“ABD, PKK’nin İran’a cephe açmamasından sorumlu tuttuğu yöneticileri hedef almış olabilir”

Fehim Taştekin ile “Bölgenin Nabzı” söyleşimizin konusu yine Suriye ve Suriye’nin önemli aktörü Amerika Birleşik Devletleri’nin oyun planı. Amerikan yönetimi, Ankara’nın Suriye’ye yönelik saldırılarına net bir tavır alırken PKK’nin tepe yönetiminin başına ödül koydu.

Amerikalılara karşı herhangi bir silahlı saldırısı olmayan veya sivillere yönelik eylemi bulunmayan bir örgüte yönelik bu kararın arka planı elbette merak yarattı. Fehim Taştekin ile bu kararın arka planını konuştuk.

Amerika’nın bölgeye yönelik kararları, Washington’da eli zayıflayan Trump’ın oyun planının ne olacağı da gündemin önemli konularındandı. İşte Fehim Taştekin’e yönelttiğimiz sorular ve cevapları…

ABD yönetiminin bir yandan Suriye’de Kürtlerle işbirliğini sürdürürken diğer yandan PKK yöneticileri için 12 milyon dolar ödül koyması neyi ifade ediyor?

Bu karar iki nedenle çok şaşırtıcı değil. Birincisi; ABD, Suriye’de IŞİD’e karşı YPG’ye yardım etmeye başladığı Ekim 2014’ten itibaren ikili bir politika güttü. YPG ile ortaklığı sorun etmesin diye Türkiye’nin PKK’ye yönelik operasyonlarına göz yumdu ya da dolaylı destek verdi.

2015’te Kürtlerle savaş konseptine dönülmesi, barış sürecinin çöpe atılması, Kandil’e bombardımanların başlaması, hatta Şengal’e nokta atışları yapılması ABD’den habersiz olamaz. İkincisi ABD, PKK’yi 1997’de terör örgütleri listesine aldı, iki yıl sonra da Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesine yardımcı oldu. Taraflar bu gerçeği bilerek ve bu ikili siyasetin hâlâ devam ettiğini görerek Suriye’de koşulların getirdiği işbirliği fırsatlarını değerlendirdi.

Zamanlama açısından bakıldığında tam da Türkiye’nin Fırat’ın doğusunu Kobani, Tel Ebyad ve Zor Muğar’dan vurmaya başladığı sırada ödül kararı açıklandı. Bu, belli ki Ankara’yı teskin etme girişimlerinin devamı. ABD demek istiyor ki “PKK’ye karşı içeride ve Irak taraflarında istediğini yap ama benim Suriye’de işim bitinceye kadar Fırat’ın doğusuna operasyon yapma.”

Bunun ötesinde yoruma açık iki husus daha olabilir: ABD, YPG’nin PKK’den kopup tamamen Suriye’de farklı ve bağımsız bir yapılanma olarak yoluna devam etmesi için seçeneklere baktı, nabız yokladı, telkinlerde bulundu. Fakat Rojava’daki yapılanmanın ‘Apocu’ karakterinin terk edilmeyeceğini anladı.

PKK’nin lider kadrosuna yönelik bu karar “Acaba YPG üzerindeki baskıyı artırma hedefi mi güdülüyor” sorusunu akla getiriyor. İkinci nokta da şu: ABD’nin İran’ı Ortadoğu’da köşeye sıkıştıracak yeni bölge politikasında Kürtlerden beklediği işbirliğini göremedi.

2011’de Suriye’de olaylar patlak verirken İran’da ateşkese giden PJAK’ın savaşı yeniden başlatması, Trump yönetiminin görmek istediği bir durum olabilirdi. PKK’nin Suriye’deki özerklik projesi garantiye alınmadan Şam’ın müttefiki Tahran’ı kızdıracak bir tercihte bulunması kendileri açısından mantıklı olmayabilir.

Benzer bir uyumsuzluk Suriye sahnesinde de görüldü. Amerikan siyasetinin ana esprisi İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye ve buradan Lübnan ve Filistin’e karadan intikalini kesmektir.

YPG’nin Rakka ve Deyr el Zor’dan sonra Suriye-Irak sınırı boyunca güneyde Tanaf üssünün bulunduğu Ürdün sınırına kadar inmesi, ABD’nin çok arzuladığı bir şeydi. Ama YPG bunun için gönüllü olmadı. Hatta YPG’nin Fırat’ın güneyine geçmesi Rusya ile ilişkileri bozucu bir nedene dönüştüğü için içeride tartışma konusu oldu.

Ayrıca ABD, YPG kadrolarında Amerika ile ortaklığın fırsatlarını değerlendirme eğilimi baskın çıksa da “Amerikan emperyalizminin kötülükleri” konusundaki söylemlerden haberdar! Yani ortaklığın geleceğine dair her iki tarafta da şimdi öne çıkartılmayan ama akılda tutulan rezervler var.

Bu iki noktayı dikkati aldığımız da şu soru akla geliyor: “Acaba ABD Kürtlerden İran’a cephe açma konusunda beklediği işbirliğini göremediği için de sorumlu tuttuğu kadroyu hedef aldı?” Yanıtını bilmiyoruz. Ama dediğim gibi bu basitçe Türkiye’yi teskin etmeye dönük bir hamle de olabilir.

ABD’nin bölgede uzun vadeli politikalarında Kürtlere rol biçtiğine dair senaryolar ne kadar ehemmiyet arz ediyorsa, ABD’nin IŞİD’le mücadele bittikten sonra Şam’la belli konularda yakınlaşma sağlayıp NATO’daki müttefiki Türkiye’yi de daha fazla örselemeden YPG ile işbirliğini bitireceğine ilişkin senaryo da o kadar önemlidir. Çünkü Amerikan yönetiminde her iki eğilimin savunucularını da bulmak mümkün.

ABD, İŞİD’le mücadele adına Suriye’de asker bulunduruyor ama bu birliklerin ağırlıklı bölümü Türkiye sınırına yakın bölgede konuşlanıyor. ABD, Türkiye’nin Suriye’yi tekrar kaosa sürüklemesinden mi endişe ediyor yoksa başka bir oyun planı mı var?

Kanaatime göre konuşlanma stratejisi önceden planlanmış bir yol haritasına göre değil operasyonların seyrine göre doğal bir gelişim çizgisi izledi. Amerikan desteği kuzeyde devreye girdi. Yani Türkiye sınırındaki Kobani’de başladı.

IŞİD temizlendikten sonra ilk üs Kobani’nin hemen altında bir bölgede kuruldu. Sonra Menbic kurtarıldı. IŞİD’den temizlenen bölge genişledikçe üsler çoğaldı. Ayrıca Rusya ve Suriye ordusunun operasyon alanlarından biraz uzak durmak da havada çakışmaları önleme konusundaki mutabakattan kaynaklanıyor olabilir.

Türkiye’nin operasyonlarını önleme amacıyla caydırıcı pozisyonlar alındı ama Menbic hariç diğer bölgelerdeki üslerle ilgili yer seçiminin bu amaca yönelik yapıldığını söylemek zor. En azından bununla ilgili bende veri yok.

Amerika bayrak sallama taktiğiyle Türkiye’ye “Ateş açma, bizi vurursun” demeye çalışıyor. Son sınır ötesi atışlarda da yaptıkları YPG ile birlikte sınır hatlarında devriye gezip boy göstermek oldu. Caydırıcı faktör ABD’nin gösterdiği tavırdır, sınıra ne kadar yakında asker bulundurduğu değil.

Erdoğan, Amerika’ya karşı Rusya’nın yanında yer alırken bir yandan da Washington’ı memnun etmeye çalışıyor. Bu denge daha ne kadar sürdürülebilir, kopma noktası ne olur?

Burada çok sayıda denge faktörü var. Üç taraf da (Amerikan, Rus, Türk) dikkate almak zorunda olduğu çapraz ilişkilere sahip. Bu tür durumlarda bir dehşet dengesi oluşuyor. Her an kırılabilir ya da hiç kırılmayabilir. Suriye’de Rus-Türk yakınlaşmasını sorgulanamaz hale getiren, ABD’nin Türkiye’nin terör örgütü olduğunda ısrar ettiği YPG’ye destek vermeye devam etmesidir.

Rusya’nın da Ankara’nın bir Moskova’ya bir Washington’a oynamasına tahammül etmesi, Türkiye’nin çift yönlü kullanıma açık pozisyon vermesinden kaynaklanıyor. Suriye savaşının maliyetlerini ve risklerini azaltarak bu işten sıyrılmak için Türkiye ile yakaladıkları ortaklığın sürmesini istiyorlar. Ama Türkiye’nin araya kendi heveslerini ve gündemini sokmasından da derin endişe duyuyorlar.

Türk-Rus yakınlaşması NATO’da arızalara yol açtığı için de Vladimir Putin’in hassaten köşe olduğu bir durum. Fakat Suriye’de son sahnelere girilirken ikili oyunların hareket alanı ister istemez daralacak. O zaman taraflar belli tercihlerde bulunmak zorunda kalacak.

Bu, Suriye ile sınırlı değil. Artık Rusya’nın Türkiye’deki stratejik yatırımları ve S-400 satışı da özellikle Washington-Ankara ilişkileri açısından önemli kırılma noktaları olarak duruyor. Rusya açısından da Türkiye’nin Suriye’de oyunun kurallarını değiştirip ABD ile 2014 öncesi konsepte dönmesi kırmızı çizgidir.

Amerikan seçimlerinin Trump’ı yaraladığı ve paniklettiği görülüyor. Bu seçim sonucunun Türkiye-ABD ilişkilerine nasıl hissedilir bir etkisi olur?

Temelde şunu tekrar etmekte fayda var. Biz bunu ABD’deki her seçim sonrası tartışıyoruz. Seçimlerde eğilimleri dış politikadan çok iç meseleler belirliyor. Vaatler ağırlıklı olarak içe dönük olduğu için Kongre’nin gündemi de bu minvalde ilerliyor. Ayrıca dış politika başkanın inisiyatif alanında görülüyor.

Kongre’de ise Temsilciler Meclisi’nden ziyade Senato daha fazla dış politika alanında söz sahibi. Ve Senato’da Cumhuriyetçiler üç koltuk ilave ile durumlarını güçlendirdiler. Haliyle bir devamlılıktan bahsedilebilir. Fakat burada Trump’ın siyaset tarzı ile ilgili farklı bir durum beliriyor. Trump saldırgan ve kavgacı tutumuyla kazandığını düşünüyor. Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçiler çoğunluğu kaybettiği halde böyle düşünmeye devam ediyor.

Dışarıda da agresif çıkışlarla Türkiye ve Kuzey Kore’de sonuç aldığını görüyor. Seçim öncesi Papaz Brunson’ın bırakılması yeni bir sayfanın açıldığına dair iyimserlik yarattı. İran’a yaptırımlarda Türkiye’nin muafiyet listesine eklenmesi bu iyimserliği daha da artırdı. Ancak hâlâ ciddi ayrılık meseleleri müzakere ediliyor.

Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la çalışma alanlarını genişletme yönünde irade sergilediğini farz edersek bile değişim beklentisini yükseltmek yanıltıcı olabilir. Tutum değişikliği olacağına dair akla ilk gelen dosya, F-35’le ilgili. Malum Kongre, Pentagon’dan rapor gelinceye kadar Türkiye’yle işbirliğini donduran bir kararı kabul etmişti. Trump çıkacak raporda Türkiye’yi kayırabilir.

Fakat Halkbank davası, S-400 siparişi ve İran’a karşı daha da sertleşecek yaptırımlar treni raydan çıkartacak başlıklar sayılır. Bu konularda Trump’ın müdahale imkânları sınırlı olabilir. Amerikan Kongresi Cumhuriyetçi ya da Demokrat kanatlar fark etmez Russofobiktir. Rusya dosyası kendi başını ağrıtırken Trump, ayrıca Türkiye’nin hatırı için kendini ateşe atmak istemez. Bu dönem Trump yasa çıkarmak için Kongre’de daha uyumlu bir profil sergilemek zorunda.

New York Savcılığı’nın yeni bir Halkbank iddianamesi hazırlamasının muhtemel sonuçları ne olur?

Halkbank dosyasında durum hâlâ bahse açık. İdarenin alacağı önlemler konusunda Trump, Türkiye’yi küstürmeme yoluna gidebilir. En iyimser yaklaşımla Hazine Bakanlığı’nın Türkiye’ye keseceği cezanın minimize edilmesinde inisiyatif kullanabilir. Ama Türkiye davanın düşürülmesinde ısrar ediyor.

Amerikan yargı sisteminin yapısı dikkate alındığında bunlar başkanın “ol” demesiyle olacak şeyler değil. Üstelik yargı süreçlerine müdahale suçlamasıyla başı belada olan bir başkan, Türkiye için neden daha fazla koltuğunu riske edecek adımlar atsın.

Yani Trump basitçe New York Savcılığı’na dosyanın gidişatı ve içeriği ile ilgili talimat veremez. Mevcut koşullarda bu skandalı göze alamaz. Bir şey daha var: Bu iddianame tam da İran’a karşı tarihin en acımasız yaptırımlarının devreye sokulduğu bir dönemde geliyor.

Trump’ın en iddialı olduğu dış politika konusu İran. Ve Halkbank davası İran’a yaptırımları delmek için Türkiye’de kurulmuş bir atlatma mekanizmasıyla ilgili. Yani manevra alanı epey dar. Türkiye ile bozuşmamak için süreci uzatma taktiklerine gidebilirler ama buna yok hükmünde bir dava muamelesi de yapamazlar. Trump bu dosyaları Türkiye’yi, İran’a karşı tecrit siyasetine daha fazla ortak etmek için koz olarak da kullanabilir.