Umut Özkırımlı
Oca 15 2018

Yerli ve milli yeni bir Türkiye peşinde

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversiteliler Derneği’nin (BURA) 14. Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, akademisyenlere yönelik genel tavrını bilenler için pek de şaşırtıcı değildi.

Hatta Barış Bildirisi’ni imzalayanlar için sarf ettiği “Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız. Aydın falan değilsiniz. Sizler ne Doğu’nun ne de buraların adresini bilemeyecek kadar cahilsiniz” sözleri düşünüldüğünde Boğaziçi Üniversitesi’nin ucuz kurtulduğu bile söylenebilirdi.

Erdoğan’ın üniversiteye yönelik eleştirileri iki konuya odaklanmıştı. Cumhurbaşkanı’na göre üniversite “yerli ve milli” olmadığı için yeterince başarılı olamamıştı.

Ayrıca kapılarını farklı fikirlere sahip öğrencilere – ki burada kastedilenin başörtüsü takanlar olduğu açık – kapamayı seçmiş, dolayısıyla eğitim öğretim özgürlüğü, düşünce özgürlüğü gibi konularda sınıfta kalmıştı.

Halen Boğaziçi’nde görev yapmakta olan öğretim üyeleri, farklı öğrenci kulüpleri, hatta eski rektörler Erdoğan’ın eleştirilerine gerekli cevapları verdiler.

Konu sosyal medyadan basına farklı platformlarda da epey tartışıldı. Bu yazının amacı söz konusu eleştirileri tekrar etmek ya da isterlerse kendilerini savunabilecek konumda olan üniversite ve üniversiteliler adına konuşmak değil. Hedefim, daha önceki yazılarımın çerçevesinde, Erdoğan’ın Yeni Türkiye’sinin yapıtaşlarından biri olan “yerli ve milli” kavramını tartışmaya açmak.

Öncelikle Erdoğan’ın sözlerini hatırlayalım:

Boğaziçi ülkemizin en prestijli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Boğaziçi Üniversitesi bu milletin değerlerine yaslanamadığı için hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır.Üniversitemizin temelinin yabancı bir eğitim kurumuna dayanıyor olması bu zemine oturulmasına asla mani değildir. Çok seslilik ile kendi ülkesine yabancılık arasındaki çizgiyi doğru bilmeden de bunu yaşatamayız.

Asıl mesele fiziken nerede olduğunuzdan ziyade zihin olarak nerede durduğunuz meselesidir. Merhum İstiklal şahidimiz Mehmet Akif'in ‘Asım'ın Nesli’ vaadiyle, Tevfik Fikret'in oğlu Haluk'un nesli arasındaki farkı asla unutmamalıyız.*

(*Vurgular benim)

Tanıl Bora’nın Birikim’de yayımlanan bir yazısında belirttiği gibi, “yerli ve milli” kalıbının mucidi Erdoğan değil.

Farklı akımlar tarafından benimsenmiş bu iki kavramı ilk bir araya getiren, bilebildiğimiz kadarıyla, Dokuz Işık adlı “manifesto”sunu “yüzde yüz yerli, yüzde yüz milli, maneviyatçı bir doktrin olarak” tanımlayan Alparslan Türkeş.

İlginç olansa, Türkeş’in doktrinini tanıtırken “ilme” atıfta bulunması. Dokuz Işık, “Her şeyini Türklüğün tarihinden almış olan, modern ilmi, tekniği önder kabul etmiş olan bir görüştür. Bunun kuvvetini almış olduğu temel kaynak Müslümanlık ve Türklüktür.”

Neden Müslümanlık ve Türklük?

“Çünkü bu millet Müslüman ve Türk milletidir. Türk olarak binlerce yıllık şanı ve şerefi vardır. Bin yıldır İslamiyet’i benimsemiştir … Bu temeller üzerine inşa edilmiş yeni bir sistem, milli bir doktrindir Dokuz Işık.”

Erdoğan’ın bu formülü neden benimsediğini anlamak güç değil (bilerek benimsediğini varsayarsak). Yeni Türkiye’yi yaratmak, aynı zamanda Yeni Türk’ü de yaratmayı, yani yeni bir ulus inşa sürecini gerektiriyor.

Bu süreçte izlenen stratejinin hiçbir orijinalliği yok. Laiklik vurgulu milliyetçiliğin yerine Türk-İslam ya da daha doğru bir ifadeyle “İslam-Türk” sentezi konuyor. 1970’lerin sonundan beri dolaşımda olan bu sentez devletin ideolojik araçlarıyla topluma enjekte ediliyor.

Devletin toplumu endoktrine etmede kullandığı en önemli araçsa elbette eğitim. AKP’nin iktidara geldiğinden beri eğitim sistemine yaptığı müdahaleleri bu yazı çerçevesinde özetlememiz imkânsız (ilgilenler Deniz Kandiyoti ve Zühre Emanet’in 2017 tarihli “Education as Battleground: The Capture of Minds in Turkey” adlı ufuk açıcı makalesine bakabilirler.)

Eğitim sisteminin en önemli dişlilerinden biri de üniversiteler. Bu çerçevede AKP’nin neredeyse iktidara geldiği ilk günden beri yüksek öğretim sistemine müdahale bulunmasına şaşmamak gerekiyor.

Her siyasi partinin muhalefetteyken kaldırma sözü verip iktidara gelince dört elle sarıldığı YÖK, eğitim-öğretim-düşünce özgürlüğünün tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ediyor; rektör atamaları iktidara yakınlık kriterine göre yapılıyor; birer kulübeden farksız yeni “üniversiteler” kuruluyor; bu üniversitelere iktidarın taraftarları yerleştiriliyor.

Bu arada görece bağımsız kalmayı becerebilmiş üniversite ve akademisyenler tek tek hedef alınarak ya işinden, ya özgürlüğünden, bazı durumlarda da hayatından ediliyor.

Yerli ve milli Yeni Türkiye’yi ve Yeni Türk’ü yaratma sürecinde sıranın Boğaziçi, Galatasaray, Koç, Sabancı gibi “görece” özerkliğini korumayı başarmış kurumlara geleceği kesin. Bu anlamda Erdoğan’ın konuşması belki de bir işaret fişeği.

Asıl sorunsa bu projenin ne ölçüde başarılı olacağı. Kastettiğim, devletin üniversiteler dahil kontrolü tamamıyla ele geçirmesi değil. Bu zaten büyük ölçüde gerçekleşti; daha da yayılacak.

Soru, Yeni Türkiye milliyetçiliğinin bir ulus yaratmada başarılı olup olamayacağı. Bu soruyu yanıtlamak en az birkaç yazılık bir dizi gerektirir ama kısaca da olsa bir cevap verelim.

Olamayacak, çünkü toplum – daha önceki yazılarımda da değinmeye çalıştığım gibi – bir araya gelmesi neredeyse imkânsız farklı değer yargıları, hayat tarzlarına sahip cemaatlerden oluşuyor. Olamayacak, çünkü kendinden önceki milliyetçiliği kopya etmeye çalışıyor, benzer stratejiler izliyor, benzer semboller kullanıyor, süreci benzer kurumlar aracılığıyla yürütüyor. Ancak Yeni Türkiye milliyetçiliği kötü bir kopya. Dayandığı strateji, sembol ve kurumlar kof, vasat, inandırıcılıktan uzak.

Tek bir örnekle yetinelim. Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimini bir kurucu mit olarak kullanmaya çalıştığını biliyoruz. Örneğin 9 Ocak’ta TBMM çatısı altında yaptığı bir konuşmada daha önce de referans verdiği “yeni bir İstiklal Savaşı”ndan bahsediyor ve “2019 seçiminin yerli ve milli olanlarla, ipi başka mahfillerin elinde bulunanlar arasında” geçeceğini vurguluyor.

Öte yandan fiilen işgal altındayken başka bir ülkenin ordusuna karşı verilen gerçek bir savaşla hala birçok noktası aydınlanmamış bir darbe girişimini ulus inşası açısından bir tutmak, bu tür mit ve sembollerin birbirlerine karşı en ufak sempati beslemeyen farklı grupları birleştireceğini varsaymak en hafif terimle gülünç oluyor. (Kaldı ki laik Kemalist milliyetçilik de homojen bir ulus yaratmayı başarabilmiş değil.)

Alparslan Türkeş, Dokuz Işık’ı tanıttığı giriş bölümünde şu sözleri de sarf eder: “Sizlere kolay bir başarı vaat etmiyorum. Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar.

Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşımıza menfaat teklifleri, tehditleri ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Bu çetin yola dayanabilecekler, bizimle gelsinler. Cesur olanlar, kuvvetli olanlar, gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar.”
Erdoğan’ın söylemine ne kadar benziyor değil mi? Tek söylenmeyen “kendileriyle yola çıkmayanlara” ne olacağı!