Ahval
Ağu 05 2018

Türkiye'nin sistem krizi derinleşiyor: Çıkış yolu var mı?

Genel manzara hiç iç açıcı değil. Umutsuzluk, mutsuzluk, kuşku, korku ve nefret, toplumumuzun gözeneklerine sızmış durumda. Türkiye burnundan soluyor.

Her köşede düşman aranıyor, herkes kimi düşman bellediyse ondan intikam alma peşinde. Tepeden tırnağa yönetimin denetimine geçmiş olan medya kimi yeni düşman ilan ederse, kitlelere kabul ettiriyor.

Barut fıçısına dönüşen bireyleriyle, onların duygularını kamçılayan yöneticileriyle Türkiye, dünyada yalnızlaştıkça kendisine daha çok zarar veriyor.

Yüzde 90'a yakını haberleri sadece sıkı denetimli, propagandacı TV kanallarından alan ülkemiz insanları, gelişmeleri yerli yerine oturtarak anlama hakkından epeydir mahrumdur. Gazete okuma oranı hızla azalırken, kısıtlı sayıdaki eleştirel basının etkisi erimektedir.

Denilebilir ki, 16 Nisan - 24 Haziran süreci sonunda toplumumuz, resmi söylemin tümüyle egemen olduğu bir 'alternatif realite'ye mahkum edilmiş durumdadır.

Böyle bir ortamda, yaklaşık 81 milyonluk nüfusuyla ülkemizin geleceğini gitgide daha derinden etkileyen krizler silsilesinin sebep-sonuç ilişkilerinin de vatandaş nezdinde anlaşılması hemen imkansız hale gelmiştir. Geleceği karartma temayülündeki her gelişmenin iç ve dış düşmanlara bağlanması durumun sanılanın ötesinde vahim olduğu gerçeğini herkesin yüzüne vurmalıdır.

Kurdaki çalkalanma, devasa borçlar, Brunson olayı, ABD yaptırımları, Suriye kilidi, S-400 konusu, ve diğerlerini, kendi içinde tek tek ele almak, hükümet güdümlü medyanın danışıklı miyopluğu ile açıklanabilir, ama bunların - ve bundan sonra geleceklerin - hepsi, büyük resmi herkese göstermelidir:

Son beş yıldır bile bile geliştirilen sistem krizi, Türkiye'de siyasi, ekonomik, sosyolojik, kültürel... her alanı kangren gibi sararak hızla derinleşmekte, onarımı imkansız bir hal almaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile partisi AKP ve koalisyon ortağı MHP çevreleri aksi yönde ne kadar yoğun propaganda bombardımanı yaparsa yapsın, 24 Haziran sonrası KHK'ler eşliğinde yürürlüğe konan yeni rejim, Türkiye'nin çözüm bekleyen iç ve dış tüm sorunlarının demokratik zihniyetle köklü çözümüne kalın bir set çekmiş, huzurlu ve müreffeh bir toplum hayallerini en azından belirsiz bir geleceğe ertelemiştir.

Eşitlik, çoğulculuk ve özgürlükçülüğe taban tabana zıt bir yönetim modeli beraberinde inat, dik kafalılık, lumpenlik ve siyasi sadizmi getirmiştir.

Kuvvetler ayrılığının kuvvetler birliğine dönüştüğü, denge denetimin yok edildiği, dolayısıyla çürümeye kapıların tamamen açıldığı bu ortamda bu modelin 'Türkiye otobüsü'nü sağa sola çarpa çarpa, kendine ve yolcularına zarar vere vere karanlık bir güzergaha sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyeceği aşikardır.

Gelinen noktada sorumluluğun faturasını sadece Erdoğan'ın liderliğindeki AKP'ye yüklemek gerçekçi olmaz. Son 17 yılın dalgalı hikayesi sadece bir parti seçmeninin ve oligarklarının yüzünü güldürdüyse, bunda iktidar kadar muhalefetin de orantılı olarak payı var.

Gelişmeleri köhne şablonlardan okuyan merkez sağ da, önemli bir kesimi geçmişe dönük hayallerden sıyrılamamış laik-Kemalist CHP ile hatırı sayılır bir kısmı dogmalardan ve kesin önyargılardan kurtulamamış Sol parçalar da hatalıdır. Hazin olan, kamuya açık bir iç muhasebenin hala yapılamamış olması, bunun yerine iç kavgalarla vakit israf edilmesidir.

Bunun en son örneği, seçmenini bezginlik noktasına sürükleyen, siyasetten soğutan CHP-kurultay tartışmalarıdır.

Kendi ortak alanında bile uzlaşmayı sağlayamamış siyasi kurumlar ve aktörlerin kısır davranış kalıpları, Türkiye'nin makus talihidir.

Sorunların içerde ve dışarda büyüyeceği kesindir. İyice katılaşmış bir yönetim modelinin Türkiye'yi patlamaya hazır bir yüksek gerilim hattına çevirme ihtimali göz ardı edilemez. Hızla yaklaşan bir ekonomik kriz var ve toplum buna hazırlanmıyor.

Dış politikada da durum dramatiktir: Türkiye'nin bir ayağı en az 35 kuruma bağlantılarıyla somutlaşmış olan Batı'da duruyor, ama diğer ayağı boşlukta ve hızla Avrasya-Çin sahasına kayıyor.

Temel insan hak ve özgürlükleriyle son derece soğuk ilişkiler içinde olduğu artık iyice anlaşılan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başta AB ve ABD, tüm müttefiklerle bu boyutu gündem dışı bırakacak bir 'aldım-verdim' (transactional) bir ilişki-ortaklık modelini dayatma konusunda kararlılığı gayet belirgindir; bundan vazgeçmesi söz konusu olmayacaktır.

Bu da tarihi bir kimlik krizine işaret etmektedir. Erdoğan, yarının üstünde bir çoğunluğun 24 Haziran'da verdiği oyu 'demokrasinin reddine onay' olarak okumuş olabilir, ülkeyi istediği dış eksene sokabilecek bir açık çek olarak da. Attığı adımlar bunu açıkça gösteriyor.

Çıkış var mı? Bu durumun orta veya uzun vadede sürdürülmesi pek mümkün görünmüyor. (Ülkede kamusal tartışmanın tek seslilik, irrasyonalite ve yalan egemenliği altına girmesi nedeniyle bu konunun anlaşılması çok güç bir hal almıştır.)

İktidar ve muhalefetin, inandırıcı ve umut verici  programlara dayalı ideoloji temellerine oturmamış, seçmenin mevcut partileri sadece birer 'kimlik sığınağı' olarak gördüğü bir ortamdan bırakalım demokrasiyi, en asgari sosyal istikrarın çıkması dahi mümkün değildir. Mevcut ortamda iktidarın iki partisi Sünni ve aşırı milliyetçi kimlikli kesimlerin avantaj beklentilerine cevap verme  dışında, kapsamlı hiçbir programa sahip değil.

Muhalefet cenahında da, diğer kesimler kimlikleri nedeniyle yaşatılan kayıpların ve yabancılaşmanın güdümünde iktidara karşı mevzilenmiştir. Bu, çoğunlukçu kesimin her zaman kazanacağı, kazandıkça iktidarını gitmeme üzerine kuracağı, kaba ve yıkıcı bir iktidar kavgasından öte bir durumu ifade etmemektedir.

Oysa Türkiye'nin bugünkü meselesi, kimin iktidara geleceği meselesi değil, asgari ölçülerde dahi olsa demokrasiye, hukukun üstünlüğüne dönmenin kilitlerini açacak bir uzlaşma modelinin mümkün olup olmayacağı meselesidir.

Çünkü bu şartlar altında kim iktidara gelirse gelsin, asgari demokrasiye çantada keklik diye bakılamayacağı - ülkedeki bozuk, despotizme açık siyasi kültür de hesaba katılırsa - bellidir.

24 Haziran sonrası kurulan iktidar yapısı da, işlevsileştirilerek sadece maaşlılara açık bir tartışma kulübüne ve onaylama bürosuna çevrilen TBMM de; CHP'siyle, İYİ Parti'siyle, HDP'siyle su yüzüne vuran kısır muhalefet krizi de gösterdi ki, siyaset, bildiğimiz haliyle artık duvara dayanmıştır.

Türkiye'nin, popülizme açık kimlik siyasetleri yerine, somut ve vaatkar, yeni dille donatılmış, ideoloji zemininde yeşerecek yepyeni partilere ihtiyacı var.

Bu gerçek anlaşıldığı ve risk alınarak harekete geçildiği ölçüde, ülkemizin insanları - hangi siyasi eğilimde olurlarsa olsunlar - tünelin ucunda ışığı görmeye başlayabilirler.

Aksi, zifiri karanlıktır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.