Ahval
Mar 13 2019

Seçim girdabında Türkiye: Bu siyaset sahnesinde çözüm zor

16 Nisan 2017 referandumu ardından yürürlüğe girmiş olan 'Yeni Yönetim Sistemi'nin geleceği açısından 31 Mart yerel seçimlerinin kritik önemi açıktır. Bu konuda AKP iktidarı ve onu çevreleyen fiili koalisyon ile muhalefet partileri arasında bir görüş ayrılığı yok.

Sandıktan çıkacak sonuçlar ne olursa olsun, epey uzun bir süredir kimlikler ve korkular üzerinden mevzilenmiş ve kilitlenmiş olan siyasi partiler, kazanmış hissettikleri ölçüde, bu sonuçları bir referandum algısı zemininde değerlendirecek.

Şayet sonuçlar Erdoğan yönetiminin lehinde olursa, cumhurbaşkanının bunu, 'şu ana kadarki siyasetinin devamına açık çek' şeklinde yorumlayacağı su götürmez bir gerçektir. Buna mukabil, 'Cumhur İttifakı' karşısında yarışa giren 'Millet İttifakı'nın, lehine sayacağı bir sonuç çıkması halinde, elinde siyasetin akışını değiştirecek güçte bir mekanizma bulunmuyor.

Ülkenin bu bloklar dışında üçüncü büyük temsil gücüne sahip olan HDP açısından da bir 'referandum' söz konusudur denebilir, ancak ulusal siyasette iyice dışlanmış, yabancılaştırılmış, oyları meşru olduğu halde kriminalize edilmiş bu partiyi, sandıkta kazanımı ne olursa olsun, 1 Nisan'dan itibaren bir 'demokratik yumuşama' beklediği de söylenemez.

Seçim kampanyalarında yerel yönetimlere ve seçmen taleplerine dair tartışmaların - hamasi vaatler ve beylik popülist söylemler  dışında - hemen hiç yer bulmaması, onun yerine hırçınlık ve tehditle yüklü rejim atışmalarının neredeyse tüm alanı kaplaması da nomal görülmelidir: Türkiye, çok katmanlı yönetim krizi açısından tarihinin en kritik, en varoluşsal sürecini yaşamakta.

31 Mart'taki seçim sathına doğru gergin ilerleyiş sürerken, Türkiye'nin genel manzarası şöyledir:

Güç dengeleri, yargı yapılanması ve devlet mekanizmalarının kontrolü bakımından tüm koşullar AKP-MHP koalisyonunun lehine işleyecek şekilde düzenlenmiştir.

Devlet içinde son beş yılda şekillenmiş katı merkeziyetçi düzene sadık, partizan ve aşırı savunmacı kadrolaşma, kendi başına bile adil bir seçimin önünde kalın bir engel oluşturmaktadır.

Türkiye'de anayasal düzen fiilen askıya alınmış durumdadır.

Anayasal zemini yenilediği, 'güncellediği' iddia edilen 16 Nisan düzeni toplumsal bir mutabakata dayanmadığı, makul bir çoğunluk tarafından kabul görmediği için, ortada Türkiye'nin karmaşık dokusunu bir arada tutacak bir 'sosyal sözleşme' kalmamıştır.

Geleneksel merkeziyetçi yapıyı daha da merkeze taşıyan 16 Nisan 2017 tarihli 'işletim sistemine' dayalı bu 'araf' durumu, iyice zorlanmış olan toplum dikişlerini her an attıracak bir potansiyeli ifade etmektedir.

Bu manzara içinde, esasen tarafsız olmasın gereken cumhurbaşkanının parti lideri olması da, anayasayı ve siyaset ahlakını hiçe sayarak bu sıfatla yerel seçim kampanyasına bizzat katılması da yadırganmıyor. Erdoğan'ın, akla gelebilecek pek çok 'kırmızı çizgi'yi geçerek din ve etnisite olgusunu öncekileri bile aratacak dozda kullanıma sokması da sosyal medyadaki küçük gruplar dışında 'normalleşmiş' bulunuyor.

Kim ne derse desin, ne kadar hafife almaya çalışırsa çalışsın; kim ne kadar utangaç ifadelerle kaçamak konuşursa konuşsun, burada altını çizmek zorundayız:

Türkiye'de evrensel hukuk namına zikredilecek bir güvence unsuru kalmamıştır.

Her zaman politize olduğunu bildiğimiz Türkiye yargısı, her zamankinden daha fazla yürütmeye bağımlı hale gelmiştir. Yasalar iktidarın arzu ve telkinleri doğrultusunda uygulanmakta, ya da hiç uygulanmamaktadır. Önceki yasama dönemlerinde AKP iktidarı 'minareyi kılıfa uydurmak' için kendi lehine yasal düzenlemeler yapma 'zahmetine katlanırdı'.

Şimdi bu dahi geride kalmıştır. Cumhurbaşkanı ve bakanların açık nefret söylemlerine, aralarında seçilmiş siyasilerin de bulunduğu yurttaşlara karşı tehditlerine karşı yasalar uygulanmıyor.

Bu, basit bir hadise değildir: Sadece, 16 Nisan tarihli 'Yeni Yönetim Sistemi'nden iktidar odaklarının neyi anladığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermektedir.

Denilebilir ki, 31 Mart seçimi sonrası, sonuç ne olursa olsun, 'ucu açık tutulan, süreklilik taşıyan, sınır tanımayan bir otoriterleşme' modelini işaret etmektedir.

Cumhurbaşkanı yargıda bağımsızlığın yanı sıra bazı kilit devlet kurumlarındaki özerkliği de tasfiye etmiştir. Çalışma yöntemi ve etki alanı kısıtlanan TBMM, yüksek maaşlı muhalefet milletvekillerinin sadece önerge 'astığı', bir 'şikayet panosu' halindedir. Denge-denetim sistemi çökmüştür.

Unutulmamalı ki, Saray'a tanınan yetkiler TBMM üzerindeki tek adam tahakkümü kadar, yerel yönetimler üzerinde aşırı yetki kullanımını da içermektedir. Bu bakımdan, seçimi kazansalar dahi, muhalefet belediyeleri ancak iktidarın 'rızası' ile ayakta kalabilecek ve hizmet sunabileceklerdir. Kürt illerinde seçimden galip çıkacak HDP yönetimlerini ise yeni bir 'kayyım kabusu' dönemi beklemektedir.

Yerel seçimleri 24 Haziran 2018 genel seçimlerine göre iktidar bloku lehine daha da 'asimetrik' kılan bir başka noktanın da altını çizelim: Devlet medyası TRT kendi yasası ve iç kurallarına aykırı şekilde neredeyse tamamen iktidar blokunun propagandasının borazanı olarak faaliyet gösterirken, yüzde 95'e yakını Saray'ın güdümüne giren özel medya da benzer dozda, orantısız şekilde, muhalefeti - hele HDP'yi - adeta yok sayıyor.

Bu manzaradan bir kez daha, ülkenin gidişatına dair derin bie hayalkırıklığı ve sisteme karşı öfkenin çıkacağı kesin gibidir.

Peki, çözüm veya çıkış yolu var mı?

Hakkaniyetten yoksun, 'ne pahasına olursa olsun iktidarı terketmeme' şiarına dayalı bu koşulların Türkiye'sinde tek etkin muhalefetin ekonominin kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bu dinamik, 1 Nisan'dan itibaren Türkiye'ye sadece şiddetli bir heyelan - veya tufan - vaat etmektedir. Bunun sadece iktidarı değil muhalefeti de köşeye sıkıştıracağını öngörmek gerekir.

Çoğu sağlam bir veritabanına dayanmayan bazı manipülatif anketler yüzünden - aynen önceki seçimlerdeki gibi - muhalefet içinde bir umut dalgası kabarır görünüyor, ama bize göre doğru tavır gerçekçiliktir. Unutulmamalı ki şehirlerde yönetimin muhalefete geçmesinin mevcut hukuk tanımazlık koşullarında uygar bir iktidar tavrını üretmesi çok zordur, etkisi son derece sınırlı olacaktır.

Bu çerçevede, anket kirliliği ve dayanağı kuşkulu iddialar üzerinden erken seçim senaryoları üretmek, bize göre 'doğmamış çocuğa don biçmek'le eş anlamlıdır. Birincisi, her şeyden önce yeni seçilmiş bir Meclis kolay kolay erken seçim istemez.

İkincisi, erken seçim çağrısı ekonomik sıkışma nedeniyle MHP'den gelecek olsa bile, Saray'ın hamlesi Meclis çoğunluğunu sağlamak için milliyetçi diğer partiye yönelmek, hatta 'devlet elden gidiyor' sloganıyla Milli Mutabakat Hükümeti'ni kurmayı denemek olacaktır. Bu iki gevşek senaryo bile, Ahval'e göre, Türkiye'nin derin sistem krizinin hangi aşamada olduğunu göstermektedir.

Kriz kendi fırsatlarını üretecektir. Türkiye örneğinde, öyle anlaşılıyor ki, yeni 'sivil çözüm' modelleri ve demokrasiye dönüş fırsatlarının ortaya çıkması için, ne yazık ki, krizin daha da sertleşmesi gerekecektir. Toplum ya diz çökecek, ya da uzlaşmanın yollarını bularak çıkışı yakalayacaktır.