Gidenler anlatıyor: Niye gittiler, geri dönerler mi?

Televizyonda, sokakta, evde kısacası her yerde Türkiye’nin geleceği konuşuluyor. Her geçen gün ekonominin kötüleşmesi, eğitimin kalitesinin düşmesi, özgürlüklerin kısıtlanması ve daha birçok başka sebep, Türkiye’de yaşayanlar için geleceğe umutsuzca bakmaya yetiyor da artıyor.

TÜİK’in geçtiğimiz günlerde açıkladığı göç analizi verilerine göre, geçtğimiz sene yani 2017’de Türkiye’yi terk edenlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 42 artmış. Bu oran 250 bin 640 kişiye denk geliyor. Göç edenlerin yaş grubu ise 25 ile 29 arasında. Başka bir deyişle gençler. İstanbul, 75 bin kişi ile en çok göç veren şehir olarak ilk sırada yer alıyor.

Bu rakamlar Türkiye’nin yoğun beyin göçünü verdiğini söylüyor. Türkiye’nin geleceğinde umut göremeyenler için çember daralıyor ve dünyanın farklı bir köşesinde yeni bir hayat başlıyor. Gitmek mi zor kalmak mı bilinmez ama gitmek kalmak arasındaki o derin boşluğu anlamak için gidenlere kulak verdik.

Gidenlerden Stanford Üniversitesi İslam Araştırmaları Merkezi’nden Halil İbrahim Yenigün, CERN’de deneysel çalışmalarda bulunan ve aynı zamanda Johns Hopkins Universitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Ulaşcan Sarıca ve İspanya’nın başkenti Madrid’de Finansal Analist olarak çalışan Barış sorularımıza cevap verdi.

Stanford Üniversitesi İslam Araştırmaları Merkezi’nden Halil İbrahim Yenigün mesleğini ve bilgiyi asla “yerli ve milli” değil, oldum olası yersiz yurtsuz, ulusötesi gördüğünü ve Türkiye’den ayrılmasının tercihe bağlı olmadığını ifade ederek; gittiği Amerika’nın dünyanın geri kalan ülkerinden farkını şöyle açıklıyor:

“Haliyle özgür bir ortamda istediğim gibi düşünme, okuma ve yazma faaliyeti yürütmem, bunu da benim gibi rahatlıkla yürütebilen insanlarla hep birlikte yapabiliyor olmam benim için yeterli.

Sanırım ABD’ye dünyanın geri kalan kısımlarına bu kadar fark attıran özelliği de, -örgütlü grupların ve lobilerin ara ara yarattığı çarpıklıkları saymazsak- düşünce ve ifade özgürlüğünün yeryüzünün diğer yerlerine nazaran genişliği ve yeni-orijinal fikirleri olanları toplayıp onların beyin fırtınası yapabilmesini sağlaması.”

Yenigün, Amerika ile Avrupa arasında akademik farkı hem post-doktora için Almanya’da kaldığı bir yıl süre boyunca hem de Amerika’da geçirdiği yıllarda gözlemlemiş. Yenigün,  önemli bir cümleyle Avrupa ile Amerika arasındaki farkı gösteriyor:

“Dahiler yine Avrupa’dan çıkıyor ama o dahileri en iyi okutan ve yorumlayan en canlı akademik ortamlar ve kurumlar ise Kuzey Amerika’da. ABD’deki halk kütüphanelerinde bile birkaç saat geçirmek zihni tazeler, içinizdeki bilim insanını uyandırır.”

Son dönemdeki Türkiye – Amerika ilişkilerinin gittikçe bozulması malum. Yenigün’e ilişkilerin bozulmasının Amerika’da nasıl karşılandığını sorduğumuzda; “ Oradan Türkiye nasıl görünüyor?’ diasporadakilere hep sorulan soru değil mi?” sorusuyla yanıt veriyor.

Kendisi,  Türkiye’nin ABD halkının dünyayı takip eden az kısmının gündeminin elbette üst sırasında yer almadığını belirterek; daha çok kültürlü kesimde dikkat çektiğini belirtiyor.

Yenigün, birçok istatistik ve göstergenin Türkiye’deki akademik çıktıların bariz düşüşünü gösterdiğini ifade ederek; sözlerine “üniversitenin ekmek su gibi ihtiyacı olan düşünce ve ifade özgürlüğünün imzacıların kıyımı ve KHK’larla tahribatı yetmezmiş gibi finansal kriz de bütün bu gerilemeyi katmerliyor” diyerek son veriyor:

“Türkiye kökenli olup buraya yerleşmiş akademisyenler artık bizim alanımızda da önde gelen bilim insanları olarak görülmeye başladılar. Bu kişileri o çok yerdiğimiz 80’lerin 90’ların Türkiyesi yetiştirip gönderebilmişti ama maalesef ki son birkaç yılda bu süreç bıçak gibi kesildi.

Bütün bu beyinler Türkiye’yi bir nesilde ayağa kaldırabilecekken ‘yerli ve milli üniversite’ oksimoronu altında ülkemizin kolu kanadının böyle kırılmasını görmek tabii ki çok acı. Bizim çocuklarımız neden bunları hak etmesin ki? Kötücül bir güç çıkıp ülkemizin geleceğine kastetse herhalde ancak bu kadarını yapabilirdi diyorum.”

Ulaşcan Sarıca, Robert Lisesi’nde okuduktan sonra ABD’de Rochester Üniversitesi’nde lisans eğitimini moleküler biyoloji, fizik ve matematik üzerine aldı. Sarıca şu an doktora öğrencisi olduğu Johns Hopkins Üniversitesi’nde deneysel parçacık fiziği araştırmaları yapıyor ve araştırma görevlisi olarak çalışıyor. CERN de Sarıca’nın araştırmalarıyla yakından ilgileniyor.

Ulaşcan Sarıca karşısındaki ilk merakımız; eğer gitmeseydi ve akademik çalışmalarını Türkiye’de devam etseydi ne kadar farklı bir noktada olacağı oluyor. Sarıca, soruyu içtenlikle yanıtlarken; acı bir şekilde farkı gözler önüne seriyor:

“Epey farklı bir noktada olurdum. Türkiye’de bulacağım araştırma fırsatları çok yüzeysel kalırdı. Çünkü araştırmaya ayrılan fonlar yetersiz kullanılıyor. Türkiye’de insanların çoğu, araştırmacılar da dahil, işlerine memuriyet gözüyle bakıyorlar. Kabuklarının dışına çıkıp kendilerini zorlama dürtüsünden yoksunlar ve ve çok ezbere hareket ediyorlar.”

Sarıca, Türkiye’deki bilim insanların eline geçen fırsatları değerlendirebilmesi için, devletin ve özel sektörün daha saydam olması gerektiğinin altını güncel bir örnek olan ‘Nükleer Santral Projesi” ile çiziyor:

“Risk ayrı bir tartışma konusu. Ancak yapılmasının kesin olduğunu düşünürsek; burada ülkemiz bilim insanlarına hem büyük sorumluluk düşüyor, hem de onlar için yeni bir fırsat kapısı açılıyor. Büyük sorumluluk; çünkü bu zorlu coğrafyada o santrallerin kontrol edilmesi gerekli. Büyük fırsat; çünkü yabancı ülkelerde nükleer santraller kullanılarak yapılan parçacık fiziği deneyleri ülkemizde de tasarlanabilir.

Biz bilim insanları bu sorumluluğu üstlenebiliyor muyuz, yahut bu santrallerin sunduğu deneysel fırsatları değerlendirebiliyor muyuz? Hayır; çünkü yapılan nükleer santrallerin teknik detayları hakkında dahi çok sınırlı bilgi edinebiliyoruz. Bu tabii epey uç örnek; ama saydamlık konusundaki problemlerin neredeyse tamamı bu örnekte görülüyor.”

Ulaşcan Sarıca, şu anda da bir geri  dönme niyeti olmadığını söylerken, önemli bir soruyla konuşmasına son veriyor:

“Giderken geri dönme niyetim yoktu; şu an için hala da öyle bir niyetim yok. ki Türkiye ortamı verimli bir çalışma düzeni yahut geniş araştırma olanakları sunmuyor. Bu sosyal anlamda da geçerli; bir insan bütün gün eve ekmek götürme derdiyle, evde komşusunun gürültüsüyle uğraşırsa, ne zaman sakin bir zaman bulup hayal kurmaya ve yenilikçi projeler üretmeye zaman bulabilir ki?

Zamanı geldiginde, Türkiye’de araştırmaya istekli insanlarla iletişim kurmayı, onlara yurtdışında ne gibi olanaklar bulabileceklerini anlatmayı isterim. Nihayetinde biz bilim adamları, insanların ufkunu açmakla, onlara gerçekci hayaller kurmayı öğretmekle yükümlüyüz.”

Barış 29 yaşında, Madrid’de yaşıyor. Türkiye’de üniversiteyi bitirdikten sonra, Barcelona’da yüksek lisan yapan Barış, bir süre Türkiye’de çalışmış. Bu süre boyunca yurt dışındaki birçok ülkeye iş başvurusunda bulunmuş. 2017’de ise aldığı bir teklif ile Madrid’de yaşamaya ve çalışmaya başlamış. Barış, Türkiye’den gitme sebeplerini şu cümlelerle anlatıyor:

“Baş nedenler,Türkiye'de toplumun değişiyor olması ve ekonomik şartların gitgide daha da kötüleşmesi. Aynı zamanda yurtdışında yüksek yapmış olmam ve tekrar Türkiye dışına çıkmak istememle de bağlantısı var. Ama ana sebep, Türkiye’de kendim için bir gelecek göremedim.”

Madrid’de hayatın güzel olduğunu belirten Barış, Türkiye’de de çalıştığı için, aradaki farkı ekonomik açıdan şöyle yorumluyor:

“Bugünkü ekonomik durumumla ayda bir kere haftasonu ufak seyahatlere gidebiliyor veya ihtiyacım olduğunu düşündüğüm şeyler için alışverişe yapabiliyorum kredi kartı kullanmadan. Bu ekstra gözüküyor ama aslında normal.“

Türkiye’de bir yandan özgürlükler her geçen gün kısıtlanırken, diğer yandan çalışma sürelerinin uzun olması nedeniyle insanlar yaşamaya vakit bulamıyor. Barış’tan İspanya ile Türkiye arasındaki farkı, çalışma hayatı ve sosyal hayat üzerinden anlatmasını istediğimizde, şöyle cevap veriyor:

“Özgürlükler olarak çok daha özgür. Çeşitliliğe açık bir toplum, çok fazla farklı ülkeden insan burada yaşamakta. İnsanlar anlayışlı, daha saygılı birbirlerine karşı. Ekonomik olarak da istediğim hayatı yaşayabileceğim şekilde bir düzen var. Çalışma saatleri ekstra güzel Türkiye’ye kıyasla. Örneğin yaz saati uygulaması var, yaz ayları boyunca haftanın her günü yarım gün çalışıyorsun, yıl içerisinde de cuma günleri yarım gün. İşten çıktığında kendine ayırabileceğin fazlasıyla zaman oluyor."

Barış, uzakta yaşamanın aile ve arkadaşlardan kopmak gibi bir dezavantajı olduğunu belirtmesine rağmen, yakın zamanda Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyor. Görüşmemize şu cümlelerle son veriyor:

“Dönerim fikri şuan için çok yakın değil. Ciddi bir ailevi neden veya sağlık sorunu olmazsa, düzenimi burada kurmayı düşünüyorum. Belki 10 yıl sonra Türkiye’deki genel toplumsal gerginlik ve tansiyon azalması durumunda dönmeyi düşünebilirim.

Sonuçta doğduğum büyüdüğüm ve sıkı bağlarımın olduğu bir yer. Ayrıca uzakta yaşamanın en büyük dezavantajlarından bir tanesi aile ve arkadaşlarınla kopuyor olduğun gerçeği. Bu nedenle zaten elimden geldiğince gitmeye veya telefonla bir şekilde bağlantı kurmaya devam ediyorum.”