Aznavour: Kimliksizlikten çok kimlikliliğe

“Sesim kötü, boyum kısa, burnum büyük. Ama ben boğazımı yırtarak yine de şarkı söyleyeceğim. Yarından itibaren yeni bir adam olacağım...” diye bekâr evinin pis masasındaki deftere not düştüğünde, gençti.

Henüz çok gençti. Gece şarkı söylediği barda o güne kadar duymaya alıştığı hakaretlerinin en ağırını duymuştu: “Sus! Artık şarkı söyleme!”

Seyirci Charles Aznavour’u dinlemeyi sevmiyordu, zevk almıyordu. Eve geldi, çok içti, masa başına oturdu.

“Sesimi değiştiremem, boyumu da öyle, hareketlerim dersen tam minyon adam hareketleri; kısa, sert. Yedi sene okula gidebildim, entelektüel olarak zayıfım. Göze çarpmak için eksantrik giyiniyorum, beni fark ediyorlar ve sinsice gülümsüyorlar.”

Kafasına koymuştu, ünlü olacaktı.

“Beni sevmiyorlar çünkü anlamıyorlar ama kendimi anlatacağım. 1.60 boyumla en büyük kapıdan geçerken bile eğileceğim, uzun erkeklerin yaptığı gibi...”

Bunları yazarken kağıdı sarhoşluktan zor seçiyordu.

‘Aznavour Aznavour Hakkında’ adını verdiği otobiyografi kitabında, sabah kalkıp yazdıklarını okuduğunu ve hayatının o sabahtan itibaren değiştiğini anlattı.

Geçen hafta 94 yaşında kaybettiğimiz Aznavour için dönüm noktası Edith Piaf ile tanışması oldu.

Ölümünden kısa süre önce Piaf ile olan ilişkisi için “Bazı dostluklar, aşktan üstündür, aşk geçer, dostluk kalır, bu da aşkların en güzelidir” demişti.

Çok sözünü etmese de Liza Minelli de onun kalbinde iz bıraktı, 2014 senesinde ünlü genç Fransız şarkıcı Zaz ile yaptığı düetten sonra “Çok tuhaf bir ışığı var, aynı Liza gibi” deyivermişti.

Ahıska’da doğmuş bir babanın, Adapazarlı bir annenin çocuğu olarak Paris’te dünyaya gelen Şahnur Vağinak Aznavuryan, göçmen çocuğu olmanın tüm ağırlıklarını taşıdı. Şahnur ismini doğumunda telaffuz edemeyen Fransız hemşire ona Charles demiş, bu ne ilk ne son olmuştu.

Anne ve babası devlet dairelerindeki küçümsenirken, sıkılmış, önce dişini sıkmış, fakat büyüdükçe haksızlık karşısında çekinmeden “Ben de Fransızım” demeyi öğrenmişti.

Piaf’ın “Şu Ermeni burnundan kurtulmalısın” demesinin ardından, başarının sırrını kavramaya başladı; burnu ile beraber soyadındaki ‘-yan’ ekinden de vazgeçti.

Asla köklerini ve kimliğini saklamadı, yalan söylemedi, utanmadı. Belki kısa bir dönem için bu gerçekleri geri plana çekti.

60’lı yıllarda artık şöhreti yakalamıştı. Şarkılar, filmler... Tanınıyordu, farklı ülkelerde en iyi sahnelerde boy gösteriyor, izleyiciyi uzun süre etkisi altında bırakıyordu.

“Hayatta kalmanın önemli bir yolu var. Başlarından savarlar ama seni gerekli olmaya başladığında kale alacaklardır. O yüzden önce gerekli, sonra vazgeçilmez olmaya çalışmalı insan” diyen Aznavour, büyük ihtimalle hayatını bu yaklaşım üzerine kurdu.

Kendine söz verdiği, sarhoş olduğu gece defterine yazdığı gibi, insanlara kendini doğru anlatabildi. Sevildi, çok sevildi.

Bir sohbet sırasında Başbakan Charles de Gaulle “Siz şimdi olduğunuzdan çok daha ünlü olacaksınız Aznavour, dünya sizi dinleyecek, çünkü siz herkesin kalbine dokunmayı başarıyorsunuz” demişti.  

Aznavour’un sekiz dilde şarkı söyleyebilmesinin bir sebebi de buydu, insanlara kendi dilleri ile hitap etmenin önemini anlamış, gittiği her ülkeden sahneden seyirciye kendi diliyle hitap etmişti.

O yıllarda sırf Aznavour’un şarkılarını anlayabilmek için Fransızca öğrenenlerin sayısı pek de az değildi.

İşte bu yüzden ölümünden sonra Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ermenice ve Fransızca yazdığı paylaşımlarında “Sesi ile dünyayı hayran bırakırken, dilimize sınırlarımızı aştıran sanatçımız Aznavurumuz...” diyecekti.

Aznavour, Fransa’nın Frank Sinatra’sıydı. Peki ya Ermeniler için kimdi? Ermeniler için başka bir şeydi, bambaşka bir şey...

O artık Şanson’un Prensiydi, Fransızlar içinse ‘Fransa’nın Ermeni’si’.

Fransızlar ile ilk tanışan Ermeniler bilir. “Ermeni’yim” dediğinizde “Oo bizim Aznavour, yani sizin Aznavour gibi” der, hemen sempati duyarlar. Bu hiç değişmedi. Aznavour isimi Ermenilerin Frankofon dünyasına serbest giriş biletiydi.

Ermenistan’a ilk kez SSCB yıllarında, 1964’te geldi. Konser salonu dolup taştı, biletler partinin başta gelenleri arasında bölüşüldü. Ermeni gençler Opera Binası önünde toplandılar “Koltuklar partininse, Aznavour bizimdir!” sloganları ile yerlerde Aznavour şarkıları söylediler.

Bu sembolik olaydan 54 yıl sonra, geçen hafta, “Eski Koçaryan-Sarkisyan rejimin son halkası” Ermenistan Parlamentosu’nun aldığı kritik erken seçimi kanunun yasaklayan değişikliğin ardından parlamento önünde eylem yapan halk, gece geç saatlerde yine yerlerde oturarak Aznavour şarkıları söyledi.

Aznavour artık hayatta değildi ama hala Ermenilerin kahramanıydı.

1964’de Ermenistan’a yaptığı gezide Aznavour belki de ilk kez kendini, ailesini, kimliğini sorguladı.

Yıllar sonra babaannesi ile tanıştı. Komünist Parti üyelerinden yedi tane VIP bilet istediğinde, görevliler “İlk sıra sadece parti üyeleri için” dediler. “Hay hay, çıkmam o zaman konsere” demiş, “Babaannem ve kız arkadaşları beni en ön sıradan dinemeyeceklerse hiçbir anlamı yok bu konserin” çıkışıyla istediğini almıştı.

Şahnur Vağinak uzun süredir kimle nasıl konuşulacağını çok iyi biliyordu.

Ermenistan’da duyduğu Ermenice ve Rusça onu çocukluğuna, evdeki sohbetlere götürdü, hiç görmediği bu toprakları özlediğini fark etti, döndüğünde defterine “Orası benim vatanımmış” diye yazacaktı.

1915’te Adapazarı’nda tüm ailesini soykırımda kaybeden annesi, İstanbul Esayan Ermeni lisesi mezunu yetenekli bir kadındı.

Aslen Erzurumlu olan eşi ile İstanbul’dan ABD’ye sığınmak için çıktıkları yolculuğun ilk durağı Selanik oldu, burada ilk çocukları Aida Aznavuryan doğdu. Şanson yıllar sonra “Hayatımın iki önemli kadını var; annem ve Aida” dediği ablasını çok sevecekti.

İkinci durakları sandıkları Paris, bir süre sonra yuvaları oldu. Hayata tutunmaya çalışan genç göçmenler, Kafkas adını verdikleri restoranda çok çalıştıkları halde istedikleri geliri elde edemiyorlardı.

Baba Mişa Aznavuryan ihtiyacı olanlara yemek veriyor, efkârdan arkadaşlarıyla içiyor, lokantacılık değil, Paris’teki göçmenlere yoldaşlık yapıyordu. Annesi Knar, bu yüzden dışarıda da çalışıyor, elinden ne gelirse yapıyordu.

Aznavour’un ailesinin kalbi kendi kanlarından olanlar için çarpmıyordu sadece. İkinci Dünya Savaşı’nda evde sakladıkları Musevi arkadaşları için çocuklarını haftalarca yerde yatırmak işten bile değildi.

2017’de Aznavour, Nazilere karşı Yahudileri koruduğu için kendisi ve ailesi adına, İsrail Devlet Başkanı Rivlin’den, binlerce Yahudi’nin kaçmasına yardımcı olan İsveçli diplomat adına verilen Raoul Wallenberg Madalyası aldı.

Ailesinden gelen bu hümanist tavrını hep devam ettirdi, zulmü görmüş halklara, dışlanmış gruplara her türlü desteği gösterdi.

Ermenice, Rusça, Gürcüce konuşulan evlerinde tehcir sonrası parçalanan hayatlarından gelen hüzün vardı ama düşmanlık yoktu. Hüzün sadece kaybedilenler ile değil, doğdukları topraklara dönememek, orada yaşayamamaktan da besleniyordu.

Aznavour annesini ağlarken görüyor, soruyor, aldığı cevaplar ile kendisi de bu derin hüznün, bu anlatamadığı trajedinin bir parçası oluyordu.

Yıllar geçti, ünü artık istediklerini yapmaya yeterliydi. Başkalarının gönlünü kazanmıştı, öyleyse artık sıra kendi gönlünü ferahlatmak olmalıydı.  

1975 yılında dünya Ermeni Soykırımı’nın 60. yıl dönümünü anmaya hazırlanırken, hafızalara kazanacak olan  “Ils sont tombés” şarkısını yazdı.

“Onlar düştüler” parçasında Türklerden bahsetmeden yaşananları anlatmaya, “Ben o mezarsız yatan insanlardanım” sözleri ile köklerine duyduğu özlemi anlatmaya çalıştı.

O yıllarda içindeki adalet duygusunun, hayatını nasıl yönlendireceği daha da belli olmaya başladı.

Bu şarkıdan sonra Türkiye Aznavour’a başka gözler ile bakmaya başladı. Oysa ilk defa 1959’da Türkiye’ye gelmiş ve ünlü Kervansaray Gazinosu’nda seyirciyi büyülemiş, şarkılarını Türkçeye çeviren Zeki Müren ile tanışıp onu çok sevmişti.

İstanbul’da olduğu günlerde haberleri çıkmış, ünlü şarkıcının, ‘Türk hamamı, rakı, kebap ve göbek atmayı’ ne kadar sevildiği yazılmış ama ‘fazla detaya’ girilmemişti.

1975’ten sonra TRT Genel Müdürü’nün özel kararı ile şarkılarının radyolarda ve televizyonlarda çalınması yasaklandı. Sebep hanesine “Ermeni” yazıldı. ASALA’nın faaliyet gösterdiği bu yıllarda, Türkiye’de Ermeni olmak gerçekten de geçerli bir sebepti.

Türkiye’de yasaklandığını duydu, üzüldü. Ablası Aida’nın da yardımıyla, üzüntü kısa bir süre sonra yerini kaygıya bıraktı. Yurt dışı turnelerinde Aida çok rahatsız olmaya başlamıştı, “Charles ya Türkler seni vururlarsa” diyor, Charles kulak asmıyor gibi yapıyor ama endişeleniyordu.

1988 yılının 7 Aralık gününe kadar, ne Aznavour ne de Ermeniler, birbirileri için ne ifade ettiklerini aslında bilmiyordu. Dondurucu kış gününde, kar altındaki Ermenistan’ı hayalet ülkeye çeviren korkunç deprem, Aznavour’ın hayatının ‘anlamı’ oldu.

Köklerine bağlıydı Aznavour, fakat bu körü körüne bir tapınma değil, geçmişi yaşatma, yüceltme arzusuydu. Ona göre geçmişi olamayanın geleceği de olamazdı. Aznavour aslında kendinin, kimliğinin, geçmişinin peşindeydi.

Kurduğu ‘Aznavour Ermenistan İçin Derneği’ ile çok büyük yardımlar topladı. Elinde piposu olan soğuk ve mesafeli hayırseverlerden değildi. Ona sorduklarında hayırseverliği de kabul etmiyordu, “Elimden geleni yapıyorum...” diyordu.

O yıl birçok kez deprem bölgesine geldi, “İnanırsak başarırız! Bu halk neler gördü, ayakta kaldı.” dedi, halka destek oldu, moral verdi. Soğuktan donmamak için elden ele, ağızdan ağıza içtikleri konyakları paylaştı.

Sırtındaki sıcak paltosundan utanıp, çocukları sarmaladı. Yaşlıların ellerinden tuttu, gözlerinden öptü.

Ermenistan o ceza gibi yıllarda Aznavour’un getirdiği destek ışığı ile aydınlandı. Fransa’daki tüm ünlü sanatçıları toplayarak Georges Garvarentz ile birlikte yazdıkları “Senin için Ermenistan” şarkısını söyletti.

Bugün Ermenistanlılar, çocuk oldukları o yıllarda “Bu cehennem bitecek, tekrar bahar gelecek,  çocukların gülecek Ermenistan” denen şarkıyı gözlerinde yaşlarla Fransızca bilmeseler de söyleyebiliyorlar. (Link: https://www.youtube.com/watch?v=kWgRH3S0-8Y )

Aznavour, depremden sonra hemen hemen her sene Ermenistan’a geldi. Çabaları nedeniyle Ermenistan Hükümeti tarafından, 2004 yılında ülkenin en önemli nişanesi olan ‘Ermenistan Ulusal Kahramanlığı’ ile ödüllendirdi.

Gümrü şehrinin merkezine Aznavour’un heykeli dikildi. Yerevan’ın en güzel meydanlarından birine adı verildi. 2008 yılında ise Aznavour’a Ermenistan vatandaşlığına değer görüldü.

2009’da Ermenistan’ın İsviçre Büyükelçisi olarak atandı ve bu yıldan itibaren Birleşmiş Milletler örgütünde Ermenistan Daimi Delegesi oldu.  

Ermenice bilmiyor diyenlere inat, kendisi ile Fransızca konuşanlara “Voç, Hayeren” (Hayır, Ermenice) dedi. Takıldığı yerde ise “Fransızca benim ilk dilim, en sevdiğim dilim” dedi.

Aznavour kimliksiz, daha doğrusu çok kimlikliydi. Fransız ve Ermeni kimliklerini çakıştırmadan geliştirmeyi başarırken “Fransa’nın Ermeni’si”, Ermenilerin ise en ‘Fransız’ olanıydı.

Kendisine iki vatanlı olmayı hak görüyordu, Fransızlar ve Ermeniler ise onu asla bir seçim yapmaya zorlamıyorlardı.

Ölümünün ardından Fransa Başbakanı Macron’un “Öncelikle Ermeni halkına baş sağlığı diliyoruz”, Ermenistan Başbakanı Paşinayan’ın ise “Başta Fransızlar olmak üzere tüm sevenlerine...” demesi bunun en büyük kanıtıydı.

Aznavour, Türkiye-Ermenistan arasında “Futbol Diplomasisi” adı verilen dönemde yapıcı söylemleri ile de gündeme geldi, ‘Önkoşulsuzluk prensibi’ üzerine kurulmuş protokoller 2009’da imzalanırken oradaydı. Sınırların açılmasını, iki halkın kucaklaşmasını çok istedi.

2011’de protokol süreci başarısızlığa sürüklenmişken, ‘Bir Türk Dosta Mektup’ adını verdiği şiiri yazdı ve dedi ki:

“Ayağına diken batmış. Kardeşim. Benim de yüreğimde var bir tane. Senin için de. Benim için de. İşleri zorlaştırıyor. Kötüleştiriyor. Elden ne gelir ki. Çıkarmaya karar verseydin yüreğimdeki dikeni. Senin ayağındaki de yok olur giderdi. Sen de ben de özgür olurduk.”

Sesi duyulmadı.

“Bu işi halletmeliyiz ama Türklere kendilerini kötü, suçlu hissettirmeden” diyordu. “Geçmişten bu nesli sorumlu tutamayız, onlara yüzleşme konusunda yardımcı olmalıyız, biz olmadan başaramazlar.”

Şarkı söylerken romantik, düşünürken gerçekçi hatta sonuç-odaklıydı Aznavour. Diasporanın hazmetmekte zorlandığı röportajında “... gerekirse soykırımdan başka bir kelime bulmalıyız” dedi.

İnsanların katledildiğini, yurtlarını kaybettiklerini, çektikleri acıları anlatmaktı derdi. İsteği bunu olabildiğince insancıl ve acıtmadan yapabilmekti. Belirli dönemler Türk basının yansıttığı gibi, soykırımı unutmaktan bahsetmiyordu onun derdi yeni bir metot bulmaktı.

Ermeniler topraklarından kovulmasa Türkiye daha zengin olurdu demek istiyor, bunu farklı yollar ile anlatmaya çalışıyordu. En ses getiren örnek “Ben Türkiyeli bir yıldız olabilirdim” oldu. Yine de beklediği etkiyi yapmadı.

Türklere anlatmaya çalıştığını Ermeniler üzerinde de deniyordu. Ermenistan ya da Diasporadaki gazetelere yaptığı röportajlarda “En sevdiğiniz yemek?” sorusuna “dolma-sarma, aynı Türklerin de sevdiği gibi...” diyor, kafaları karıştırıyordu.

Erdoğan’ı Soykırımın 100. Yıl dönümünde Yerevan’a davet etti, “Anıta birlikte yürüyelim artık barışalım” dedi. Olmadı.

Aznavour’a göre Türklerin soykırımı tanıdıkları gün, bir şölen gibi kutlanmalı, iki halk sarılarak, yüklerinden kurtuldukları bu tarihi günün sonuna kadar tadını çıkarmalıydılar.

Statükocu değildi Aznavour, gelişimden korkmuyor, yenilikleri kucaklıyordu. Bu yıl nisan ayında Ermeni hükümetini istifaya zorlayan protestolar döneminde Ermeni halkına yazdığı mektubunda “Sizinleyim! Siz özgürce yaşayacağınız güzel bir hayatı çoktan hak ettiniz!” diyordu.

Bu “yenilere” yaranmak değildi. 2015 senesinde dış göç rakamlarını görünce büyükelçi şapkasını bir tarafa bırakarak “Bu ülkeyi mafya mı yönetecek!” çıkışını yapacak kadar cesaretliydi.

Yaşlanmaktan ve ölümden korkmuyordu. Her şeye rağmen hayatında yakaladığı şansın mucize olduğunu düşündüğünü, ölüm fikrini ise bir gülümsemeyle boğuverdiğini söylüyordu.

Aznavour ölmekten korkmuyordu, biz ise onun ölebileceğini nedense hiç düşünmüyorduk. Neden böyle yapıyorduk, inanın açıklayamıyorum...

Umarım Aznavour ne kadar çok insanın kendisine bu denli büyük bir aşk duyduğunu hissetmiştir. Hem de, o bizi terk etse bile, bizim onu terk edemeyeceğimiz bir aşkla...

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar