Maaz
Ara 16 2017

Bisiklet kültürü demokrasi kültürü ile paralel gider

 

Türkiye’de bisiklete olan ilgi yükseliyor. 2016 yılında yaklaşık bir milyon bisiklet satıldı. 500 milyon liralık civarında bir hacme sahip olan bisiklet sektörü, bu sene daha da fazla bisiklet satmayı hedefliyor. 

Eskiden ilgi görmeyen katlanılır bisiklete şimdilerde ise rağbet hayli yüksek. Sağlık Bakanlığı, "sağlıklı yaşam için hareket" telkinleriyle bisiklete ilgiyi artıran kurumların başında geliyor.

Tabii, bisiklet üreten firmaların sıkıntıları da var. Bu sıkıntıların başında ise bisiklete konulan yüzde 18’lik KDV’ye ek olarak konulan vergiler geliyor.

Geçtiğimiz günlerde ‘‘İstanbul Bisiklet Rehberi’’ isimli bir kitap yayınlandı. Kitabın yazarı ise bisiklet severlerin yakından tanıdığı bir isim; Aydan Çelik. 

 

bisiklet

 

Kitapta ilginç şeyler var. İstanbul’da Fevzi Çakmak önerisiyle inşa edilen Tankmani ya da Korugan denilen siperler, içlerindeki makineli tüfek yuvaları, Kemal Sunal’ın Salako filmini çektiği mağaralar, eski Germiyan Kiliseleri, Halifeliğin bittiği son nokta, İstanbul’un kırsallarındaki farklı etnik yapılar kitaptaki ilginç konulardan bazıları… 

Ben de bu dolu dolu güzellikteki kitabı vesile ederek Aydan Çelik’in kapısını Ahval için çaldım.  

Aydan Çelik tarihle, edebiyatla ve sporla ilgili bir isim. Daha önce de ‘‘Bi Tur Versene’’ isimli kitabı bisiklet severlerin başucu eseri olarak yer almıştı. 

Çelik’in bisiklete olan merakı küçük yaşlarda başlıyor. Hatta kendisi kitabın ithaf kısmında, “Bisikletini çaldığım babama, dengede kalmamı sağlayan anneme” diyor. 

 

bisiklet

 

Yine yazı ve spor dünyasında ses getiren ‘‘Bisiklet Manifestosu’’ isimli makalenin yazarı olarak karşımıza çıkan kişi Aydan Çelik’ten başkası değil. 

Yazar kimliğinin dışında illüstratör olan Çelik, İstanbul Üniversitesi’nde İşletme ve İktisat Tarihi, Mimar Sinan Üniversitesi’nde de heykel eğitimi almış bir isim. 

Tasarımını yaptığı 4 tane bisikleti var; Sedona İstanbul, Sedona Karnaval, Carraro Manifesto ve Carraro Troya.

Bize Türkiye’nin bisiklet ile olan macerasını anlatan Aydan Çelik, durumun inişli-çıkışlı olduğuna dikkat çekiyor:

“Türkiye bisiklet tarihine bakınca iki kanala baktım: Birincisi spor, ikincisi sosyolojik kısım.  İkisine baktığımızda da inişli- çıkışlı bir tarihi var.

Türkiye’de bildiğimiz ilk bisiklet seyahatnamesi; ‘Hüdavendigar Vilayeti Dahilinde Velosipetle bir Cevelan.’ Ahmet Tevfik yazmış. 

 

bisiklet

 

İlk bisiklet seyahatnamesini yazan ise Thomas Stevens. Bu adam San Francisco’dan 1884’te yola çıkıyor ve 1885’te İstanbul’a varıyor. Bu adamdan muhtemelen etkileniyorlar. Çünkü gazetelerde çıkıyor. 

Şeytanın Arabası deyiminin çıktığı zaman o zaman işte. Thomas Stevens, Büyükada’ya gittiğinde oradaki erkekler ona ‘senin bu at hiçbir şey yemiyor, içmiyor ama gidiyor. Şeytanın Arabası’ diyorlar. 

Kitabında bu deyim var ve Türkçe ile yazmış oraları. Kitabın İngilizce baskısında böyle geçiyor. Sonra arada 1. Dünya Savaşı var. Askerler bisikleti savaşta kullanıyor. Yaklaşık 500 bin askerin kullandığı söyleniyor her iki taraftan.

Türkiye özelinde konuşursak Cumhuriyet döneminde bisiklete ilgi yükseliyor.

 

bisiklet haberi eskiz

 

1924’te Paris ve Amsterdam gibi olimpiyatlara biz bisikletçi gönderiyoruz. Cumhuriyet’in ideolojisi bisiklet ideolojisiyle örtüşüyor.

Rekabete dayalı sporlar yükselince bisiklete ilgi azalıyor. Sonra 1950-60’lardan itibaren fabrikalarda işçiler bisiklet kullanmaya başlıyorlar. Bu sporu da etkiliyor.

70’lere kadar bisiklet iki türlü gelişiyor hem ulaşım hem sportif yönüyle. 75’lerden sonra düşüyor. 

1976 Montreal Olimpiyatları’na bir sporcu gönderiyoruz. Şuan ki federasyon başkanı Erol Küçükbakırcı. Ama 76’dan 2008’e kadar bir daha sporcu gönderemiyoruz.

Bisikletin gündelik hayatta da kullanılması azalıyor. Ama internet ve sosyal medyanın yükselişine paralel olarak son 5 yılda bisiklet çok yükselişe geçti.” 

Son yıllarda bisiklete olan ilginin Türkiye siyasetiyle alakası olduğunu ifade eden Çelik, şöyle devam ediyor:

“1960 ya da 1970’lerde ‘roman nerede’ diye sorulduğunda eleştirmen Fethi Naci’nin bir lafı var; ‘Futbol nerede ise roman da oradadır’ diyor. 

Ben de şöyle diyorum; demokrasi nerede ise bisiklet oradadır. Türkiye’de demokrasi kültürü ne kadar gelişkin ise bisiklet kültürü de o kadar gelişkindir. 

Dünyada sanırım milat olarak Duvar’ın yıkılmasını kabul edebiliriz. 90’lardan itibaren ‘küçük politik anlatıların,’ yani kadın meselesi, hayvan hakları, çevre gibi şeylerin önemine varılıyor. 

Bisiklet bunlardan birisi. Bisiklet otoriterlik geliştikçe bir çeşit kaçış ve aslında bir çeşit alternatif muhalif unsur. Çünkü insan ilişkilerinde Ingeborg Bachmann dediği gibi; ‘faşizm iki kişi arasında başlar’ lafının bir sürü tezahürü var. 

Bu tezahürlerden birisi de motorla taşıma kültürü. Özel araca dayalı motorlu taşıma aracı iki kişi arasındaki faşizmi yeniden üreten bir şey. Mikro faşizmi üretiyor. 

Oysa iki bisikletli arasında asla böyle bir sorun yok. İki bisikletli mutlaka müttefiktir. Hatta yarışlarda bile rakip olan birbirinin müttefiki. 

Çünkü rüzgâr karşıdan geliyor, bisikletler beraber yer değiştirerek kuşlar gibi rüzgâra karşı birbirinin müttefiki olur. Aslında bisiklet gündelik hayatın insanileşmesi ve demokratikleşmesidir. Hatta insani kelimesi bile karşılamaz çünki o zaman hayvanlar dışarıda kalıyor. Bisikletin her şeyin kendi ruhuna özüne dönmesini temsil eden bir imge” diyor.

Bisiklet ve masal ilişkisine değinen Çelik, bisiklete ilişkin engin bilgisini paylaşmaya şöyle devam ediyor:

Bir ay önce Eskişehir Bisiklet Festivali’ne gelen konuşmacılardan birisi bisiklet ve masal ilişkisini anlattı. Hakikaten bisiklet insanlara yeni bir masal alanı açıyor. 

Jean-Claude Carriere, Umberto Eco ‘Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’ diyor. Jean-Claude Carriere, tekerlek ve kitap arasında bir ilişki kuruyor. ‘Tekerlek öyle mükemmel bir icat ki daha mükemmelini yapamazsın’ diye de ekliyor. 

Kitaba benzetiyor. Tekerlek kritik bir eşik. Ama biz yan yana iki tekerleği Roma’dan beri biliyoruz. Tekerliğin arka arkada durması çok yeni. 

Bildiğimiz en eski şey Leonardo eskizleri. Kimisi ona ait değil diyor. Ama bisiklet patentinin 200. yılıdır. 1817 alman Baron Karl von Draismalum.  Böyle bakınca bisiklet modern masal olarak duruyor. Bisiklet Manifestosu’nda ben ‘bisiklet hayal gücüdür’ diye yazmıştım. Masala yakın bir ilişkisi var.

Benden daha yaşlı ve ben yaşlarında insanların, 68 ve 78 kuşağından insanların ‘büyük anlatıyı hayata geçiremedik. Bari küçük anlatılarımızı hayata geçirelim’ gibi düşünceleri var.
Bunlar da bisikletli eylem gruplarına sahipler. Mesela en son Silivri’de bir ayçiçeği tarlasına imar izni verildi.

Bisikletçiler eylem yaptı. Belediye tekzip yayınlamış; 10 kat değil 8 kat diye…Utanç verici bir şey. Ben İstanbul Bisiklet Rehberi’ni yazdığımda insanlar sordu,‘nereden binelim bisiklete’ diye. Ben her yerden biniyorum diyorum. Bir sürü alternatif güzergah var. 
En çok ise İstanbul topografyasını görmek için, eski İstanbul’u ve kırsal tarafını görmek için, temiz hava solumak için, gübre kokusunu ve ayçiçeği tarlalarını görmek istiyorsanız Çatalca-Silivri hattını öneriyorum. 

Burada halen binalar yükselmemiş. Üstelik rapora göre İstanbul’un en temiz havasının burada olduğu tespiti var. Şimdi orası da tehdit altında. Bu kitaptan sonra insanların oralara ilgilerinin artacağını düşünüyorum. 

Bisikletçiler, sportifler dâhil buraları bilen az insan var. Görünür olmak bile tutumdur. Bu yaz Silivri’de yapılması planlanan termik santrale karşı bazı gruplar bir araya gelip İstanbul-Silivri arasında pedal turu yaptı. Bu pedalda politik tavır takınan bir sürü insan var.

Bisiklet eşitliktir. Çünkü bazen sen bisikleti taşırken bazen de bisiklet seni taşıyor.
Şimdi Cyclist Türkiye dergisini çıkarıyoruz. Orda ‘bisiklet ve motorsiklet arasındaki 20 fark’ diye bir şey yazdım. Büyük tepki topladım motorsikletçilerden.

Dedim ki siz de yazın, bu öznelliğimden kaynaklanan bir şey ve keyfi. Orda ‘motorsiklet, bisikletin motorlusu değildir. Otomobilin iki tekerliklisidir’ diye cümle kurdum.


Bisiklet Manifestosu’nun birinci maddesi: Bisiklet eşitliktir, bazen o seni taşır, bazen sen onu…

Yokuş çıkarken sen onu, başka yerde o seni. Bir laf var: arının çektiği kahrı bilmeden balın kıymeti bilinmez. Hakikaten öyle. İnsanlar bana ‘bu fikirler aklına nereden geliyor’ diye soruyor. Bisikletle yokuş çıkarken cevabını veriyorum.” 

Çelik’e Kudüs’ün gündem olmasından dolayı İsrail’in Cyclist Akademi takımına transfer olan bisikletçi Ahmet Örken’i soruyorum. Çelik, şu yorumu yaptı:

Ahmet Örken İsrail Cyclist Akademi isimli güçlü bir takıma gitti. Bu bir pro-continental takım. Dünyada en büyük yarış turu İtalya, İspanya turlarıdır. Bunlara katılmak için profesyonel olmak gerek ama pro-continental takımlardan da iki üç tane çağırılıyor. 

Bu yıl İtalya bisiklet turu İsrail’den başlayacak. Çok netameli bir konu şu ara. Start Kudüs’ten verilecek. Ve ihtimal ki İsrail Cyclist Akademi takımı oraya çağrılacak. 

Profesyonel değil ama start noktası orası olduğu için muhtemelen çağrılacak. Ahmet Örken de o takımın içinde. Bir takım 8 kişilik. Ahmet Örken o 8 kişi içinde yer alırsa ilk defa bir büyük turda bir Türk sporcu yer alacak.

Ahmet Örken giderken zaten bir sürü tartışma çıktı. Onun üstüne bir de son bir haftada yaşanan Kudüs olayı… Herhalde şu an dünyanın en stresli insanlarının başında Ahmet Örken geliyordur. Ahmet 20’li yaşlarında bir genç. Dilerim o stresle başa çıkar.

Aydan Çelik’le sohbetimizi sonlandırırken son olarak şunu söylüyor: “Burada, bu caddede biz de varız. Bize bir yer verin demiyoruz. Biz de varız. Bir de ulaşım için İstanbul’da bisiklet kullanamamanın sebebi yokuş olarak söyleniyor. Oysa burada bir engel varsa topografik engel değil, ideolojik engeldir. 

Yokuş, zihindeki ideolojik bir barikattır. Elektrikli bisikleti öneriyorum. Bu hem pedal çevirebileceğiniz hem de yokuşlarda destek alabileceğiz şekilde bir bisiklet.

İstanbul için uygun bir bisiklet. Reza Zarrab davasında Cohen bile ‘İstanbul trafiğinde 4 saat bekledim’ diyor. Kolombiyalı biri ile Londra’da tanıştım.‘İstanbul trafiği efsane’ diyordu. 

Ve her anlamda, hem metafor hem de realite anlamında yolun sonuna gelmiş bulunmaktayız. Fiziki limitlere gelmiş bulunuyoruz.”