçurumun hâlâ kıyısında olduğumuza, eğer böyle giderse içine düşeceğimize biteviye vurgu yapan bu temenni dili hep hâkimdi. Fiillerin şimdiki zamanlarından mütemadiyen kaçınan bir dildir bu. Ne zaman hukukdışı bir uygulamayla karşılaşılsa “işte bu, hukuk devletinin sonu” ünlemleriyle konuşup yazmanın nedeni de bu tuhaf ve elbet seçici iyimserliktir. Oysa geri dönüp bakılsa 2013’ten bu yana “işte bu, hukuk devletinin sonu” denebilecek onbinlerce kepazelik yaşandığı görülecekti. Ama bütün bunlar “beyazlara” değmiyordu. 

Üstelik bu ruh ve şuur hâli nidalar ve temennilerle de sınırlı değildi. Vatandaşın, toplumun ve siyasetin somut faaliyetleri konusunda da bu “normallik” arayışı hâkimdi. Esasen herşey sanki rejim değişmemiş ya da rejim değişmiş ama bir gün “doğru” yönde yeniden değişecekmiş gibi cereyan ediyordu. İşte Canan Kaftancıoğlu kararıyla bu beklenti çok fena bir darbe aldı. 

Zira Canan Kaftancıoğlu kararı, Kürd siyasetinin ve Fethullahçıların başına gelenlerden sonra ilk kez laik Türkleri de, çıplak bir biçimde rejim gerçeğiyle tanıştırdı. Hayret, hüsran ve çaresizlik hâli bu yüzden derin ve önemli. 

Sıraları epeydir gelmişti, bir kısmı Barış Akademisyenleri ve KHK’larla hırpalandılarsa da, zülf-i yâre dokunmuş olan Eren Erdem gibi siyasetçileri derdest edilmiş olsa da eski seçkinler yine de Kürdlere ve diğerlerine çektirilen zulümle tanışmadıydı. Hatta birçoğu bu diğerlerine yapılanlara “oh olsun” diyordu. İstanbul seçimi ve sonrasında yaşanan restleşmeler rejimin tepkisini başka bir aşamaya taşıdı ve olan oldu. Rejimin tepkisinde belirleyici olan Kaftancıoğlu’nun Kürd meselesine olan ilgisinden çok reise anlamlı bir tehdit oluşturmasıydı. Sanırım ilk kez bu derece üst düzey bir CHP yöneticisi derdest edildi. Vakti geldiğinde tutuklanacağından pek şüphe yok. 

Bu mahallenin, başına geleni tam manasıyla kavradığı ise çok şüpheli. Ezici çoğunluğu hâlâ diğer mağdurların ve esas Kürd siyasetçilerin başlarına gelenlerle CHP’lilerin başlarına gelmekte olanlar arasında bir ilişki kurmaktan âciz. Oysa rejim aynı rejim, hukukdışılık aynı hukukdışılık, irade gaspçıları aynı. 

Hâlâ kimi mahalleli bu sefer bardağın taşmakta olduğunu, sıra İstanbul’a kayyuma gelirse artık halkı kimsenin tutamayacağı gibi zırvalarla gün geçiriyor. Süleyman Soylu’nun Pazar günü “gündemde Ankara ve İstanbul’a kayyum yok” yollu taktik beyanının Kaftancıoğlu’nun derdest edilmesini handiyse unutturduğunun farkında değiller. Neredeyse hepsinde, Kürdlerin yoğun olarak yaşadığı illerdeki belediyelere atanan kayyumları neredeyse hoş gören bir tavır var.   

Aynı körlük Avrupa Parlamentosu Türkiye eski raportörü Kati Piri’de nüksetti. Eğer İstanbul’a dokunulursa AB-Türkiye ilişkisi açısından çok fena olurmuş. Birincisi, neden Diyarbekir, Mardin, Van’a dokunulduğunda çok fena olmadı? Oralarda seçim olmadı, halkın iradesi tecelli etmedi mi? İkincisi AB’den gelen bu kurusıkı salvoların Türkiyelilerle dalga geçmekten başka bir anlamı olmadığını öğrenmek bu kadar mı zor? AB-Türkiye ilişkisinin üç belirleyeni, NATO üyeliğine zarar gelmemesi, akçalı işlere zarar gelmemesi ve mülteci zaptiyeliğine zarar gelmemesinden ibarettir. Bunların dışında kalan hiçbir kelâmın kıymeti yoktur. 

Beklenen kitlesel tepkiye gelince, ne kitlenin ne de CHP yönetiminin böyle bir fıtratı var. CHP yönetimi bağırıp çağırır ama son tahlilde rejimin eninde sonunda çöküşüyle iktidar olacağı hesabıyla halkı sokağa dökerek şansını tehlikeye atmaz. Unutmayalım Kaftancıoğlu davasında hepi topu 5000 kişi vardı, istense onbinlerce insan yığılırdı oraya. Ayrıca neden atsın ki, hiçbir sorunda hiçbir ciddî alternatif politika önerisi getirmeden iktidar olma yolunda olduğu zannıyla gün sayıyor. 

Kitle ise “susamam” diyor ve dinliyor. Çok önemli evet, ama o kadar. 

Rejime gelince iki husus. İlkin, Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışıyla kazandığı siyasî ve ahlâkî üstünlüğün bir ikincisine tahammülü yok. Kaftancıoğlu/İmamoğlu ikilisinin İstanbul seçimi üzerinden Erdoğan’a açıkça meydan okumaları, ilerde bir siyasî alternatif olasılıkları, rejimin ve reisin kabul edeceği şeyler değil. Tıpkı Demirtaş için olduğu gibi ceza hazır. 

Zira rejim ve reisi can derdinde. İkinci husus da bu. Her ne kadar yok olmaları yarın cereyan etmeyecekse de reis ve rejimin yumuşamaları değil sertleşmeleri beklenmeliydi. Binlerce suç işlemiş olan bir rejim ve reisinin battıkça zâlimleşmekten başka bir çıkışı olabilir mi? 

Kaftancıoğlu misâli kararlar giderek çoğalacaktır, ta ki reis Mısırvarî bir saray darbesiyle alaşağı edilene kadar. Ekonomideki ve dış maceralardaki fiyaskolar bu sürecin baş âmilleri olacaktır, muhalefet değil. Rüya görmeyelim.


© Ahval Türkçe