Ahval
Nis 19 2018

Muhalefetin göremediği, görmek istemediği

Türkiye'yi, tarihinin en kritik ve nihai sistem tercihine zorlayacak başkanlık ve parlamento seçimlerinin 24 Haziran'da yapılmasına herhangi bir engel kaldığına inanmak için hiçbir sebep yok: Meclis'te çoğunluğu elinde tutan AKP-MHP 'Cumhur İttifakı' kararlı bir şekilde sandığa ilerliyor.

Bütün işaretler, 24 Haziran 'güzergahı'nın, ilan saatinden epeyce evvel üzerinde düşünülüp taşınılarak seçildiğini gösteriyor. MHP lideri Bahçeli'nin ani gelen 26 Ağustos 'teklifi'ne Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sadece 'üzüntü' belirtmekle yetinmesi, daha sonra Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden çıkan 24 Haziran tarihi kararına MHP liderinin baştan razı olduğunun anlaşılması, iktidara hakim olan fiili ittifakın net bir yol haritası üzerinden ilerlediğinin ikna edici göstergeleri.

Kurgu sağlam. Gerisi, 7 Haziran seçimleri ardından Erdoğan'ın barış masasını bizzat devirerek, kendisini ve partisini 2001 parti programına taban tabana zıt bir 'eski devletle işbirliği' koalisyonuna yanaştırmasına dayanmakta. Bu, Erdoğan'ın iktidardan barışçıl yollardan inmeme stratejisi ile 'eski devlet'in var gücüyle geri gelerek bilinen güvenlikçi ve baskıcı formatlarını onarma stratejisinin bir bileşkesi.

Arka planı henüz aydınlanmayan, kanlı 15 Temmuz askeri kalkışması ardından ilan edilen OHAL ile Türkiye'yi bir 'süper-başkanlık' rejimine götürecek zemini hazırlayan, aynı zamanda mevcut AKP yapısının iktidarını fiilen 'açık uçlu' kılan 16 Nisan referandumu sonucu da, 24 Haziran'a giden yolun parke taşları.

Dört ana parçadan oluşan muhalefet, 2015 yazından bu yana herşeyin siyaset ustası Erdoğan tarafından ne kadar incelikle ve geri dönüşü olmayacak şekilde planlanıp uygulamaya konduğunun farkında mı?

Yargının hemen tümüyle en üst seviyeye kadar iktidar yapısına bağlanması; OHAL düzeninin hemen her düzeyde, her renkten muhalefetin yıldırılması ve yıpratılması için araçsallığı ve kalıcılığı; son değişikliklerle TBMM'nin muhalefeti sadece görüntü olarak içinde barındıran bir 'mühür basma' bürosuna dönüştürülmesi; yasama bünyesindeki üçüncü büyük partinin diğerlerinin de katkısıyla ağır çekim tasfiyesi; özerk kurumların tümüyle iktidarın icracı organlarına dönüştürülmesi.

Unutulmamalı ki, Türkiye bu seçimlere sadece OHAL koşullarında gidiyor olmayacak. Elbette ki OHAL'in anlamı ifade, gösteri ve yürüyüş özgürlüklerinin askıda olması ve hukukun sadece iktidar lehine, muhalefet ve sıradan yurttaş aleyhine üstünlüğünü korumasıdır.

Ama bunun yanı sıra unutulmaması gereken, siyaset ile toplum arasındaki kanal olması gereken medyanın Doğan Grubu'nun iktidara topyekun teslim olmuş bir aile şirketleri topluluğu tarafından adeta apar topar satın alınması.

Medya sektörünün yüzde 90'dan fazlasını doğrudan Saray'ın emrine amade eden bu satış, acaba 24 Haziran'a giden yolun önceden ısmarlanmış bir diğer mühim parke taşı mı?

Aynı şekilde, satışın ilan edildiği gün internet ortamındaki görsel içeriği de AKP ve MHP egemenliğindeki RTÜK'ün rızasına tabi kılan değişiklik de Erdoğan iktidarını mutlak ve kalıcı kılacak bir yol haritasının unsuru mu?

Bütün bunlara 'hayır' demek kolay değil. Tek bir bağımsız TV kanalının bile kitlelere ulaşılmasına izin vermeyen (TV Erdoğan için en önemli kontrol aracıdır) tam denetimli bir medya ortamının dizaynıyla gidilen bu seçimlerde muhalefetin herhangi bir şekilde seçmene ulaşması, kamusal tartışmada yer bulması mümkün değil ise, iktidara giden yol nasıl açılacak?

Bu bir çaresizlik değil mi?

Öyle veya böyle, asıl kritik olan nokta, bugüne kadar gündelik söylemlerle kendisini oyalayan, 'normal'liği çoktan geçerliliğini yitirmiş bir sistemde etkisi kalmamış bir 'legalizm'e kendisini kıstırmış muhalefetin, AKP ile liderinin bu iktidarı terketmemek için elinde her türlü araç ve imkanı topladığını ve bu nedenle galibiyet şansının çok zayıf olduğunu görüp görmediği.

Şu anlaşılmıyor: 'Tek'liğini ilan edeliberi, tüm sistemi kendi varlığı etrafında ören ve bunun için hiçbir sınır tanımayan Erdoğan, yüzerek kuyruğuna getirdiği 'yeni rejim' projesinin en kritik noktasında, hiçbir yenilgi olasılığına maruz kalmama, hiçbir şeyi şansa bırakmama üzerine odaklanmış durumda.

Onun hedefi için her araç, şimdiye kadar olduğu gibi  bundan sonra da meşru.

Muhalefetin açmazı tam da burada.

Erdoğan'ın zihni üstünlüğü ve stratejik zekası, onu sürekli olarak her türlü fiili koalisyona açık tuttu. Yüksünmedi, risk aldı, seçmenini her zaman ikna edebildi, korkmadan bir ittifaktan ötekine, bir koalisyondan başkasına, bir işbirliğinden ötekine rahatça geçebildi.

Pragmatizmin adeta ders kitabını yazan Erdoğan, muhalefetin en büyük zaaf, kompleks veya korkusunun onun başarıyla gerçekleştirdiği ittifak kurma ve onun üzerinde yükselme yöntemi olduğunu biliyor.

Şimdiye kadar hep kendi Alevi, Kemalist, laik, Kürt, sol kimliklerine kendisini kapatmış muhalefetin birbirine olan allerjilerini kıyasıya kullandı, adeta felç etti. Muhalefet arasındaki duvarları sürekli olarak cadı avlarıyla, Kürt kimliği aleyhtarlığı ile ve savaşçı bir milliyetçiliği körükleyek yeniden ördü.

Muhalefetin Erdoğan'dan alacağı ders var mı?

Eğer şansı iyice azalmış ise, elbette var. Eğer Erdoğan'ı iktidarda tutan formül, korku tanımayan bir ittifak inşası ise, muhalefet belki de sadece bu şekilde, birlikte kendisine meydan okumayı denemekten başka bir imkana sahip değildir.

16 senelik AKP tarihinin önemli bölümü bu gerçekliği muhalefete anlatamadıysa son Macaristan seçimlerine bakmak yeter. Paramparça, birbiriyle didişip duran Macar muhalefeti sayesinde Orban, hayatının en büyük zaferlerinden birine son seçimlerde imza atmış, oyların neredeyse yarısını alarak, ülkesini adı koymamış bir faşizm düzenine adeta taşıma yetkisini almıştı.

Türkiye muhalefeti, CHP, HDP, IYIP ve SP ile, 24 Haziran'ın artık son perde olduğunu anlamalı, şapkayı önüne koyup ülkeyi koyu bir dikta rejiminin derinliğine sürükleyecek irade karşısında hangi formülün etkili olabileceğine laf olsun diye değil, ciddiyetle ve beraberce kafa yormalıdır.

Durum, bundan daha vahim olamaz.