Fehim Taştekin: Türkiye İslamcı aktörler üzerinden Libya’nın bölünmesine katkı veriyor

Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye genel oyun planının Kürtlerin önünü kesmek ve Müslüman Kardeşler’i desteklemek olarak şekilleniyor. Fehim Taştekin ile bu hafta Türkiye’nin bölgeye ve Afrika’ya yönelik hamlelerini konuştuk.

Türkiye’nin Ortadoğu’da bütün hamlelerinin boşa çıktığını savunan Taştekin bu nedenle Afrika’ya yönelindiğini vurguluyor:

“Ortadoğu’daki tökezlemeler yüzünden nefes almak için Afrika’ya açılıma ağırlık veriyorlar. Mısır-Libya hattı yani kuzey şeridi hariç buralar tarihsel olarak Türkiye ile daha az sorunlu yerler. Ama iyi planlanmamış, cahilce ve fırsatçı yaklaşımlar yüzünden buralardaki fırsatların da heba edilmesi uzun sürmez.”

HDP içindeki Türk-Kürt tartışmasını, devlet aktörlerinin tetiklediğini hatırlatan Taştekin, Selahattin Demirtaş’ın bu tartışmayı sonlandıracak tek isim olduğu için cezaevinde tutulduğunu belirtiyor.

Bu haftaki “Bölgeye Bakış”ta daha geniş bir coğrafya ve biraz da içeriye baktık. İyi okumalar...

Türkiye’nin Ortadoğu’da oyun planı ne? İçine girilen ekonomik kriz bu planın gerçekleşmesine ne kadar engel?

Hükümet, Ortadoğu’da hamaset, mezhepçilik ve müdahalecilik gibi geri tepmeye namzet ne kadar yol varsa hepsini siyasi-ekonomik ihtirasları için araçsallaştırdı. Birçok yerde batırdıkları için Ortadoğu’da ellerinde artık tutarlı ve bütünlüklü bir politika kalmadı.

Ortadoğu’da değişimin öncüsü olma iddiasından bölgenin bütün hastalıklarını ithal eden ve bunları içselleştiren biçare bir çizgiye gelindi. Birçok ülkeyle ilişkiler dostluktan hasımlığa evrildi. Oluşan zararı sınırlamaya ya da telafi etmeye dönük belli refleksler gelişiyor ama eski hastalıklarda ısrar eden tutum nedeniyle de fazla ilerleme yok.

Arap Baharı denilen süreçte ‘model ülke’ olma perspektifini bir kenara bırakırsak birkaç yıl öncesine kadar tanımlanabilecek belli başlı dış politika hedefleri vardı. İran’ın nüfuz alanlarında Tahran’ın önünü kesmek gibi ABD namına üstlenilmiş bir misyon vardı mesela.

Şiileri bloke etme adına IŞİD’e ‘Sünniliğin öfkeli çocukları’ diyecek kadar gözleri dönmüştü. Türkiye, Irak’ta denklemden çıktı. Bugün Irak’taki siyasi süreçlerde Türkiye neredeyse yok hükmünde. Benzer bir hesapla Türkiye, Suudilerin öncülük ettiği Sünni koalisyonun ana aktörü olmaya soyundu. Bu yüzden Erdoğan, Yemen’i cehenneme çeviren müdahalenin sözcüsü kesiliverdi.

Körfez’de birçok taraf için Türkiye artık ‘hasım’ ülke. Filistin davasının bayraktarlığı bir diğer politik tahayyüldü. Bu siyaset Arap dünyasında ve Türk kamuoyunda epey itibar kazandırdı ama bir tarafta Müslüman Kardeşler’in uzantısı Hamas’ı baş tacı edip diğer tarafta İsrail’le açık ya da gizli iş çevirdikleri için artık burada da mızrak çuvala sığmıyor.

Suriye’de de siyaset tamamen Kürtlerin kazanımlarını yok etmeye endekslendi. Suriye ,Türk dış politikası için büyük bir trajedi ve hezimettir. Irak Kürdistan’ında da Kürtleri himaye eden geçici ve faydacı dostluk 2017’deki bağımsızlık referandumu sonrası balyoza dönüştü. Yani Kürtler için Türkiye ‘yok edici aktör’ pozisyonuna dönüş yaptı.

Genel anlamda Müslüman Kardeşler’i himaye eden tercihte devamlılık görülüyor. Mısır’la kavganın, Hamas’ı himaye etmenin, Katar’a kalkan olmanın, Libya’da batak siyasette sabit kalmanın nedeni bu. Libya’nın yıkılmasına omuz vermiş bir ülke olarak bugün İslamcı aktörler üzerinden Libya’nın geleceğine oynamaya devam ediyorlar. Batılıların yıkıcı siyasetleri bir yana en az Suud-Emirlikler-Mısır ekseni kadar Katar-Türkiye ekseni de Libya’daki bölünmüşlüğün sorumlusudur.

Ortadoğu’daki tökezlemeler yüzünden nefes almak için Afrika’ya açılıma ağırlık veriyorlar. Mısır-Libya hattı yani kuzey şeridi hariç buralar tarihsel olarak Türkiye ile daha az sorunlu yerler. Yani buralara giderken Türkiye’nin bagajında boşaltması gereken fazla bir şey yok. Ama iyi planlanmamış, cahilce ve fırsatçı yaklaşımlar yüzünden buralardaki fırsatların da heba edilmesi uzun sürmez.

Temel sorun şu: Her şeyden önce vizyonda zehirlenme var. Vizyon temiz olsa buna göre yanlışları telafi eden yeni bir yol haritası belirlenebilir. Bu saatten sonra doğru düzgün bir yol haritası ortaya konuldu diyelim, bu kez de mevcut ekonomik koşullar Türkiye’ye hareket alanı bırakmıyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Türkiye’ye ilginin artmasının nedeni Yeni Osmanlıcılık vizyonunun cazibesi değil tam tersine Türkiye’nin AB ile üyelik sürecine girmiş olması ve demokratikleşme vaadiydi. Türkiye’yi karanlık bir tünele soktuktan sonra iktidarın satabileceği bir hikâyesi kalmadı. Dış politikada başarı vaat eden bir vizyon önce evin içinin düzene sokulmasını gerektiriyor.

Bütün demokratik güçleri baskılayan, denetim mekanizmalarını çökerten, bütün rekabet unsurlarını atomize eden tek adam rejiminin dış politikada vaatkâr olma şansı yok. O yüzden sürekli kart gösterme, rest çekme, şantaj ve rehine taktiklerine başvurma gereği duyuyorlar. Bu biçareliğin ve gözü dönmüşlüğün resmidir. Siyaset üretemiyorlar, bunun yerine Türkiye’nin jeostratejik-jeopolitik konumunu bir tehdit ve caydırma faktörü olarak kullanıyorlar.

Kürt Siyasi Hareketi şu anda Türkiye’de bir kriz içinde mi, Selahattin Demirtaş üzerinden bir kavga var mı?

Kendini uluslararası meselelerle sınırlamaya çalışan bir gazeteci olarak her konuda fikir beyan eden insan konumuna düşmek istemiyorum. Sadece uzaktan bir gözlem olarak şunu söylemekle yetineceğim:

HDP ‘halkların demokratik partisi’ olma vizyonu ile “Kürtlerin, Öcalan’ın ya da Kandil’in partisi” olma arasında bocalıyor. Demirtaş ‘halkların demokratik partisi’ vizyonunu öne çıktığı dönemde o koltuğa hayli yakışıyordu. Önceden tanımlanmış sınırları aşan Demirtaş’ın ‘fazla ileri gittiğini’ düşünen sadece devlet değildi.

HDP 2015 seçiminden beri çok acımasız ve ahlaksız bir operasyonla karşı karşıya. Barış sürecine tekme attıktan sonra devlet, HDP’nin Türkiye partisi olma hedefini kesinlikle kabul edilebilir bulmadı. Bugün HDP içinde Türkleşme ve Kürtleşme tartışması kızıştırılıyorsa bundan en fazla beklentisi olan taraf devlettir, tek adamlık saraydır.

Kürt milliyetçiliğinin HDP’de öne çıkması devletin işine geliyor. HDP sadece Kürtlerin partisine dönüştüğünde devletin-sarayın işi kolaylaşacaktır. Demirtaş HDP içinde tetiklenen sapmayı önleyecek liderlik kapasitesine sahipti. O yüzden hala içeride tutuluyor.

İran’a yönelik Amerikan politikası, PKK’nin buradaki stratejisini ne ölçüde etkiler?

İzlediğim kadarıyla Kürt hareketi için Kürdistan’ın dört yakasında öncelik Rojava’da. Rojava’daki oluşum, Türkiye’deki barış sürecinin yönünün tayininde ne denli belirleyici idiyse İran’la ilişkilerde de o denli belirleyici. Rojava’daki kazanımları geleceğe aktarma konusundaki ana hassasiyet, PKK’nin İran, Irak/Güney Kürdistan ve Türkiye’ye karşı tutumunu şekillendiriyor.

2011’de Suriye’de isyan patlak verir vermez PKK’nin İran kolu PJAK’ın İran’la ateşkes yapması tesadüf değildi. Suriye’ye ağırlık vermek için bu yapıldı. Dikkat edin PJAK’ın eylemsizliğinde silahlı unsur olarak İran KDP’si öne çıktı. PKK’yi İran’da farklı bir yol izlemeye iten neden hala geçerli.

İran, Suriye’de belirleyici bir konuma gelmişken PKK, İran’da ABD’nin istediği bir savaşı başlatarak Rojava’nın geleceğini garanti edemez. İran, Rojava konusunda son derece dikkatli bir yaklaşım izliyor. Türkiye gibi düşmanlık ilişkisi geliştirmedi.

Kürtler de Türkiye kuzeyde tehditkâr pozunu sürdürürken Şam üzerinde etkili iki ana aktörden biri haline gelen İran’ı karşısına almak istemiyor. Fakat İran, Suriye yönetimiyle birlikte Rojava’daki kazanımlara savaş açarsa muhtemelen İran’daki ateşkes de çöpe gider. Mevcut durumda İran, Ortadoğu’da ciddi bir kuşatma harekatı ile karşı karşıyayken evinin içinin karışmasına yol açacak hamlelerden kaçınıyor. İran ile PKK’nin birbirinin hamlelerini iyi gözettiğini düşünüyorum.

Aydınlara yönelik son sindirme operasyonu Avrupa Birliği için önemli mi, AB ile resmî bir kopuş beklenmeli mi?

AB-Türkiye ilişkileri yeni bir boyuta geçti. Ekonomik krizin iteklemesiyle Erdoğan, AB sürecine hala sadık olduklarını söylemeye başlasa da Brüksel açısından ortaklık sürecinden söz edilemez. AB, Türkiye’yi ortak değil Avrupa kıtasının Asya ve Ortadoğu ile kesişme hatlarında bir tampon bölge, kıtanın istikrarına katkı sunacak bariyer ve mülteci havuzu olarak görüyor.

Asıl karar verici aktörler açısından söylüyorum; Türkiye’deki kötü gidişata ilişkin itirazlar samimiyetten çok uzak. Yeni süreçte Türkiye için en çok kullanılacak tanımlar ‘ekonomik ortak’, ‘güvenlik partneri’, ‘istikrarı önemsenen komşu’ vesairedir. AB, Türkiye’yi tamamen kaybetmeyi göze alamaz ama bu haliyle birliğe de alamaz.

Türkiye de bütün feveranlarına rağmen AB’den kopuşu kaldıramaz. Çıkarların selameti için Erdoğan’a jestler ile eleştirileri dengeleyecek ikili daha doğrusu ikiyüzlü bir siyaset devam edecektir. Zor zamanlarda çıkarlar ilkeleri tepeler; AB’nin Türkiye politikasında yaşanan bu.

Türkiye, Kaşıkçı cinayeti üzerinden oynadığı oyundan istediği sonucu alabilir mi, yoksa uzun vadede bu yüzden bir bedel öder mi?

Türkiye’nin en büyük şansı, ABD’de Kaşıkçı olayının peşini bırakmaya niyeti olmayan gazete ve televizyon kanallarının olmasıdır. Cinayeti 5 kişinin üzerine yıkıp Muhammed bin Selman’ı kurtarma taktiği, Trump yönetimini de Türkiye’nin baskılarından kurtaracak bir seçenek olarak öne çıkıyor.

Fakat Washington Post’un CIA’den bir yetkiliye atfen gizli serviste, Muhammed bin Selman’ın emri olmadan bu cinayetin işlenemeyeceğine dair kanaatin hâsıl olduğunu yazması dosyayı kapatmaya dönük girişimleri bir kez daha zora soktu. Bir süre daha birbirinin yolunu kesme hamleleri devam edeceğe benziyor.

Türkiye cinayeti hem Suudi yönetimi hem Trump üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyor. Trump yönetiminin Türkiye ile gerilimleri azaltmaya dönük bazı jestleri bu kartın işe yaradığına dair iyimser yorumlara yol açtı. Fakat henüz hiçbir şeyin garantisi yok. Cinayetle ilgili kriminal soruşturma sürecinde olduğu gibi ABD ile pazarlıklar konusunda da çok fazla spekülasyon ve manipülasyona başvuruluyor.

Son dönemlerde Amerikan yönetiminin en fazla yalanlama açıklaması yaptığı ülke Türkiye. Çok tuhaf bir ilişki biçimi şekillendi. Birbirini gözetmek zorunda olan iki ortak bir gün yumruklaşarak bir gün el sıkışarak yol almaya çalışıyor. Kırılganlığı artıran bu tarzın duvara toslamayacağının garantisi yok.

Ve giderek Türkiye cinayete karşı yasal ve ahlaki sorumlulukların gereği olan adımları atmak yerine olayı siyasi amaçları için kullanan ülke durumuna düşüyor. Bu karşı hamleler için açık veren bir pozisyondur. Haliyle bu strateji istenilen sonuçları vermeyebilir ve sonunda ters tepebilir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.