Boğaziçi saldırısı ve yerli millîleştirme

Freni boşalmış dev bir hafriyat kamyonu önüne çıkan, çıkmayan her şeyi ezip geçiyor. Çığrından çıkmış rejim dünyanın gözü ününde dört dörtlük bir çöküş yaşıyor ve yaşatıyor. Hatalarını yeni hatalarla örtmek ve ötelemek için debelenen Ankara’nın her hamlede daha sertleşmesi kaçınılmaz. 

Son saldırı Boğaziçi Üniversitesine. Kurum, Gülay Barbarosoğlu’nun 2016’da oyların ezici çoğunluğunu almasına rağmen tekseçici tarafından atanmaması ve yerine rejime yakın ama Boğaziçili hoca Mehmed Özkan’ın atanmasıyla ilk ciddî darbeyi almıştı.

Bu darbeye Temmuz 2016 sonrası memleketi kasıp kavuran devlet terörü kapsamındaki KHK’lı hocalar ile suç kapsamına alınan Barış Bildirisi imzacısı hocaları dâhil etmek lâzım. 2016’da seçilen ama atanmayan rektörün, yardımcısı Özkan’ı rektör olarak işaret etmesi, onun da akademik genel kurul yaparak yönetişim yaklaşımını açık olarak anlatmasıyla bir ortayol bulunduydu. Şimdi saldırı bir üst boyuta geçti. 

1 Ocaktan bu yana kayyım atamasının ardındaki gerekçeler aranıyor. Üniversitenin şehrin farklı muhitlerinde bulunan “kupon” arazilerinin peşkeş çekilecek olması, reisin memleket sathında hiçbir özerkliğe tahammülü olmaması, başta devlet kurumları olmak üzere bütün kurumları kapıkulları atayarak tahkim etme iddiası, elitizmle damgalanan okulu yerli ve millîleştirilme muradı… 

Bu gerekçelerin tümü geçerli. Bunların ardında ise Boğaziçi’nin, diğer kurumlarla birlikte temsil ettiği ikiyüz yıllık Batılı/Batıcı paradigmaya duyulan nefret ve kıskançlık karışımı ruh ve şuur hâli var. Yeni Türkiye her tuttuğunu Batısızlaştırılmaya çalışıyor. “Yerli millî” dayatmasıyla okula yöneltilen “yabancı”, “Protestan”, “Amerikancı”, “elitist”, vb. hakaretlerinin tarihî ve ideolojik arka planı bu.  

2013 sonrasında gözümüze sokularak başlatılan ve Osmanlının Batılılaşma döneminden miras kurumlara yönelik yıkım sürekli ivme kazandı. Akademinin, Adliye, Askeriye, Hariciye, Maliye ve Mülkiye ile birlikte içi boşaltıldı, rejim kontrolünde secdede bir yapı hâline gelmesi sağlandı. Berlin merkezli Küresel Kamu Politikaları Enstitüsü GPPI’nin Mart 2020 tarihli Akademik Özgürlük Endeksinde, bütün uluslararası sıralamalarda olduğu gibi Türkiye nal topluyor. Eritre, Kuzey Kore, Mısır ve Suriye ile sıralamanın en dibinde. Şaşırılacak bir şey yok. Yıkıp yerine bir şey koyamama hâlinin birebir örneği. Boğaziçi bu anlamda, ODTÜ ile birlikte direnen son birkaç kaleden biri.

Şimdi bakalım minareyi çalanın kılıfına! 

“Robert Kolej’den Boğaziçi’ne aktarılan süreklilik çizgisinde, üretilen entelektüel-fikirsel çıktı ve insan sermayesinin, Türk entelijansiyası ve elitleri açısından durduğu anlam zemini ve kapladığı istisnai ve imtiyazlı konumun farkında olmak gerekiyor. Sloganlardaki ‘Boğaziçi bizimdir’ vurgusunu bu mündemiç boyutlu imtiyazlı birey/grup/kurum psikolojisi üzerinden tanımlamak mümkün. (…)

Olayın siyasal ideolojik tarafı ise ayrıca dikkate değer. Çünkü artık başlı başına bir ideoloji halinde vücut bularak zaman içerisinde yeni bir çizgiye de evrilen, özellikle sosyal bilimlerin temel sahasını domine edecek bir fikri eklektizm şeklinde yansımasını buluyor bugün Boğaziçi akademik kadrolarında.

Zaman içinde dönüşen bu yeni ideolojik durum, Marksizm’in şemsiyesinde farklı ideolojik çizgilerin eklektik biçimde birbirine angaje oldukları bir resme dönüştü. Temel zemin ise aynı kaldı: sekülerizm mayalı imtiyazlılık.”

Alıntı, rejime ait SETA Vakfının çıkardığı Kriter Dergisinin Şubat sayısında Abdurrahman Babacan imzalı “Sistemik Bir İmtiyazlılık Meselesi Olarak Boğaziçi” yazısından. Upuzun cümlelerle serdedilen bu laf salatasının anafikri, kurumun gayrimillîliği ve bunu muhafaza etme çabası.

Ne bilimden, ne araştırmadan, ne okulun İslâmî elitlerce de tercih ediliyor olmasından söz ediliyor. Fiyakalı “eklektizm” suçlamasından kastedilen ise, ihtimâlen, çoğulcu düşünce… Kabûl edilemeyen, Boğaziçi’nin ortaokul ayarındaki “Türk üniversiteleri yığını” seviyesine inmeyi reddediyor olması.  

Ümmîlerin kavramakta zorlandıkları şu: Modernleşme, Batılı paradigmanın kavram ve uygulamalarının küreselleşmesi demek, Batılı olmayanların kendi meşrebleriyle yeni bir modernite üretmeleri değil. Böyle bir şey yüzyıllardır ufukta yok. 

Üstelik iddia edildiğinin aksine, Batı dışı modernitenin temellerinde de Batı menşeli ulus ve iktisadiyat var. Yine üstelik, yeni zenginler ve yeni güçlüler Batılıların birbirlerini ve dünyayı kıra döke, doğanın canına okuya okuya aldığı derslerden mahrumlar. Neden? Ayakta kalamamış farklılıklarını “başka modernlik” adı altında yeniden keşfetme uğruna. Vardıkları nokta defolu taklitler. Yeni Türkiye’nin “değerli yalnızlığı” gibi…   

Toplumların ahengi ve insanların birbirlerini yok etmeden birarada yaşamaları için demokrasiden daha ehven bir uygulama mı var? Elbette yok!  Sonuçta ne oluyor? Ne Batı dışında ve farklı bir dünya kurmak mümkün oluyor ne de Batı’nın ehven-i şer düzenine sahip olmak.  

Batılılaşma Türkiye'de, kimi zaman farzedildiği gibi Kemalistlerle başlamadı, taa III. Selim’e dayanıyor. Devletin bekâsı adına, tepeden inen bir yabancılaşmaydı bu. O vakte kadar carî olan kavram ve kelimelerin hezimetiydi. Bunları yeniden keşfetme çabasının cazibesini anlarım. Ama ikiyüz yıllık dönüşümü bir kalemde silip, sonradan görmeliği “Batı dışı modernlik” olarak dayatmayı anlamam.

Bu süreci akademiye uygulayacak olursak, türkücü Tatlıses’in “Urfa’da Oksfort vardı da okumadık mı” misâli, 19. yüzyılda Osmanlıda ileri bir ilim irfan birikimi vardı da “gâvurun misyonerleri” kendi okullarını dayatarak yerli okulların kurulmasını engellediler? 

Bu toprakta ulema, dinin devletin merkezinden tardedildiği 19. yüzyıl başından itibaren kendi mayasıyla yoğurt tutturma peşindedir. İkiyüz yıl sonra sonuç ortada: Yeni Türkiye’nin güdük, dünyadan kopuk hâlleri ve imâl ettiği bilumum sanal “millî teknoloji” ürünleri!  

Boğaziçi üzerinden süregelen zıtlaşmanın ucu gözükmüyor. Tarafların geri adım atması mümkün gibi durmuyor.  Parlamenter muhalefetin bu duruma nezaret edecek ne vizyonu, ne takati var. Onlar çay içerek kuracakları müstakbel hükümetteki bakanlıkları paylaşıyorlar. İki çay arası, Boğaziçi Dayanışması’nın 12. Cumhurbaşkanına Açık Mektubu’nda yazanları okusalar zihinleri belki bir nebze açılır. Zira memlekette muhalefet artık mektubu yazanlar, sıfatında muhalefet yazanlar değil. Rejim bunun gayet farkında ve vargücüyle saldırıyor öğrencilere ve hocalarına.  


@Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.