Biden zirvesi ve Erdoğan ile Türkiye’nin geriye düşen geleceği…

Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten AKP-MHP iktidarı, kendileri adına günü kurtarmaya odaklanırken 84 milyonluk nüfusun geleceğini harcamakla meşgul. Hayır, bu sefer konu yerine konması uzun yıllar alacak, gelecek nesillerin emeğini bugünden harcamak anlamına gelen 128 milyar dolarlık döviz rezervleri satışı değil. Yazının odağı, Biden yönetiminin mirası olarak damga vuracak büyük küresel “İklim Anlaşması”.

Küresel ısınma özellikle G20 ülkelerinin yarattığı sorunlardan bugünden geleceğe belki de en önemlisi. Türkiye’nin hem gidişata önemli katkısı var hem de tarım ve turizm alanlarında küresel ısınmadan en fazla zarar görecek ülkeler arasında yer almakta.  Yağış ve sıcaklık modellerinin değişmesi, artan seller ve kuraklıklar, düşen mahsul ve azalan hayvan verimi, yeni yeni ortaya çıkacak zararlılar, artan ilaç ve gübre ihtiyacı ve içeriği düşmen bozulan topraklar iklim değişikliği ile beraber Türkiye’yi bekleyen önemli sorunlar.   

ABD karbon emisyonlarını, gelecek on yılın sonuna kadar 2005 seviyelerinin altına, mevcudun yarısına indirmeyi hedefliyor. Başkan Biden'ın çevre konulu küresel liderler zirvesinin ilk gününde yapılan sürpriz ve iddialı duyuru buydu. Eğer ABD gerçekten başı çeker ve başarılı olursa, bu sadece Amerika'da değil, küresel ölçekte geniş kapsamlı sonuçlar doğuracak. ABD’nin koronavirüsten toparlanma stratejisinin merkezine iklim değişikliğini koymak, 5 trilyon dolar, ya da GSMH’nin %25’i kadar teşvik verilen, aşılama programında en başarılı olan ülkenin Haziran sonuna kadar kaybettiği üretimi geri kazanması anlamına gelecek. Arkasından da yeşil odaklı dev bir yatırım programı devreye sokulacak.

Biden’ın daha eşitlikçi, sürdürülebilir ve daha yeşil bir Amerika vaadi, elektrik üretimini karbonsuzlaştırma, 2035 yılına kadar enerji sektöründen sıfır emisyon ara hedefi ile 2050 yılına kadar %100 temiz enerji ve net sıfır karbon emisyonu gibi açık ve iddialı iklim hedeflerini içeriyor. 2030 yılına kadar açık deniz rüzgâr türbinlerinden üretilen ve toplamın %8,4’üne karşılık gelen enerji miktarının iki katına çıkarılması söz konusu. Ayrıca, cihazlar ve binalar için yeni verimlilik standartları oluşturma vaatlerinin yanı sıra, ABD fosil yakıtlardan uzaklaştıkça daha fazla elektrikli aracı kolaylaştırmak için elektrik şebekesi kapasitesini yükseltme sözü de verilmekte. Bu planın finansmanın önemli kısmı da kurumsal Amerikan şirketleri üzerine uygulanacak vergi artışları ve özelinde karbon vergisi yoluyla sağlanacak.

AB tarafında benzer hazırlıklar yıllardır yapılıyor. 197 ülkenin katıldığı Paris Anlaşması ile damgasını vuran iklim değişikliğini önleme planı 2016’de devreye girmesinden bu yana dünyada 191 ülke tarafından onaylanmış durumda. Ursula von der Leyen'in AB Komisyonu Başkanı olmasından bu yana, Blok güçlü ticari bağları olan ülkelere karbon emisyon standartlarına uymaları konusunda baskı yapma konusunda daha ciddileşti.

Avrupa Yeşil Anlaşması (Geren Deal), Avrupa'nın özellikle pandemi sonrasında toparlanma sürecinde kaynak verimli ve rekabetçi bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlayan yeni büyüme stratejisi. Ulaşımdan vergilendirmeye, gıdadan çiftçiliğe, sanayiden altyapıya kadar AB’nin tüm politikaları ve yatırımlarının belirleneceği eksen.  Hatta önümüzdeki beş yıl içinde Yeşil Anlaşma yoluyla yapılacak yatırımların 1 trilyon eroyu aşması planlanmakta.

Türkiye, Paris Anlaşması'nın ilk imzacıları arasında yer alsa da halen Eritre, Irak, İran, Libya ve Yemen de dâhil olmak üzere dünyada anlaşmayı henüz onaylamayan altı ülkeden biri ve tek G20 üyesi. Paris Anlaşması, Aralık 2015'te Paris'teki COP21'de kabul edilen ve Kasım 2016'da yürürlüğe giren iklim değişikliği konusunda yasal olarak bağlayıcı bir uluslararası anlaşma. Küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelere kıyasla 2 santigrat derecenin altında ve tercihen 1,5 santigrat derece ile sınırlamayı hedefliyor.

Anlaşmanın tarafları, ulusal olarak belirlenmiş katkılarla (NDC) iklim değişikliğine karşı mücadele taahhütlerini sunuyor. Ülkeler, 2050 yılına kadar iklime zarar vermeyen sera gazı emisyonların ulaşmayı hedefliyor.

Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylamamasının nedeni, anlaşmada “gelişmiş ülke” kategorisine konulması ve “gelişmekte olan ülkeler” olarak tanımlanan Güney Kore, Arjantin, Brezilya, Çin, Şili, Meksika ve Suudi Arabistan'a verilecek mali destekten yararlanamıyor oluşu. Bu durum hem aşılamayacak bir engel değil hem de konunun esası değil.

Günümüzde düşük karbon ekonomisine geçiş için oluşturulan stratejiler sadece endüstrileri değil, ülkelerin siyasetini de şekillendirmekte. Şubat ayında 37 Türk sivil toplum kuruluşunun (STK) Türkiye'nin Paris Anlaşması'nı onaylaması için başlattığı imza kampanyası TBMM'ye sunuldu ancak olumlu bir yanıt gelmedi. Yanlış kategoride olduğunu savunmakla zaman kaybeden Türkiye, iklim hedefleri uluslararası ilişkileri yeniden tanımlarken, dünyada yerini alamıyor. Türkiye, Paris Anlaşması'nı onaylamadığı için geleceğin siyaset, ticaret ve ekonominin çerçevesini tanımlayan ülkelerin dışında kalıyor. Mevcut ekonomik sıkıntılar ortamında sürdürülebilir büyüme sağlaması için gereken fonları ülkeye çekemiyor. Hem büyümede geri kalıyor, hem mevcut stratejileri makroekonomik dengesizlikler yaratan kalitesiz bir büyümeye mahkûm oluyor.   

Biden’in gövde gösterisine dönüşen İklim Zirvesi’nde dünyanın 40 büyük ekonomisinin liderlerine hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu nedenle Millet Bahçeleri, ağaçlandırma çalışmalarından öteye fazla sözü yok. Şimdiye dek yeşil enerji üretmek için sağlanan AB kaynaklı fonların giderek eksileceği anlaşılmıyor.

Hükümetin Paris İklim Anlaşmasını onaylamaması durumunda Türkiye, Yeşil Tahvil ihraç etmekte başarısız olacak ve çok gerçek olan iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmek için çok ihtiyaç duyulan yatırımları çekemeyecek.

Yakın gelecekte karbon emisyonlarını düşürme taahhüdü vermeyen, bunu gerçekleştirme yolunda ilerleme kaydetmeyen ve yeşil dönüşüm yaratamayan ülkeler giderek küresel ticarette rekabet gücün kaybedecek.

AKP iktidarı işte bu anlaşmayı onaylamayı geciktirerek, Türkiye’yi uluslararası arenada söz sahibi ülkeler arasına sokmadığı gibi, küresel ticaretten, küresel yatırımlardan aldığı paydan da mahrum bırakarak hem Türkiye’nin büyümesine hem de işsizlik, enflasyon ve yüksek cari açık gibi önemli makroekonomik problemlerin çözümünü de engellemiş oluyor.    


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.