Ahval
May 09 2019

Umutlar, Türkiye'nin acımasız hakikatlerini altedebilecek mi?

Türkiye ne yapsa ne etse kör seçim sarmalından çıkamıyor. Ülke seçmenlerinin beşte birinin yaşadığı İstanbul, yaklaşık iki aylık aradan sonra bir kez daha, 23 Haziran'da 'tekrar seçim'e gidecek. Bunun, ülke tarihinde benzeri sadece - o da belli ölçülerde - 2015 yazı ile sonbaharı arasında yaşanmış, hukuksal dayanağı olmayan bir zorlama olduğu konusunda hiçbir şüphe yok.

İstanbul seçim sonucu 31 Mart gecesi netlikle belli olmuştu, ancak hemen ardından üretilerek tedavüle sokulan bir manipülasyon dalgası ile iktidar tarafından sandık düpedüz gasp edildi.

YSK'nin karar gerekçesi kamu vicdanını aydınlatmak adına hemen açıklanmalıydı, ancak bu da yapılmadı veya yapılamadı.

YSK'nin 7-4 oy çokluğuyla alınan kararı şu ana kadar hiçbir ikna edici argümana dayanmamaktadır. 6 Mayıs 2019 Türkiye tarihine kara bir leke olarak düşecek; Erdoğan-Bahçeli darbesi olarak anılacaktır.

Ahval, bunu buraya not düşmeyi okurlarına borç bilir.

Şimdi bir kez daha sandığa doğru yürüyüşe geçildi. Birkaç günlük iç istişare süreci ardından partiler seçimler konusunda tavırlarını belirlediler, saflar da büyük ölçüde netleşti. Yarış bir kez daha, Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu ile, arkasında Erdoğan ve Bahçeli'nin koyu silueti görülen Cumhur İttifakı adayı Binali Yıldırım arasında geçecek.

Büyükşehir sınırları içindeki seçmenlerin yaklaşık dörtte birini oluşturan Kürtlerin HDP'ye geleneksel oy veren kesiminin yine İmamoğlu'na oy vermeye teşvik edileceği anlaşılıyor. Daha az orandaki muhafazakar-dindar Kürt oyunun Yıldırım'a kayacağı konusunda da tahminler var.

Cumhur İttifakı açısından seçmeninin katılım oranını artırmak kadar, CHP-HDP tabanlarının işbirliğini kırmak da büyük önem taşıyor. Millet İttifakı ise, sandık gaspı üzerinden sivil darbenin ürettiği tepki dalgasını, safları daha da sıklaştırmak ve seçmenini daha yüksek sayıda oy kullanmaya seferber etmek, Erdoğan-Bahçeli ikilisine 'nihai dersini vermek, haddini bildirmek' için kullanacak.

Bir açıdan bakıldığında 'tekrar seçim'in İstanbul'un yönetilmesiyle pek bir ilgisi kalmadığı da söylenebilir: Kendi siyasi varoluşlarını ima eden 'beka' söylemini kanıtlama uğruna kalkıştıkları cüretkâr ve maceraperest davranış, Erdoğan ve Bahçeli'yi bu sandık sınavının tam merkezine oturtmuştur.

23 Haziran seçimleri, çok boyutlu ve müzmin sistem krizini kılcal damarlarında hisseden tüm muhalefet kesimleri açısından bir 'ahlak referandumu'na dönüşmüştür.

Yoğun bir yolsuzluk ve çürüme sürecinde dibe sürüklenen Türkiye'nin bu tepetaklak yuvarlanmasının en azından yavaşlaması veya daha da hız kazanarak mutlak merkeziyetçi, kimi muhalif kesimlerin deyişiyle katıksız faşist bir düzene, bir polis devletine dönüşmesi, bu seçim sonucunda belli olacaktır.

İmamoğlu kazanırsa, propaganda kampanyalarının iddia ettiği gibi 'her şey çok güzel' olmayacak, sadece ülkenin üzerindeki basınç azalacak, muhalefete toparlanması ve bütünleşmesi için yeni bir fırsat penceresi açılacaktır.

Diğer taraftan, şayet Erdoğan galip çıkarsa, 2011'de AKP içindeki tasfiyeden başlayarak Gezi ile hız kazandırdığı; 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarını örtbas etmek için yargı düzenini denetimine aldığı; 7 Haziran 2015 seçim sonucunu Kürt barış masasını devirerek çürüttüğü; 15 Temmuz darbe girişimini OHAL üzerinden bir karşı darbeye dönüştürdüğü ve özünü MHP ile ortaklaşa kurguladığı 16 Nisan referandumu ile son aşamasına getirdiği 'iktidar gaspı'nın final bölümü de tamamlanmış olacaktır. Basit deyişle, ''Üsküdar'ı çoktan geçmiş olan at''ın 24 Haziran'da ipi göğüsleyişine tanıklık etmiş olacağız.

Ama bu final, Türkiye'yi kemiren çok boyutlu (siyaset, ekonomi, yargı, ahlak) sistem krizinin daha hızlı şekilde derinleşmesine yol açacak.

Türkiye'de gerek medyada gerekse siyaset sahasında geçmek bilmeyen bir hastalık var: 'Umutların ve inatçılığın esir aldığı bir duygusallığın, gerçeklerin önüne perde indirmesi' hastalığı denebilir buna.

Türk medyası bunun en net deney-gözlem alanı. Burada serinkanlı, farklı olasılıkları verilere dayalı olarak irdeleyen analizler bulmak, samanlıkta iğne aramakla eşdeğerdir.

Siyasi meşrebinin cazibesine kapılarak, beğendiği siyasetle özdeşleşmek ve muhalefet veya iktidar hizmetinde kesintisiz, dayanaktan yoksun bir ajitasyon-propaganda yapmak daha makbuldür.

Oysa, bilinmeli ki, seçmeni bu şekilde 'doldurmak', yenilgilerin sürekli ürettiği hayalkırıklıkları düşünülürse, ahlaksızlıktır.

Hele ekonomik kriz gelip bıçak gibi halkın kemiğine dayanmışsa.

Böyle hallerde dahi halka çıplak gerçekleri anlatmak ve 'en iyisini umut et, ama en kötüsüne de hazır ol'' telkininde bulunmak en sağlıklı yaklaşımdır.

Son beş yılda yaşananlardan ders çıkarmak gerekir. Medyanın 'muhalif' kesiminde - özellikle sol cenahta - Erdoğan'ın siyasetteki ustalığı hala anlaşılmadı, küçümseniyor. Bazıları onun şu andaki zayıflığını, sıkışmışlığını yapmaya muktedir olduklarıyla karıştırıyor, ayakta kalma yeteneklerinin ortadan kalktığını düşünüyor.

Bu konuda hep yanıldılar. Ama yanılgılarının analizini yapmadılar, çünkü çoğuna göre siyaset, belli rauntlara bölünmüş, seçilen tarafın ne pahasına olursa olsun kazanması gereken, hedefi demokrasi değil, daha ziyade 'iktidara gelme' olan kıran kırana bir oyun.

Ya da tersine, Erdoğan gibi hata üstüne hata yapmış, toplumu zehirlemiş, düzeni enkaza çevirmiş, sevilmeyen bir diktatörlük heveslisinin 'gitmesi' ile 'her şeyin çok güzel olacağı' hülyasının notalarına indirgenmiş bir şarkı.

Oysa ülkenin hakikatleri şimdi çok daha acı ve derinde. Ülke, toplumu iyi kötü bir arada tutacak demokratik bir anayasadan hala mahrum. Hukuk düzeni iflas etmiş durumda. Parlamento karşılık alınamayan bir 'önerge bürosu'. Medya ve akademi alanı, artık birer açık hava cezaevi.

Ülkede 50 bine yakın siyasi mahpus yok yere demir parmaklıklar ardında ömür tüketiyor. Kürtler her gün yeniden, yeniden sadece Kürt oldukları ve kimlikleri adına direndikleri için dövülüyor, eziliyor, insanlıktan çıkarılıyor. Güven duygusu sıfıra yakın.

Ve en önemlisi, ekonomi derin resesyonda, üretim durma noktasında, işsizlik patlama sinyalleri veriyor. Kaynaklar tükendi. Beyin göçü, geleceği karartıyor.

Türkiye bir kritik eşiğe daha geldi. 23 Haziran'da en hayırlı sonuç, İmamoğlu'nun yeniden sandıktan galip çıkması, ve bu sonucun Erdoğan tarafından kabullenilmesi olacaktır. Elbette bu ülkede normalleşme umutlarını canlandırır, muhalefete cesaret katar.

Ama, gerçekçi olmak gerekir: Tersi daha kuvvetle olası gözüküyor.

Ahval'in daha önce de vurguladığı gibi bir 'siyaset cambazı' olan Erdoğan, kaybedeceği bir seçime tekrar girmez. Buna itiraz edenler son beş yıldaki performansına bakmalı ve serinkanlı olarak düşünmelidir.

Arkasına devletin o eski, meş'um karanlık güçlerini almış, yanında MHP'yi tutmaya karar vermiş olan Erdoğan, artık iyice hakim olduğu devletin tüm mekanizmalarını bu seçimi de kazanmak için seferber edecektir.

En yüksek ihtimal, bu seçimi de açık farkla kazanacağıdır.

Muhalefet 23 Haziran sonrasındaki stratejisini 'en kötüsü' üzerine kurgulamalıdır. 'Her şey çok güzel olacak' elbette kutsal bir slogandır, ama ekonomideki ve dış politikadaki SOS sinyalleri, kim kazanırsa kazansın işlerin hiç de öyle olmayacağını söylüyor.

Bu durum 'hele bir kazanalım, umutsuzluk saçmayın, sonrası Allah kerim' basitçiliği ile, günü kurtarma şarkçılığına sığınma ile savuşturulamayacak kadar vahimdir.

Ahval her zaman demokrasi ve hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin yanında.

Ekrem İmamoğlu'yu destekliyoruz.

Türkiye militarist-darbeci ve İslamcı-İhvancı tecrübelerin acısını çok çekti. Bu kritik seçimde hakkın İmamoğlu lehine yerini bulmasını; ülkenin akılcı, demokrasi kararlısı siyasetlerle krizden kurtarılmasını ummaktan başka çare yok.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.